Dünya barışı mümkün mü? (2)

Uluslararası finans sistemi insanların daha çok kazanma hırsları üzerine kurulmuştur. Bu nedenle çok uluslu şirketler insan odaklı evrensel bir sistemin kurulmasına asla müsaade etmezler. ABD’deki siyasi iktidarların belirlenmesinde ve uluslararası sermaye yanlısı politikalar izlemesinde bile onların rolleri vardır. ABD’nin Ortadoğu’da Israil’le ve Pasifik’te küçük bir ada olan Tayvan’la bu kadar ilgilenmesi, güvenlikleri için aldığı riskler, elbette bir tesadüf değildir.

 Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile başlayan ve simdi de Tayvan krizi ile devam edeceği anlaşılan dogu ile bati arasındaki bu kriz, sanırım dünyayı otokrasi ile demokrasi arasında seçim yapmak zorunda bırakacak. Çin Tayvan’ı kendinden ayrı bir ülke gibi gbi görmüyor ve onun bağımsızlığını tanımıyor. Geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Joe Biden’i “Tayvan’ın bağımsızlığını destekleyerek ateşle oynamaması” yolunda uyarmıştı. Joe Biden Çin’in bu restini gördü ve Pelosi Tayvan’ın yanı sıra Asya turuna çıktı ve “Tayvan’ı asla yalnız bırakmayacağız mesajını verdi Bölgede Amerikan savaş uçakları ve gemileri dolaşıyor. Çin Ordusu yüksek alarm seviyesinde, bölgede tatbikat düzenliyor. Çin her an düğmeye basabilir.

Finans-Kapital Sistem için nerede kaç kişinin neden öldüğü önemli değildir. Sadece hedef önemlidir. Jean Paul Sartre’nin dediği gibi ” Savaşı zenginler çıkarır, fakirler ölür”

Irak’ta 1996 yılında, zamanın ABD Dış işleri Bakanı Madeleine Allbright’e şu soru sorulmuştu: “Irak’ta 500 bin çocuğun öldüğünü duyduk. Hiroşima’da bundan daha az insan ölmüştü. Elde edilenler bu bedele değer mi? Albright bu soruyu şöyle yanıtladı: “Bu zor bir soru. Ama evet; elde edilenlerin ödenen bedele değdiğini düşünüyoruz.”

Küresel Ekonomik Sistem çok uluslu şirketlerin eseridir. Kâr marjları çok yüksektir. Örneğin; Ortadoğu’daki maliyeti 6 dolar olan bir varil petrol fiyatı 150 dolara yükseldiğinde kâr marjı yüzde 4000’lere yükselmektedir. Bu kâr oranının, petrol şirketlerinin yönlendirdiği ABD yönetimini ve petrolü bir silah gibi kullanmaya kalkan Rusya gibi petrol üreten ülkeleri hangi acımasız politikalara yönlendirebileceğini tasavvur etmek bile korkutucu.

Dünya barışı için enerjinin, tekelci politikalarla değil, üretim, pazarlama, dağıtım, güvenlik ve kurallara uymayanlara karşı yaptırımı da içeren uluslararası bir sistemle insan odaklı yönetilmesi gereklidir. Enerji, tıpkı su gibi, kaynaklara sahip olanların istediği gibi kullanabileceği bir meta değildir. İnsanlığa ait bir dünya mirası olarak düşünülmelidir. Tıpkı BM Sözleşmeleri ile kuralları konulan deniz ve hava sahası gibi.

Bu sağlanamadığı taktirde, milyarlarca dolar harcanarak inşa edilen, binlerce kilometre uzunluğundaki boru hatlarının, şartlar oluştuğunda, param parça olması kaçınılmazdır. 21. Yüzyılda Dünya Barışını umarken, din faktörü de canlanarak tekrar dünya sahnesine çıktı.

Dinin siyasete sokulması ve kullanılması insanlık için çok tehlikelidir. İnsanların Allah adına yapamayacağı hiç bir şey yoktur. Avrupa’da derin yaralar açan mezhep temelli din savaşları, 30 yıl ve 100 yıl savaşları olarak tarihe geçmiştir.

Henüz sınırların ve yönetimlerin yerli yerine oturmadığı günümüzün Ortadoğu’su maalesef benzer şekilde Müslüman mezhep savaşlarına veya çatışmalarına aday görünmektedir.

İki bin yılından itibaren ABD ve Avrupa’da öne çıkan din faktörü, Batı’nın sağlam sosyal dokusuna nüfuz edemese de, yönetimlerin politikalarını ve kararlarını etkilemektedir. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in Ortadoğu’ya yönelik planlarında İncil’den alıntılar olması başka nasıl izah edilebilir? Türkiye’nin AB’den uzak tutulmaya çalışılması bir tesadüf müdür?

Bugün Ortadoğu bölgesinde Amerikan karşıtlığının yerini selefi düşünce ve cihad aldı. Endonezya’da Malezya’da, Pakistan’da, Afganistan’da din siyasallaştı ve radikalleşti. Günümüzde dincilerin yöntemleri ülkeden ülkeye değişse de hepsinin ortak olduğu bir amaç var: Batı’nın etkisini kırmak, Batı tipi demokrasi ve yaşam düzeni yerine, ilkel bir devlet modelini inşa etmektir.

 Sonuç olarak anlaşılıyor ki, Avrupa’nın Müslüman ülkelerin hangi rejimle yönetildiği pek umurunda değildir. Ancak seçimle işbaşına gelen Avusturyalı Hayder’in ırkçı tutumu umurlarında olmuş ve onu bertaraf etmişlerdir. Amerika ve Avrupa çıkarlarına hizmet ettikleri surece görmezden geldiği dikta ve din devletlerine göz yumduğu sürece, bugün için uzak zannedilen sınırlar bir gün karşılarına dikilebilir.