Bu çocukları kimler zehirliyor; “soran” da yok, “araştıran” da

Olaylar “günübirlik haber” oluyor… Sonrası… “Birkaç cümlelik resmi açıklamalar” ve gündemden düşme… GÖZLEM konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara sordu; “Ne oluyor, nasıl oluyor, olayların arkasında kimler var, devlet ne yapmalı, basın ne yapmalı, muhalefet ne yapmalı?” İşte görüşler…

Toplumda artan “kutuplaşma” çoğulcu demokrasinin temellerini erozyona uğratıyor. İnsan hakları, sosyal uyum ve ötekine saygıyı ortadan kaldırıyor.  Popülist siyasetin önünü açan kutuplaşma, toplumları kötücül etki operasyonlarına karşı açık hale getiriyor, sosyal sermayeyi düşürerek toplumsal etkileşimin, işbirliğinin maliyetini artırıyor.

Kutuplaşma dünyada birçok ülkede önemli bir sorun haline geldi. Bu ülkelerden biri de Türkiye… 12 – 16 yaşında çocukların karıştığı olaylar, Bayram öncesi İstanbul’da yaşandı… Okul bahçesindeki Atatürk Büstü’ne küfürlerle saldırıldı, Hasköy Yahudi Mezarlığı’nda 36 mezar taşı kırıldı.

Bağcılar İÇDAŞ İlkokulu’nda, yaşları 12 ile 16 arasında 4 çocuk, kapalı olmasına rağmen okul bahçesine giriyorlar ve bahçede bulunan Atatürk büstüne “küfürler ederek” saldırıyorlar.

Çocuklardan biri, okuldan aldığı metal çöp kutusunu Atatürk büstüne fırlatıyor bir diğeri de cep telefonu kamerasıyla saldırıyı kayda alıyor ve sosyal medyaya gönderiyor.

Video sosyal medyada da tepki toplayınca, Atatürk büstüne saldıran çocuklar yakalanıyor ve Bağcılar Çocuk Büro Amirliği’ne götürülüyor…

Sonrası?

Ne basın, ne muhalefet partileri “sonrası ile” ilgilenmedi. Bu çocukları “bu hâle getirenlerin kimler olduğunu” araştıran olmadı. Çocuklardan birinin “Kadir Mısıroğlu’nun yazılarını, kitaplarını okudum, etkilendim” demesine rağmen…

Kim Kadir Mısıroğlu “Fesli ve tescilli Atatürk düşmanı…”

Bu çocuklar “o kitapları” nasıl buluyor, kimler, nerede okutuyor?

Arayan soran yok…

Bu olay da gündemden düşürülüyor…

Kim bilir ülkenin dört bir yanında kaç bin çocuk “böylesine” nasıl zehirleniyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan, ilgili bakanlıklardan “tık” yok!.. Basın uyuyor, muhalefet de…

İkinci olay ise Hasköy Yahudi Mezarlığı’nda yaşandı. Beyoğlu Hasköy’de bulunan mezarlığına saldırıyla ilgili 18 yaşından küçük Y.Y, Y.B.G, K.G, H.S.Ç. ve H.R.E. gözaltına alındı. 36 mezar taşına zarar verildiği belirtilirken saldırı güvenlik kamerasına yansıdı. Şüphelilerin, “parkta top oynadıkları sırada toplarının yan tarafta bulunan mezarlığa kaçması üzerine mezarlığa girdikleri ve oyun amaçlı mezarlık mermerlerini kırdıklarını söyledikleri” öğrenildi.

 Mezarlıktaki kameraların görüntüleri, “olayın oyun olmadığını” ortaya koyuyor. 36 mezar taşı “oyun olarak” nasıl kırılır; futbol topu ile mi?

Ama “Çocuklar oyun oynamış” denilerek olayın üstü örtülüyor ve gündemde düşürülüyor…

*********

“BUNLAR HASTALIĞIN SİVİLCELERİ, HASTALIK DERİNDEDİR”

Namık Kemal Zeybek (Eski Kültür Bakanı)- Türkiye’de Atatürk karşıtlığı yeni değildir. Bu hep vardı. Atatürk karşıtlığı, yaşanan bu ayrışma Kurtuluş Savaşında başladı ve cumhuriyet kurulurken de o kuruluş savaşımında da aynı çelişki sürdü. İşin bu tarafını görmek, temeline inmek gerekir. Bizim toplumumuzda bu hastalık var ve bu hastalığın nedenini öğrenmek gerekir.

Yaşanan bu olayları sıklıkla görüyoruz.  Bunlar çocuk, bugün bunu yaparlar, yarın kendilerine bunu yaptıranların, bu işe kışkırtanların, özendirenlerin çapsızlıkları soytarıları, bilim dışılıkları, çağ dışılıklarını gördükçe kimileri o yolda devam eder fakat kimileri de şimdi yaptıklarından utanır. Asıl olan hastalığa bakmak gerektiğidir. Bunlar, hastalığın görülen sivilceleridir fakat hastalık daha derindedir.

Kurtuluş Savaşını Türkçüler yaptı ve Osmanlı aydınları, İslamcılar ve Türkçüler olarak ikiye bölündüler. İslamcılar padişahın, hilafetin savunucusu safındaki şeyhülislamlardır. Şimdilerde Atatürk büstüne saldıranları yönlendirenlerin yönettiği İskilipli Atıf Hoca… Heykelini diktikleri bu kişi, Kurtuluş Savaşı sırasında askerlere dağıttığı bildiride şöyle yazıyordu:“Mustafa Kemal’i ve arkasında yer alan diğer komutanları öldürün, Bu Allah’ın emridir.” Kurtuluş savaşında bu İslamcıların, kimisi müftüydü, kimisi de şeyh… Yunan askerinin yenmesi için dua ettiren şeyhler, Yunan Kralı Konstantin için camilerde hutbe okutan müftüler unutuldu. Buna karşılık da Türkçü aydınlar, (Bunun anlaşılması için Doğan Kitap’tan çıkan Ateşten Adamlar isimli kitabımın okunmasını öneririm) devletin dinin ayrılması ve dinin kesinlikle hiçbir şekilde devlet işlerine karıştırılmaması gerektiğini söylediler. Aralarında dine inanan da inanmayan da vardı. Burada Atatürk’ün safında yer alan Türkçülerdir. Atatürk de en büyük Türkçüdür. Atatürk’ün bu mücadelesinde İslamcılar tam cepheden karşı çıktılar, Yunanları desteklediler. Din adamları içinde de Türkçüler vardır. Onlar Atatürk’ün safında yer aldılar. Ankara müftüsü Rıfat Börekçi, Denizli müftüsü, Türkiye’deki Bektaşilerin lideri Cemalettin Çelebi, Türk Ortodokslarının lideri… 3 Türkçü, biri Sünni kökenli, ikincisi, Bektaşi Alevilerinin lideri, öbürü Türk Ortodokslarının lideri.

İslamcılar, Cumhuriyetten sonra da Türkiye’nin birçok noktasında isyanlar çıkardılar. Bunları çıkaranlar Müslüman halk değil, İslamcı gruplardır. Cumhuriyet bunları bastırdı ama bunlar zaman zaman ortaya çıktılar. Demokrat parti kurulduğu zaman;  DP dincilere, İslamcılara ödün verdi. Bunu Menderes yaptı, Celal Bayar da sesini çıkarmadı. Menderes dine ödün verdi, Arapça ezanı yeniden getirdi, kuran kurslarını açtırdı, imam hatipleri coşturdu. Tarikatlar birden bire şımardılar. O zamanki tarikatlardan biri olan Ticaniler, Atatürk heykellerine saldırmaya başladılar. DP bunun üzerine Atatürk’ü koruma kanunu çıkardı. Heykelleri koruma kanunu aslında. Sonunda tarikatlar çoğaldı, çoğaldı… Hepimizin içinde bulunduğu iktidarlar döneminde tüm siyasetçiler ben de dahil hepimiz suçluyuz. Ben de bu tarikatları, din cemaatlerini şımartan partilerin içerisinde, hükümetlerin içerisinde yer aldım. Sonunda Türkiye’de bu İslamcılar şimdi şımardılar, en tepelerde esen rüzgârlar da onlara cesaret veriyor. Örneğin 5 tepeden esen rüzgârlar şımartıyor onları. Devir bizim devrimiz diyerek ellerinden gelse Atatürk’ü tümüyle silecek bir kadro bugün Türkiye’de çok güçlü bir şekilde iktidarla el ele. Çocuklar onları dinleyip inanıyor. Çocuklar ne bilsin? Çocukların hiçbir şey bildiği yok. Doğrudan içlerindekini dışarı vuruyorlar. Sadece o çocuklar değil ki birçokları böyle.

Ama enseyi karartmaya hiç gerek yok. Birkaç bin genç böyle olabilir. Cemaat yurtlarında yetiştirilen beyinleri kirletilen çocuklar, sonrasında yaptıklarına pişman olurlar. Yüzde 10’u beyinleri kirletilmiş çocuklar. Bu ülkede 7 milyon Z kuşağı var. Türkiye’nin geleceğinde Z kuşağının ağırlığı olacak ama Z kuşağından sonra gelecek alfa kuşağı z kuşağından daha bilinçli olacak. Bunlar bilimci, bunlar İslam’a inanmıyor. Dinlere inanmıyorlar. 7 milyonun 5 milyonu dinsiz.

Türkiye Atatürk dönemine yeniden dönmelidir. Gelecek olan iktidardan da bu söylediğim konularda umutlu değilim. Bunlar ara dönem olacak, bundan sonra bir dönem gelecek ve ben o dönemden umutluyum. Diyecek ki; bu ülkede din özgürdür. İsteyen istediği gibi inanabilir ve tapınabilir. Devlet karışamaz. Devlet yurttaşlarına devlet olanaklarını kullanarak bir din dayatmıyor dolayısıyla okullarda din dersi yasaklanacak. Devletin din okulu açması yasak olacak. Devlet hiçbir şekilde din okulu açamayacak. İmam Hatip okullarının hepsi meslek liselerine çevrilecek. Çocuklar da meslek, bilim öğrenecekler. Okullara bilim tarihi dersi konulacak.

Bu toplum bilime yönelmelidir. Bilime yöneldikçe bu tür şeylerden kurtulur. Dolayısıyla ben ah vah etmiyorum…  Ama en tehlikeli iş bu kafadaki çocukların ellerine silah verilip güvenlik güçlerine alınmasıdır. Bu çocuklar, tarikat mensubu lideri ne derse onu yaparlar. Yeni iktidar, tarikat üyesi olduğu öğrenilen yeni girmiş olanların hepsini çıkarmalıdır.

Basın ve muhalefetin yapması gereken bu olayların temelini gündeme getirmektir. Yani bataklığı kurutmak için benim anlattıklarımın konuşulması lazım. Basının yapacağı benim anlattıklarımı yaymaktır. Konuya benim yaklaştığım gibi yaklaşılması gerekir. Yoksa bunlar, söylenir geçer gider. Millet ittifakını destekliyorum çünkü bunlardan kurtulmak için desteklemem gerekiyor. Ama ben millet ittifakında Türkiye’nin konularını köklü olarak çözecek bir bilinç görmüyorum. Belki biliyorlar ama ortaya koyabilecek cesaret görmüyorum.

Bizim çok sevdiğimiz bir arkadaşımız son şeyhin cenazesinde namaza kalkıyor, niye? Aday olursa oy alacakmış… Hala bu kafa devam ediyor. İşin kökünü görmeliyiz. O bilinci o bilgiyi bile görmüyorum. Neticede siyasetçiler hep tanıdığımız kişiler. Meral hanım sokaklara Ömer’in adaletini getireceğiz diye afişler astı, ben de eleştirdim. Niye teslim oluyorsunuz? Niye Ömer’in adaleti? çağdaş adaleti getir. Halk dalkavukluğuyla bu işler çözülmez.

********

“TAASSUBA DAYALI KÖR İNANÇLAR”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – Taassuba dayalı kör inançlar bir toplumun kanser hastalığıdır.  Kör inançlar kapalı toplum yapıları içinde akıl ve bilim ışığına kapatılmış toplum yapılanmaları içinde ortam bulurlar. Türkiye’de bu iktidar döneminde kutsal din tarikatlar üzerinden siyasete ve ticarete alet edilmiş bulunuyor.  Bir yandan Devlet kadrolarının tarikatlarca paylaşıldığı tartışmaları yaşanıyor. Diğer yandan İhvan ve Müslüman kardeşler sempatisi ile birlikte toplum giderek Orta Doğululaşma sürecine taşınıyor.  Arap kültür ve tarikatlarının toplumda giderek taban bulduğu bizzat karşıt tarikatlarca gündeme getiriliyor. Böylesi bir ortamda Camiler de tarikat mensuplarınca paylaşılırken, özellikle yaz aylarında yoksul aileler daha küçük yaştaki çocuklarını kuran kurslarına göndermek zorunda kalırken, gençler din adamı geçinen yetersiz kişilerin elinde kalmaktadır. Bu durum kuran kurslarının farklı tarikat mensuplarının kontrolünde, gençleri kolayca taassuba ve kör inançlara yönlendirme ortamlarına dönüştürüyor.

Türk İslam anlayışı, Arap kültürü ve İslam anlayışından farkı olarak Hace Maturidi geleneğinden beri, dinle kültürün ayırdına varmıştır.  Aklı ve bilimi dışlamayan, bu sayede Ahmet Yesevi, Mevlana, Hace Bektaş Veli ve Yunus Emre gibi tasavvuf ehlini çıkarabilmiştir. Bu sayede büyük imparatorluklar kurmuş ve Arap coğrafyasının yönetimlerini dönem dönem eline almıştır. Bu sayede, eksiklerine rağmen, iyi kötü bir demokrasi deneyimi yaşamaktadır. Oysa bugünün tarikatları giderek kendilerini Arap kültür ve hurafelerine teslim ederken kuran kurslarında verilen eğitim de,  çoğu kez bilgi yetersizliği nedeniyle cehalete ve kör inançlara hizmet eder duruma gelmiş bulunuyor.

 Türk İslam anlayış ve geleneği ile Tuğrul Bey’in Bağdat’ı fethinden beri “Din ve Devlet işlerini” ayırt eden, özdeki laiklik anlayışının farkında bile olmayan zihniyetler sadece taassup ve kör inançlara teslim olan cehalet eğitimi verebilirler. “Keşke Yunan kazansaydı “ diyen Kadir Mısırlı gibi idrak yoksunlarını üstün tutmak genç beyinleri kirletiyor. Cahil eğiticilerin elinde kalan genç beyinler böylece kör inançlarını mutlak doğru sanarak, Atatürk heykeline de saldırırlar, gayri Müslimlerin mezar taşlarını da kıran zavallı gençler durumuna da getirilirler. İnancın körlüğü gerçek olmayana da inanabilmesinden kaynaklanır. Bu nedenle İnanca, aklın ve bilimin eşlik etmesi gerekir. Bugünün TV kanallarında cehaletin erdemini savunan, Nuh Peygamberin telsiz telefonu vardı diyen veya 11 katın üstünde jetlere kafa atan insanlardan bahseden cehalet timsali söylemleri gündeme getiren Prof. unvanlı kişiler yetiştiren bugünkü zihniyet, ancak taassubun kör inancına mahkum olmuş gençler yetiştirmekten de geri kalmazlar.

Türkiye’de mevcut iktidarın kutsal dini, ideoloji durumuna dönüştürüp, siyasete ve ticarete alet ederken, araç olarak tarikatların kapalı yapılarını, biat kültürünü, aklı ve bilim yerine hurafeleri ve Arap kültürünü gündeme taşıması, genç zihinleri kirlettiği gibi toplumun etik ve ahlak değerlerini de kirletmiş bulunuyor.  Ayrıca toplumu kutuplaştırıp çatıştıran bir zıtlaşma da yaratmış bulunuyor. Bu kirlenmeden öncelikle genç zihinlerin arındırılması için, kutsal din inancı ile aklın ve bilimim zihinlerimizde birlikte, fakat yan yana, “ebruli renk cümbüşü” örneğine benzer biçimde kaynaşan görünümler yaratabileceğini ve ancak bu durumda toplumsal bütünlük, uzlaşma, barış ve birlikte yaşamın böylece daha renkli olacağını algılayan, aklı ve bilimi ihmal etmeyen eğimli zihinlere ihtiyaç olduğunu artık anlaması gerekiyor.