Nasıl anlam katarız hayatımıza?

Herkesin farklı tanımı var hayata neyin anlam kattığı konusunda. Hayat, eğer gerçekten anlamsız olmasaydı, insanlar herhalde hayatlarına anlam katmak için bu kadar uğraşmaz, çırpınmazlardı.

Bırakın anlamlı hayat sürmeyi anlamlı yaşamanın ne olduğuna dair kendilerince tanım bile yapamayan çok insan var. Gelişigüzel, doğal akışı içinde, birçok şeyin farkına varamadan yaşayıp göçen insanlar sanki çoğunlukta gibi. Çevrenize bakın, insanlarla bu konuda sohbet edin, göreceksiniz bunu.

***

Farkındalığı arttırıp bu defa da hayatını anlamsız bulmaya başlayanlar, hele şimdiye kadar yaşadıklarını boşa geçmiş yıllar olarak görüyor ve bu konuda hala bir şeyler yapamıyorlarsa kendilerine psikolojik sorun davetiyesi çıkartıyor olabilirler.

Günümüz insanı açısından anlamsızlık duygu ve düşüncesi, belki de tarihin hiçbir döneminde şimdi olduğu kadar önemli olmamıştı.

Peki nedir anlamlı hayat o zaman? Kimisi sevgilisi ile hayatına büyük anlam yüklüyor, kimisi evine, eşyalarına, servetine, kimisi tuttuğu takıma, kimisi de ülkesine. İnsanı güdüleyen şeyin doğuştan gelen cinsellik ve saldırganlık güdülerini doyurmak olduğunu düşünenler var. İnsanı motive eden şeyin üstün olma çabası olduğuna da vurgu yapılıyor.

Kendini gerçekleştirme istek ve ihtiyacının davranışlarımızın arkasında yatan temel güdüleyici güç olduğunun altını çizenler tartışmayı bir aşama daha ileriye taşıyor.

Aslında hepsi de insanla ilgili önemli bir gerçeğe işaret ediyor, insan davranışlarını açıklamaya çalışıyorlar.

Din odaklı bakanlar, hayata anlam katan, onu yaşanılır kılan şeyin aslında ölüm duygusu olduğunu düşünüyorlar.

Bunda gerçeklik payı var; zira ölüm olgusunu içselleştirdiğimizde, bu dünyadaki zamanımızın kesin başlangıcı ve tahmini sonu arasındaki hayatımızı daha iyi disipline ediyor, daha amaçlı yaşamayı öğreniyoruz. Ölüm, kendimize, ailemize, diğer insanlara, doğaya sorumluluk duygumuzu da canlı tutuyor.

Öldükten sonra sadece bir mezar taşı olarak kalmamak için geriye kendimizden kalıcı izler bırakmaya çalışıyoruz.

 ***

Yeni bir olgu değil bu; yüzyıllardır hayatın anlamını filozoflar, psikologlar, doğacılar, din adamları kendilerine göre farklı tasvir ediyorlar. “Nasıl yaşarsanız iyi ve anlamlı yaşamış olursunuz?” sorusuna herkes için uygun, net bir cevap yok.

Kimi başarılı ve müreffeh bir hayat geçirdiyse iyi yaşamış olacağını söylüyor. Kimisi sevdikleriyle birlikte mutlu bir yaşam geçirmişse, üretimi sürdürülebilir kılmışsa, kendisi dışındaki insanlara, içinde yaşadığı doğal ortama destek olmuşsa onu esas alıyor.

Yolunu kaybedenler için bilim var, insanı uçsuz bucaksız yerlere çeken. Cinsellik, yardımseverlik, sanat, para kazanmak, çocuk sahibi olmak, kariyer yapmak, tanınmak-bilinmek de kendi hayatımıza anlam kazandıran şeyler de listeye dahil ediliyor

Ama unutmayalım ki, belli bir noktaya yoğunlaşmamız, onun üzerinde yürümemiz lazım “anlam yolculuğu”muzu gerçekleştirmek için. Yataktan boş klavye fantezileri fasit bir daire içinde tutar insanı.  Suna kesinlikle inanıyorum: hayatın anlamı, sizin istediğiniz düzeyde şekillenir gözünüzün önünüzde ve sürekli devinim içinde olursanız.

 ***

Bence, “Kişi anlamlı ve mutlu bir yaşam sürmüşse iyi yaşamış demektir”.

Zaten varoluşçu terapilerin temel çalışma konusu olan hayatın anlamı dediğimizde iki tür anlam aklımıza geliyor. Birincisi, tüm evreni kapsayan varoluşun anlamı ile ilgili. Neden bu evren, tüm bu canlılar ve özel olarak insanlar var? İkincisi ise daha özel olarak, kendi hayatımızın anlamı nedir?

Birincisine cevap vermek çok zor, yüzyıllardır feylesoflar kafa yormuşlar bu soruya ama ikincisi için en azından kendimizi tanıyorsak bir şeyler söyleyebiliriz.

Şunu da kabul edelim ki her şey anlam yüklü olmak zorunda değil. Bazı şeyler nedensiz de güzeldir, arkasında bir neden aradığımız zaman, onu bulabiliriz ama bu defa güzelliğini, gizemini yitiririz.

Psikoloji biliminin öncülerinden Carl G. Jung, anlamsızlık ile ruh sağlığı ilişkisini, “Nevroz, anlamını bulamamış ruhun acı çekmesidir” şeklinde ifade etmişti.

 ***

Gerçekten de anlamsızlık duyguları içindeki kişi, yaşadığı bu eksikliği giderebilmek için bambaşka bir aşırı uca salınıp uyuşturucu kullanımı, şiddet, suç, aşırı yeme-içme, kumar oynama ya da kontrolsüz cinsellik gibi yollara kayabilir, yaşadığı varoluşsal boşluğu bu şekilde doldurmaya çalışabilir. Nitekim “bağımlılık” kişinin mutluluk ve anlam arayışında yaşadığı “kaza” olarak da tanımlanıyor.

Öleceğimizi bile bile günbegün yaşıyoruz. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım ömrümüzü uzatmak, sağlıklı yaşamak için nihayetinde bir gün mutlaka öleceğiz. Doğru, kaçınılmaz bir döngü bu. Ama hayat boyu yaşadığımız duygular, anlar her şey ama her şey yaşadığımız bu hayati anlamlı kılıyor, kılmaya devam edecek son günümüze kadar. Doğduğumuz anda durup ortalama 85 yıl boyunca sabit kalıp sonra günü geldiğinde ölmüyoruz ki.

 ***

Hayatımıza kendince anlam katan şeylere gelen bütün olumsuz ve kötü fikirlere ya da yorumlara o kadar kapalı halde oluyoruz ki, bunlara karşı bir laf söylendiğinde, suratlarımız, idam edilecek bir kişinin son dakikalarını andıracak şekilde vahşete düşüyor, o değerleri ne pahasına olursa olsun savunmak istiyoruz.

Neden mi, çünkü yaşama tutunduğumuz o dal ya da dallar da beyinlerimizde başkaları tarafından kırılırsa, yaşamamız için bir sebep bulamayacağız.

Hayatın onu yaşayan biz insanlardan bağımsız bir şekilde anlamı olması gerektiğini kabul etmek garip değil mi? Oysa hayatı asıl güzel ve yaşamaya değer kılan şey de işkence haline getiren şey de çoğu zaman başka insanlar. Doğa, çoğu zaman onun dinamiklerini değiştirmeye, ona efendilik yapmaya çalışmazsak bizi tedavi ediyor, anlamlı kılıyor.

 ***

Hayatınızın bir film olarak sinemada gösterileceğini hayal edin. Nasıl bir film olurdu? Drama mı, komedi mi, korku mu ya da bir başarı öyküsü mü? Filmi izleyenler, sinemadan çıkarken “bu kişi ne kadar anlamlı ve dolu dolu bir yaşam sürmüş”, mü derlerdi? Ya da “aman Allah’ım ne anlamsız ve boş bir yaşam olmuş”, mü derlerdi?

Hayatımızda anlam kaynakları ne kadar çok ve çeşitli ise ruh sağlığımız da o kadar iyi oluyor. Bunu bir masanın ayaklarına benzetebiliriz. Yani masamızın bir ya da iki ayağı varsa, o ayaklardan birisi kırılırsa masa devrilir ama beş, altı ya da daha fazla ayağı varsa, birisi kırılsa ve zarar görse bile diğerleri masayı taşımaya devam eder. Yaşamda anlam kaynakları da böyle, her biri bizim yaşama tutunmamızı, hayatın zorlukları ve acıları karşısında ayakta kalmamızı sağlıyor.

*** 

Hayat, hiçbir zaman kendini bulmak ile ilgili olmadı, her zaman kendini yaratmak meselesi oldu.

İki tür insan daima aç: biri, bilimi arayan, diğeri de parayı. Yaşamda en önemli şey kazançlarımızı kullanmak değil; bunu herkes yapabilir. Asıl önemli olan kayıplarımızdan kazanç sağlamamız. Bu zeka gerektirir; akıllı insanlarla aptal insanlar arasındaki fark budur.

Anlamsızlık duyguları içindeki birey, iyi yaşayamamış olma suçluluğu içinde de olabilir. Yani yaşamın hakkını veremediğini ve dolu dolu yaşayamadığını düşündüğünden suçluluk duyguları yaşayabilir. Bu duygular da depresyon ya da anksiyete bozuklukları gibi pek çok ruh sağlığı problemlerine neden olabilir. Sonuç olarak, insanın anlam arayışı, ruh sağlığı açısından çok büyük öneme sahip.

 ***

“Ne için yaşıyorum, hayatıma anlam kazandırmayı, anlam kaynaklarını çoğaltmayı, çeşitlendirmeyi başarabiliyor muyum, mutlu muyum, bu dünyadan göçtükten sonra da geride kalıcı izler bırakabilecek miyim?” sorularını soralım, bunlara mümkün olduğunca dürüstçe cevaplar bulmaya çalışalım.

İnanın gerisi kolay.