Türkiye’nin hassasiyetini giderecek açık ifadeler yok

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Madrid’e hareketinden önce hava alanında yaptığı konuşmada; İsveç ve Finlandiya’nın PKK, PYD/YPG, FETÖ terör örgütlerine desteği kesmedikleri ve teröristlerin iadesine yanaşmadıkları sürece NATO’ya katılmalarına onay vermeyeceğini, NATO üyesi bazı ülkelerin (Almanya, Fransa, Hollanda, Yunanistan gibi) de PKK’ya ve uzantılarına destek verdiklerini, Yunanistan’ın; FETÖ’nün sığınağı olduğunu, Ege adalarını işgal etmesinin ve silahlandırmasının anlaşmalara aykırı olduğunu, Ege adalarındaki ABD üslerinden duyulan rahatsızlığı, ABD’nin F-16 satışı meselesinde oyalama taktiği uyguladığını gündeme getirmiş, zirvede bu konulara dikkat çekeceğini kararlı ve sert ifadelerle dile getirmişti.

Türkiye’nin; İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılmalarına itirazı ve zirve öncesinde üç ülke tarafından imzalanan mutabakat zaptı, Cumhurbaşkanımızın değindiği diğer hayati konuların ve NATO Liderler Zirvesi’nde alınan kararların önüne geçti. Bütün dikkatler zirvenin sonuç ve etkilerinden çok Türkiye-İsveç- Finlandiya ilişkisine yöneldi. Bence bu süreci değerlendirirken; İsveç ve Finlandiya ile varılan mutabakatın, ikili ilişkilerden ziyade, NATO bünyesinde Türkiye’ye neler kazandırdığına, NATO’ya sorumluluk yükleyip yüklemediğine ve zirvenin (bir bütün olarak) Türkiye’nin bütün hassasiyetlerine cevap verip vermediğine bakmak gerekir. Oysa sonuç bildirgesinde; Türkiye’nin hassasiyetlerini giderecek, terörle mücadelesine katkı yapacak, Türk-Yunan ilişkilerine etki edecek açık bir ifade yoktur. Zaten zirvenin amacı da Türkiye’nin rahatsızlıklarını gidermek değil, NATO’nun genişlemesi, Rusya ve Çin’e karşı alınacak önlemler ve NATO askeri gücünün yeniden yapılandırılmasıdır.

İsveç ve Finlandiya ile imzalanan mutabakat zaptının bağlayıcılığının olmadığı, henüz sürecin başında olunduğu, zaman içindeki uygulamalara bakılması gerektiği uluslararası hukuk uzmanları ve diplomatlar tarafından izah edilmektedir. Uzmanların da değindiği gibi muğlak ifadelerle kaleme alınmıştır. PKK’nın terör örgütü olduğu vurgulanmakta ama PYD/YPG ve FETÖ terör örgütü olarak anılmamaktadır. Terör olaylarına karşı müşterek faaliyetlerden söz edilmekte ama hangi faaliyetlerin terör olayı olarak anlaşılması gerektiğinden bahsedilmemektedir. Bunlar da İsveç ve Finlandiya’ya geniş bir hareket alanı sağlamaktadır. Nitekim henüz imzalar kurumadan, İsveç Dışişleri Bakanı; “teröristlerin iadesi konusunda AB yasalarına göre hareket edeceklerini”, Finlandiya Cumhurbaşkanı da “YPG’ye terör örgütü demediklerini, yargı kararlarına göre hareket edeceklerini” söylemişlerdir. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Erdoğan; “biz belgeleri veririz, itibar edilmezse gerekeni yaparız” demiştir. Terör konusunda AB yasaları ile Türkiye yasaları arasında uyuşmazlıklar olduğu da bazı uzmanlar tarafından dile getirilmektedir. Bunlar da gösteriyor ki; söz konusu mutabakat güven telkin etmemektedir, Türkiye’nin terör konusundaki hassasiyetlerini giderecek nitelikte değildir, sonuç verip vermeyeceği kuşkuludur.

Aslında olması gereken; terörün NATO içinde, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde geniş, açıklayıcı ve bütün üye ülkeleri bağlayıcı bir tanımının yapılmasıdır. Bugüne kadar böyle bir tanım yapılmamıştır, yapılması da mümkün değildir. Çünkü her bir terör örgütünün arkasında bir büyük devletin ve bunların yönlendirdiği devletlerin desteği vardır, aksi halde hayatta kalmaları imkansızdır. Böyle olunca Türkiye’nin terörist olarak gördüğü örgütler; başta ABD olmak üzere, pek çok NATO ülkesi tarafından terörist olarak tanınmamaktadır. Bu durumdan yararlanan PKK terör örgütü; Suriye’de PYD/YPG, Avrupa’da KCK adıyla rahatça faaliyet yürütmektedir. Pek çok ülkede temsilcilikleri vardır ve ilişkilerini sürdürmektedir. Bunun da ötesinde her türlü siyasi, askeri ve maddi yardımlarla donatılmaktadır. FETÖ’nün başı ve yönetici kadrolarının çoğu ABD’nin koruması altındadır.

Bütün bunlara rağmen İsveç, Finlandiya ve bunların üyeliğe kabulünü destekleyen bütün ülkeler, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan istediklerini almışlardır. Sonuç bildirgesine bakıldığında; İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği önündeki Türkiye engeli kalkmıştır, üyeliğe davet edilmeleri karara bağlanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan taktik bir siyasi başarı sağlamış, NATO nezdinde önemli bir konuma, İsveç ve Finlandiya kilidini açacak tek adam konumuna gelmiştir. Ülkemizde siyasi söylemler; dış politikadaki stratejik durumdan ve ulusal çıkarlarımızı ilgilendiren hayati konulardan çok iç politikada taktik avantaj sağlamaya yöneliktir. Türkiye’de seçimler yaklaşmaktadır. Eğer mutabakat süreci seçimlere kadar uzarsa ya da uzatılırsa, Erdoğan’ın dış desteği devam edecek, seçimlerde avantaj sağlayacaktır.

Bence bu mutabakatın bir ulusal zafer olduğunu söylemek için erkendir. Bir mücadelenin zafer olduğunu söylemek için sonucun büyük oranda kazanan tarafın lehine olması gerekir. Bu olayda henüz ulusal çıkarlarımıza uygun bir kazanım, bir sonuç yoktur.