Hataların sonuçları Allah’a yüklenemez

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan konu ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, İmam Halil Konakçı’nın kadınlar için sarf ettiği sözler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Fiyatları tayin eden Allah’tır” fetvası, döviz kurunda yaşanan artış, Ankara Sanayi Odası Başkanı’nın “yüksek enflasyonun kârları ve sermayeyi eritti” açıklaması, Fenerbahçe – Dinamo Kiev maçı sırasında yapılan çirkin tezahürat, Halkın Kurtuluş Partisi’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, diplomasıyla ilgili yaptığı başvuru konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

*******

GÖZLEM – Ankara Melike Hatun Camii İmamı olarak tanınan Halil Konakçı “hezeyanlarına” devam ediyor. Bu defa da “milyonlarca Türk kadının ve genç kızının giyim kuşamını hedef aldı” ve kadınların, genç kızların eşlerine, babalarına, ağabeylerine “Sokaklar kasap dükkânı gibi. Et görmekten içimiz dışımıza çıkıyor. Hiç mi kıskanmıyorsun lan?” diye hitap etti. Diyanet İşleri Başkanlığı “bu rezil hitaba” sesini sedasını çıkarmazken, AKP Merkez Karar ve Yürütme Kurulu üyesi Mücahit Birinci, “İmamlar siyasi değillerdir. Vazifeleri sadece namaz kıldırmak değil, özgürce, serbestçe Kur’an hakikatlerini ve İslam’ı anlatmalarıdır. Üslupta bazı sorunlar olabilir, kastı aşan sözler, kürsü celali ile söylenmiş de olabilir. Bunu bahane ederek, bir İmama, dine, milletimizin maneviyatına, tesettür ayetlerine hakaret etmek, aşağılamak akıl dışıdır. Biz bu küfürbazları biliriz” dedi. Siz ne diyorsunuz?

K – Başından beri söylediğimiz gibi, iktidar oy kaybettikçe her kesimi kapsamayı hedefleyen “liberal” paltosunu bir tarafa bırakarak gerçek yüzünü, “fıtrat”ına uygun olarak ani reflekslerle her ortamda gösteriyor. İktidar partisinde ve cephesinde bu düşünüşte olanlar tabii ki ağırlıkta ve eskiden beri vardı. Ancak şimdi 20 yıllık iktidarın verdiği “güç”, şımarma ve onu kaybedebilecek olmanın verdiği panik ile gerçek yüzünü çok daha umursamazca gösteriyor. Göstermesine de en yukarıdan izin ve teşvik geliyor. Tüm bu feveranların iyice artmasının en büyük sebebi Erdoğan’ın da elinin altından kaymakta olduğu seçmenin hiç olmazsa bir bölümünü tutmak amacıyla kutuplaştırmayı arttıran ve gittikçe sertleşen “dinci” söylemidir.

GÖZLEM – Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşeri Yüksek Kurulu’nun “Yüksek fiyat artışlarının yaşandığı süreçte, ‘Ticarette kâr haddi var mı’ sorusu üzerine verdiği fetvada ‘Fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren Allah’tır’ hadisine işaret ile verdiği” fetvaya, İlahiyatçı Prof. Dr. Şahin Filiz ve Cemal Kılıç karşı çıktılar. “Hadis’in yanlış yorumlandığını” söylediler ve “Bu Fetva Kuran’a karşıdır” dediler. Yorumunuz?

K –Hakikaten de çağdaş Türkiye’nin gurur duyduğu bu aydın din adamları Diyanet’in bu son çıkışının yanlışlığını ortaya koydular. Prof. Dr. Şahin Filiz “İslam’da ‘Her şey Allah’tandır’ ilkesi vardır. Ancak bu ilke ‘Günahların Allah’a yüklenmesi’ olarak kullanılamaz. Her insan, her toplum kendi kaderini kendisi tayin eder, Allah da onların bu seçimleri doğrultusunda sonuçlar yaratır. Fiyat artışından Allah’ı sorumlu tutmak, ona ve Kuran’a taban tabana zıt bir fetvadır. İmanı konu alanlar dışındaki hadislerden hiçbiri çağımıza uyarlanarak genelleştirilemez” dedi. Cemil Kılıç da “…yaşanan bir takım olumsuzlukları Allah’a fatura etmek, İslamın temel referansı olan Kuran’a aykırıdır. Bu açıkça dinin istismarıdır. Yöneticileri, yani gerçek sorumluları aklamak için Allah’ın arkasına saklanmak büyük günahtır, tövbeyi gerektirir” diye konuştu. Ancak Diyanet’in veya iktidarın dine ilişkin özellikle son dönemlerde ayarı gittikçe kaçan çıkışlarına, değerlendirmelerine, sözlerine din içinde cevap vermeye çalışmak bana göre en azından eksik kalıyor. Konuya bilimsel olarak bakıldığında, Türkiye’de son dönemdeki hayat pahalılığına ve enflasyona neden olan en büyük etken yüksek cari açık ve dış borçlanma nedeniyle ortaya çıkan döviz talebinin yarattığı döviz kuru artışını 128 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervini kullanarak durdurmaya çalışan, bunu başaramayınca “Faiz nedendir, enflasyon sonuç” “teorisi”yle enflasyon artma eğilimine girmişken faizleri indirip, TL’den dövize kaçışın hızlanmasına ve döviz kurunun yükselmesine neden olan ve böylelikle ithal ve ithal mallara dayalı malların fiyatlarının yükselmesiyle enflasyonun sıçramasına yol açan, son noktada tüm kararları verdiği artık iyice ortaya çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Enflasyondaki yüksek sıçramada ikinci derecede önemli olan konu pek çok mal için girdi olan enerji fiyatlarının yurtdışındaki artışıdır. Zaten kendisi de enflasyonun sorumlusu olarak enerji fiyatları artışlarını göstermişti. Ancak bu konuda da gerçek sorumlunun, bu ülkeyi yirmi yıldır yönetmesine karşın enerjide dışa bağımlılığı kabul edilebilir seviyelere indirmek bir yana daha da arttıran bu iktidar olduğunu kabul etmek gerekiyor. Belki yönetiminin ilk başlarında, konunun uzmanlarını daha fazla dinleyen Erdoğan’ı bu konuda yanıltmışlardır. Ya da, bu konuda da örneğin doğalgaza, Rusya’ya bağımlılığın artmasına neden olan kararları bizzat kendisi vermiştir. Sonuçta bunlar şimdi ortaya çıkan gerçekler. Ama bu gerçekleri kabul edemiyorsanız, tabii ki “Fiyat artışlarından Allah’ı sorumlu tutacak” kadar her açıdan aşırı yollara başvurabilirsiniz. Ancak ülkenin büyük kesiminin, kamuoyu yoklamalarında düşen oy oranlarından da anlaşılacağı gibi bu konuda Diyanet ile aynı fikirde olmadığı görülüyor.

 

GÖZLEM – Dolar sizce neden ve “gene” sıçradı?

K – Tüm dünyada enflasyonist etkiler nedeniyle Merkez Bankaları faizleri arttırıyor. ABD’de iki ayda faizler 0,75-1,00 seviyesinden 150 baz puan attırılarak 2,25-2,50’ye çıkarıldı. Avrupa’da da küçük ve sorunlu ekonomilerin kaygısıyla yaşanan ve dolar kurunun euroyu yakalamasına neden olan kısa bir tereddütten sonra faizler arttırılmaya başlandı. Türkiye’de yatırım seçeneklerinin en önemlilerinden biri döviz kuru. Dünyada dövize verilen faiz arttırılırken, Türkiye’nin kırılgan yapısında faiz hâlâ düşük tutuluyor. Bu durumda da, özellikle yüksek enflasyon da dikkate alındığında elinde çok az TL’si kalmış yatırımcılar bile bunu, kendilerini korumak amacıyla başta döviz, diğer seçeneklere yönlendiriyorlar. TL satıyorlar. Doların sıçramasının ana nedeni bu. Bunun yanı sıra Türkiye’de de işlerin yakın vadede iyiye gitmeyeceği beklentisi, faizlerin bu iktidarda arttırılmayacağı, bu ısrar nedeniyle ekonomiye çok daha büyük zararlar verecek “zihni sinir” projelere yönelinileceği, sermaye transferi kısıtlamalarına varacak önlemlere başvurulacağı beklentileri, bunun yanı sıra artan döviz kuru nedeniyle cari açığın daha da artacak olması, döviz kurunun artması yönünde büyük baskı yaratıyor.

 

GÖZLEM – Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, “yüksek enflasyonun kârları ve sermayeyi erittiğini, bunun firmalarda ciddi tahribata yol açabileceğini” söyleyerek “Acil enflasyon muhasebesi” çağrısı yaptı ve “Gerçek anlamda kâr edemiyoruz, fiktif kârlar ortaya çıkıyor, yüksek vergi ödüyoruz. Kayıt dışına çıkma riski artıyor. Yüksek kur da avantaj sağlamıyor” dedi. Görüşünüz?

K – Kendi açısından haklı. Türkiye enflasyon muhasebesini enflasyonla yaşadığı 90’lı yıllarda da çok tartışmıştı. Fiyatlar enflasyon nedeniyle arttığı için ve paranın değer kaybı muhasebesel kârın hesaplanmasında dikkate alınmadığı için fiktif, gerçekte olmayan, kağıt üzerinde kalan kârlar oluştuğunda, bunun vergisini ödemeye gelince firmalar zarara uğradıklarını, bu sebeple enflasyon muhasebesine geçilmesi gerektiğini savunurlardı. Ancak bunun gerçekleştirilememesinin bu sistemin oturtulmasındaki olası yapısal zorlukların yanı sıra en önemli sebeplerinden biri, devletin şirketlerden gelecek vergi gelirlerinin azalmasını göze alamamasıdır. Ayrıca enflasyon muhasebesine geçmek, enflasyonun kalıcı olduğu algısının iyice yerleşmesine ve enflasyonla mücadelenin zorlaşmasına da neden olur. Gerçi son dönemde iktidarın bozuk ekonomiye ilişkin verdiği mesajlar arasında “Enflasyonla yaşamaya alışmak” da var ama yine de iş dünyasının feveranlarının iktidarın şu sıradaki öncelikleri arasında olduğunu sanmıyorum.

 

GÖZLEM – Fenerbahçe – Dinamo Kiev maçında Ukrayna takımının “gol atan oyuncusunun sarı kart da gördüğü aşırı sevinç gösterisi” sonrasında tribünlerde “Vladmir Putin lehine” tezahürat yapıldı. Bir zamanlar Türk Milli Takımını, Galatasaray’ı Beşiktaş’ı çalıştıran Romen Teknik Direktör Mircea Lucescu “Böylesi tezahüratlar beklemezdim, yazık” diyerek, maç sonu basın toplantısına katılmadı ve stadı terketti. Sosyal medyada da tepki gören bu tablo konusunda görüşünüz?

K – Türk spor seyircisinin önemli bir bölümünün entellektüel seviyesinin çok yüksek olmaması ve dünya siyasetiyle yakından ilgilenmiyor olması şaşılacak bir durum değil ama seyircinin buradaki tepkisinin, hem fanatik taraftarların hep birarada olmasının verdiği ruh halinden, hem de bizim kültürde “karşısındakini kızdırmak için onun en önem verdiği değerlere saldırma” örnekleri çok olan küfürlerden de anlaşılacağı gibi Ukraynalıları, canlarını “en acıtacak” yerden vurma refleksinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Seyirci, konunun hassasiyetini dikkate almadan, Ukraynalı futbolcunun son dönemde artan milliyetçi duygularıyla gerçekleştirdiği gol sevincine karşı anlık bir refleksle bu tezahürata başvurmuş görünüyor. Bunda biraz da seyircinin veya Türk insanının gözünde, Rusya’nın, Batı’nın istediği ve zorladığı kadar suçlu görülmemesinin de etkisi olsa gerek. Büyük ihtimalle bu tezahürat, son zamanlarda en güçsüz döneminde olan genelde Türkiye’nin, özelde Türk futbolunun aleyhine, belki bir ceza veya başka bir şekilde, kullanılacaktır. Batı’dan nasıl bir tepki, yaptırım geleceğini göreceğiz.

 

GÖZLEM – Halkın Kurtuluş Partisi, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Marmara Üniversitesi diplomasında belirsizlik olduğunu” iddia ederek “üniversitede bulunması gereken yükseköğretim diplomasının, üniversite sicil dosyasının, transkript belgesinin, öğrenim süresinin kendileriyle ve kamuoyu ile paylaşılmasını” talep etmiş, Marmara Üniversitesi ve Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu, HKP’nin başvurusunu “kişisel veri olduğu” gerekçesiyle reddetmişti. HKP avukatları BEDK’nin verdiği kararın iptali istemiyle Ankara 14. Daire Mahkemesi’ne iptal davası açtı. 14 Daire Mahkemesi, “davaya konu olan işlemle, davacı siyasi parti arasında güncel, kişisel ve meşru bir menfaat ilişkisinin bulunmaması” gerekçesiyle “ehliyet yönünden” davayı reddetti. Bunun ardından HKP avukatları kararı bir üst mahkemeye taşıdı. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İdari Dava Dairesi, Ankara 14. İdare Mahkemesi’nin kararını oybirliğiyle kaldırdı ve yeniden karar verilmek üzere mahkemeye gönderdi. Son kararı nasıl yorumluyorsunuz?

K – Eğer Cumhurbaşkanı’nın üniversite diploması yoksa Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliği olmamış oluyor. Öte yandan şimdiden sonra geriye gidip “Yönetemezdin” demenin ne kadar büyük bir faydası olduğu veya bundan sonra “Yönetemezsin” demenin ne şekilde bir “mağduriyet” olarak kullanılabileceği tartışılır. Dönemin MHP Grup Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu Meclis’te düzenlediği basın toplantısında “Başbakan Erdoğan’ın mezun olduğu okul 4 yıllık değil, 3 yıllıktı. Okul yandığı için kim başvurduysa 4 yıllık diploma verdiler. 4 yıllık lisans eğitimi almadığı için Cumhurbaşkanı adayı olamaz” iddiasında bulunmuştu. Aydın Ayaydın da “Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu yıllarda o okulda asistanlık yapıyordum. Erdoğan gece bölümü öğrencisiydi. Devam etmezdi. Sınavdan sınava geliyordu. Tayyip Erdoğan’ın hem derslerine girdim, hem sınavlarını yaptım. Dolayısıyla ‘Sayın Başbakan 4 yıllık okul mezunudur’ dedim. Hiçbir zaman ‘Diplomasını ben gördüm’ demedim. Basına yansıyan geçici mezuniyet belgesi, diploma ve kayıp üzerine alınan duplikate diplomalar üzerinde isimleri yazılı” diyor. “Mezundur” diyor ama buna ilişkin belgenin aslının olmaması tartışmanın ana kaynağı. HKP bu diplomanın peşine düşmüş durumda. 14. Daire Mahkemesi HKP’nin davasını reddedince konu kapanmıştı. Ama şimdi bir üst mahkemenin 14. Daire’nin kararını kaldırması, yargının üzerinde “önemli” konularda iktidarın “mutlak” olduğu düşünülen etkisinin hiç de o kadar “kuvvetli” olmadığını; yargıda, tüm baskılara ve değişikliklere karşın hâlâ bir tür “direnç” olduğunu göstermesi açısından ilginç. Son dönemde bu tür ilginç, “cesur” kararlara rastlanıyor. Mahkemenin bu karara imza atan üyelerinin, ne kadar doğru ve haklı bir karar verdiklerini düşünüyor olsalar da, iktidarın verdikleri karar nedeniyle kendilerine dönük bir “tasarrufu” olabileceğini öngörmüyor olamazlar. Geçen hafta da Danıştay 10. Dairesi İstanbul Sözleşmesinden çıkışın 3’e karşı 2 oyla “hukuka uygun” olduğu kararını verirken, karara 2 üyenin, hem de çok çarpıcı gerekçelerle muhalif kalması örneğinde olduğu gibi “sistem”in hâlâ işlediğini görmek, ilerde “düzeltilebilecek” olduğuna işaret etmesi açısından ümit verici.

GÖZLEM – Bir Türk, Tufan Erginbilgiç, dünyanın en ünlü markalarından olan Rolls-Royce’un CEO’su ve İcra Direktörü oldu, görüşünüz?

K – Dünya küreselleştikçe Türk yöneticilerin de dünyanın önde gelen şirketlerinde üst düzey görevlere geldiğini görüyoruz. Türkiye ve Türklere karşı önyargılara karşın Türklerin esnekliği, çalışkanlığı ve görev adamlığı nitelikleri iş dünyası için çok önemli artılar. BP’nin üst yönetimindeki göreviyle Tufan Erginbilgiç ekonomi basınında da tanınıyordu. Tüpraş’ın bağımsız yönetim kurulu üyesi. Şimdi dünyanın 2. büyük uçak motoru üreticisi, 16. büyük savunma sanayi şirketi olan havacılık ve savunma sanayi şirketi Rolls Royce Holdings’in başına geçti. Bu şirket, şu an BMW’ye ait olan meşhur lüks araba şirketi Rolls Royce’un eski sahibi. Erginbilgiç’in BP’deki görevleri ile Rolls Royce’un faaliyet alanı da büyük ölçüde örtüşüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Atak helikopterlerinde müşteri çok ama bizim tek sıkıntımız, bu Rolls Royce noktasında. Gerekli olan motoru istediğimiz miktarda temin edemediğimiz için ihracatında maalesef çok çok başarılı olamıyoruz” diyerek yakındığı hava taşıtı motorları şirketinin İcra Direktörü’nün bir Türk olması Türkiye için neleri değiştirebilir bilmiyorum ama en azından önyargıları olmayacak olması açısından Türkiye için de önemli bir atama. Umarım başarılı ve Türkiye için de iyi bir yönetici olur.