Kılıçdaroğlu siyasette etkili bir aktör haline geldi

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan konu ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Doç Dr. Ümit Toru’nun “Bilimin dinsizliği arttırdığını” ifadeleri, üniversite sınavlarında 96 bin 518 adayın sıfır puan alması, ekonomik krizin tahribatının her geçen gün artması, Tahran’da yapılan üçlü “Kuzey Suriye zirvesi”, iktidarın bütün çabalarına rağmen, ülke gündemini Kılıçdaroğlu – Akşener ikilisinin belirlemeye başlaması, “Cübbeli Ahmet Hoca”nın dışarıdan gelen Selefi ve Vehabi şeyhlerinin faaliyetlerine yönelik konularda açıklamalarda bulundu.

İşte görüşleri…

GÖZLEM – Doç Dr. Ümit Toru, 15 Temmuz’da Amasya Üniversitesi’nde verdiği konferansta “Bilimin dinsizliği arttırdığını” ifade eden görüşler öne sürdü ve “Günümüzde bir çeşit cahiliyenin yaşandığından söz edebiliriz. Ancak geçmişte insanlar cahiliye bilgisizlikten beslenirken şimdilerde küfür ve sapıklık fen ve felsefeyle besleniyor. Zannediyorum bu cahiliye, efendimizin neşrettiği nurlarla bertaraf edilen cahiliyeden daha tehlikeli” dedi, siz ne diyorsunuz?

K – Dediği doğru olsaydı, şimdilerde siyasetin en üst seviyelerinde sıkça gördüğümüz küfürlü konuşmalara bakarak, bu konuşmaları yapanların fen ve felsefeden beslendiklerini kabul etmek gerekir ki, maalesef durum tam tersi. Aslında söz konusu Doçentin konuşmasında ifade ettiği “bilimin dinsizliği arttırdığı” savı gerçeğe yakın. Şöyle ki; bilim, örneğin ilahiyat bilimi, “doğru şekilde kullanıldığında” dini kendi çıkarlarına alet eden yobazların din üzerinde kurmaya çalıştıkları sözde hakimiyeti bozar. Bilim dinsizliğe teşvik etmez, bilakis dincilerin önünü keser. Burada Doçentin dinsizlikten kastettiği “dindar olmama hali” değil, “dini kendi çıkarları için kullanabilme kolaylığının ortadan kalkması”dır ki, böyle bakıldığında ifadeleri doğrudur. Bilim hakikaten de “dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenlerin” önündeki en büyük engeldir.

 

GÖZLEM – Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin (ÖSYM) yayımladığı 2022 YKS Sayısal Verileri çalışmasına göre, YKS’nin Temel Yeterlilik Testi (TYT) oturumuna 3 milyon 8 bin 287, Alan Yeterlilik Testi (AYT) oturumuna ise 1 milyon 852 bin 678 aday katıldı. Toplam 96 bin 518 aday sınavdan sıfır çekti. Bu tablo sizce “neyi” ifade ediyor?

K – Türkiye’de eğitim seviyesinin oldukça bozuk olduğunu ve bu seviyeyi ölçmekte kullanılan test yöntemlerinin ne derecede isabetli olduğunun şüphe götürdüğünü gösteriyor. Eğer bu ülkede liseyi bitiren 3 milyon öğrenciden neredeyse 100 bini son 4-5 yılda aldıkları eğitimden oluşması gereken bir testin sonucunda “sıfır” puan çekiyorlarsa, bu durum her 30 kişilik bir sınıftan bir kişinin son birkaç yıl içinde gördüğü eğitimden hiç faydalanmadığı anlamına gelir. Bu öğrenciler sistem içinde nasıl farkedilmiyor, bir eğitim sistemi nasıl bu kadar çok eğitim zayiatı verebiliyor, bunlar araştırılması gereken konular. Tabii işin başında eğitim ve sınav sisteminin özellikle son 10 yılda yapboz tahtasına çevrilmesi yatıyor.

GÖZLEM – “Ekonomik kriz büyürken”, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta, AKP iktidarının bakanları ve ileri gelenleri, krizi “Fetö’den, Pandemi’den başlayıp, dış ve iç güçlere, marketlere, toptancılara kadar varan” bir yelpazede, her gün bir başka sebebe ve sorumluya bağlıyorlar. Siz neye bağlıyorsunuz?

K – Ekonomik krizin başlamasının nedeni iktidarın yıllardır borca bağlı, üretime ve iç kaynaklara ağırlık vermeyen ekonomik sisteminin, sürekli döviz açığı yaratması sonucu döviz kaynaklarının iktidar tarafından harcanması ve bunun akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iradesiyle “Faiz sebeptir, enflasyon sonuç” teorisinin uygulanmaya konularak “faizlerin düşürülmeye başlanmasıyla tasarrufların gidecek adres bulamayıp” döviz krizini doruğa çıkarmasıdır. Bu süreçten kaçınmak için özellikle son iki yılda kaynaklar yetersiz kaldığından para basma yönteminin tercih edilmesi de enflasyonu azdıran en önemli etkenlerden biri oldu. Ekonominin kötüye gitmesinde dünya genelinde enerji fiyatlarındaki artış etkili olsa da, aslında ulusal ve planlamacı bir ekonomik anlayışla bu etkiler en aza indirilebilirdi. Ancak AKP iktidarında bunun tam tersi harcamacı ve dış kaynağa dayalı bir ekonomi politikası yürütüldüğünden dış etkenlerin bozulmasının da krize katkısı olmuştur. Buna karşın ekonomik durumun dünya geneline göre “en kötü” ülkeler arasında olmasının nedeni başta da ifade ettiğim gibi Erdoğan’ın “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” teorisi sonucu başlanılan uygulamalardır.

 

GÖZLEM – Tahran’da yapılan Üçlü “Kuzey Suriye zirvesi” ne sonuç verebilir; Kuzey Suriye’ye operasyon yapabilecek miyiz?

K – Türkiye İran’ı da, Rusya’yı da ikna etmiş görünmüyor. Keza ABD’nin de böyle bir operasyonu istemeyeceği aşikâr. Buna rağmen iktidarın böyle bir operasyona, özellikle ekonomi bu kadar kırılganken, başlama gücü var mı, pek sanmıyorum. Ama onun da ötesinde, böyle bir operasyon, iktidarın ilan ettiği hedefleri ne ölçüde gerçekleştirebilir, orası da şüpheli. Operasyon iki ayrı bölgeye planlanıyor, ancak buralar alınsa bile YPG/PYD Kuzey Suriye’de, PKK Kuzey Irak’ta olduğu sürece Türkiye’nin güvenliği, özellikle iktidarın İdlib-Kuzey Suriye politikası ve göç stratejisi dikkate alındığında büyük ölçüde sağlanamaz. İddia edildiğinin aksine sınırlar hâlâ delik deşik, Türkiye’de yaşayan göçmen sayısı ölçülemiyor, bunların içinde terörle ilişkili olanlara ilişkin ciddi bir güvenlik çabası yok. Afganistan sonrası çok daha kötüleşen bu durum için gerekli tedbirleri almazken, Kuzey Suriye’deki operasyonun Türkiye için hayati olduğunu iddia etmek bana göre başka çıkarlara hizmet ediyor.

 

GÖZLEM – Türkiye’de “Gündem tayininde” her şey tersine döndü; iktidarın bütün çabalarına rağmen, ülke gündemini Kılıçdaroğlu – Akşener ikilisi tayin eder ve AKP iktidarı da “savunmaya geçmek zorunda” kalırken, “Muhalefetin “yapılması gerekenleri” söyledikten sonra, “iktidarın ‘bunları yapma’ durumuna düşmesi” haline geldi; bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?

K – Kemal Bey burada çok mesafe kaydetti ve hakikaten en etkili aktör haline geldi. Bu durum biraz 6’lı Masa’nın çözümlere yönelik elle tutulur katkılar sunmada yaşadığı bozukluğu da bir ölçüde bertaraf ediyor. Kemal Bey de daha forma girdi, artık “İstanbul Sözleşmesi’nin iktidara gelir gelmez 24 saat içinde tekrar yasalaştırılacağı” gibi 6’lı Masa’nın “bir “köşesini rahatsız edecek” taahhütleri bile daha rahat ifade edebildiği görülüyor. Buna karşın Erdoğan’ın tabanını bir arada tutmak için sürdürdüğü kutuplaştırıcı, sert dilli, tek taraflı söylem ve politikalara karşın, Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı’nın karşı taraftan oy alabilmek adına belli konularda hâlâ yeterli sertlikte bir tutum alamamaları ara ara dikkati çekmiyor değil. Bu tutumun tarafsız seçmeni ne derecede ikna edebileceği belli değil. Belki de bu yüzden Kılıçdaroğlu bazı konularda daha keskin, daha niyetini belli eder bir söylem içine girdi.

 

GÖZLEM – Danıştay ilgili dairesinin “İstanbul Sözleşmesi” kararı konusunda görüşünüz?..

K – Danıştay 10. Dairesi 3’e karşı 2 oyla İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışı hukuka uygun buldu. Aslında bu bir taraftan yargının ne derecede siyasileştiğini gösteriyor, çünkü kararın gerekçesinde gösterilen iki neden bile son derece çürük. Öte yandan da karara karşı çıkan iki üyenin ders niteliğindeki karşı görüşleri ise, adeta bağımsız yargının böyle bir işleme karşı nasıl bir karar vermesi gerektiğini çok büyük bir sadelikle ortaya koyuyor. Geleceğe dönük de önemi azımsanamayacak bir iyimserlik yaratıyor. Şimdi bu iki üyenin başlarına birşey gelip gelmeyeceği, kararın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na (DİDDK) temyiz edildiğinde iptal edilip edilmeyeceği kadar yakından takip edilmesi gereken bir konu. Davada bir sonraki kararı verecek olan DİDDK’nın yapısının nasıl olduğunun da, önceki davalara bakılarak ortaya çıkarılması önemli.

 

GÖZLEM – Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “Muhalefet yerine, Cübbeli Ahmet Hoca” eleştirmeye başladı. Çok önemli açıklamalar yapıyor; ülkemizde dışarıdan gelen Selefi ve Vehabi şeyhlerin camilerimizde vaaz vermesinden, namaz kıldırmasına kadar”; ne diyorsunuz?

K – Üzülmeli mi, sevinmeli mi tam arada kalınacak bir konu. Bir zaman laik kesim açısından konuşmaları hem “rahatsızlıkla” hem de tebessümle izlenen bilimselliği tartışmalı ama bu “dinci” gruptan gelen bir kişinin şimdi aynı tabandan geldiği insanlara yönelik açıklamaları, hiç şüphesiz bu kesimde ciddiye alınıyor ve rahatsızlık yaratıyordur. Ayrıca din kisvesi altında ortalığa dökülen bu kişilerin sözde saygınlıklarının aynı çevreden gelen bir başka “hoca” tarafından sorgulanması “Akıllarında soru işareti yaratıyordur” diye ümit etmek gerekiyor. En azından bir kısmında. Öte yandan tartışılan konular, dinciliğe dincilik içinde bir çözüm getirilmeye çalışılması, bir taraftan da bu ortamı daha da meşru hâle getiriyor.