Sel felaketi geldi, deprem ve gıda krizi kapıda… Acil tedbir alınmalı…

Uzmanlar, “Sel ve deprem’e karşı ‘Kentsel Dönüşüm’ , gıda krizine karşı ‘Çiftçi Destek’ hamleleri, ülkenin dört bir yanında ‘planlı şekilde ve yerel yönetimlerle el ele’ başlatılmalıdır” diyor.
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Türkiye son yıllarda sık sık iklim felaketlerine sahne oluyor. Artan kuraklık, aşırı sıcaklıklar, orman yangınları, sel felaketleri, ani dolu yağışları sel ve can kayıplarına neden oluyor. Uzmanlara göre, iklim değişikliği hava olaylarını şiddetlendirse de felaketlerin asıl nedeni betonlaşma.

Bu yıl düzenlenen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) sonuçlarına göre iklim değişikliğinden etkilenmeyen tek bir ülke kalmadı. Sıcaklıklar yükselirken yağış buharlaşma rejimi ve orman yangın rejimi değişiyor. Kuraklık sıklık ve uzunlukları artarken ekosistem bozulup biyoçeşitlilik azalıyor. Yer altı su seviyeleri giderek daha derine iniyor.

Türkiye iklim değişikliğinin şiddetli etkilerini ilk kez hissetmiyor ve iklim felaketlerinin sıklığının artmasında küresel iklim değişikliği yatıyor. Uzmanlara göre iklim değişikliğiyle birlikte özellikle Akdeniz havzasında hava sıcaklıkları artarken hidrolojik döngülerin kuvvetlenmesiyle sağanak yağışlar geçmişe göre daha sık yaşanır oldu. Türkiye’nin güneyinde Akdeniz ve Ege bölgelerinde geçen yıl 124 bin hektarlık orman alanı yangınlar sebebiyle kaybedilmişti.

İklim değişikliğiyle birlikte yağış şiddeti ve dağılımında değişimler yaşandı. Birkaç ay içerisinde düşmesi gereken yağış birkaç saat içerisinde yağarak ciddi zararlara neden oluyor. Uzmanlara göre, iklim değişikliğini hızlandıran etmenlerin başında kentlerin genişlemesi ve betonlaşmanın artması geliyor. Normal koşullarda yağışın bir kısmı bitkiler üzerinden buharlaşırken, bir kısmının da toprak tarafından emilerek yer altı sularını beslemesi, kalanın da yer üstü sularına karışması gerekiyor. Şehirlerde yağmur sularının süzülebileceği bir ortam kalmadığı için sel felaketlerine yol açıyor. Bunun en belirgin örnekleri İstanbul, İzmir ve Ankara gibi kentleşmenin yoğun olduğu şehirlerde yaşanıyor. Bu kentlerde rekor yağış düşmese dahi, betonlaşma ve asfalt nedeniyle yağmur sularının süzülebileceği bir ortam olmadığı için sel baskınları meydana gelebiliyor.

Tarımsal üretim etkilendi

Hava şartlarındaki ani değişiklikler, sıcaklık farklarının kısa süre içerisinde büyük değişiklikler göstermesi tarımsal üretim için en büyük tehditlerden birisi oldu. Ani soğuk ve ani sıcak havalar üretimi olumsuz etkiliyor. Çiftçinin bir başka kabusu ise son dönemde artan girdi maliyetleri oldu. mazot, gübre, ilaç tohum gibi girdi maliyetlerinin her geçen gün artması çiftçiyi üretimden uzaklaştırdı. Üretimin düşmesi beraberinde gıda krizini getirebilir.

Tarım alanları imara açılıyor

Türkiye’nin birçok ilinde tarım alanları imara açılarak konut ya da sanayi alanına dönüştürülüyor. Bunun örneklerinden biri de bir süre önce Konya’da yaşandı. Konya’da 1914 yılından bu yana faaliyet gösteren Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü’ne ait araziler “kamu yararı” denilerek konut yapımı için yani tarımsal araştırmaların yapıldığı araziler betonlaştırılmak üzere TOKİ’ye devredildi.

*******

Tarım ürünleri bir yılda 154,97 arttı

Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı Mayıs ayı Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım ÜFE) bir önceki aya göre yüzde 16,18, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 154,97 artış gösterdi. Endekste kapsanan 82 maddeden 18’inin ortalama fiyatında azalış, 48’inin ortalama fiyatında ise artış gerçekleşirken 16 maddenin ortalama fiyatında değişim olmadı.

Ana gruplarda aylık bazda tek yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 4,38, canlı hayvanlar ve hayvansal ürünlerde yüzde 14,88, çok yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 59,15 artış hesaplandı.

Yıllık Tarım-ÜFE’ye göre 8 alt grup daha düşük, 2 alt grup daha yüksek değişim gösterdi. Yıllık artışın düşük olduğu alt gruplar sırasıyla yüzde 55,11 ile diğer çiftlik hayvanları ve hayvansal ürünler, yüzde 61,80 ile koyun ve keçi, canlı, bunların işlenmemiş süt ve yapağıları oldu.

Yıllık artışın yüksek olduğu alt gruplar ise sırasıyla yüzde 273,94 ile lifli bitkiler, yüzde 230,22 ile sebze ve kavun-karpuz, kök ve yumrular olarak belirlendi.

Aylık Tarım-ÜFE’ye göre 9 alt grup daha düşük, 1 alt grup daha yüksek değişim gösterdi. Bir önceki aya göre artışın düşük olduğu alt gruplar sırasıyla yüzde 1,34 ile diğer ağaç ve çalı meyveleri ile sert kabuklu meyveler, yüzde 2,22 ile sebze ve kavun-karpuz, kök ve yumrular olarak sıralandı.

Aylık artışın yüksek olduğu alt grup ise yüzde 18,28 ile canlı sığırlar (manda dahil), bunlardan elde edilen işlenmemiş süt oldu. Bir önceki aya göre azalış gösteren alt gruplar ise sırasıyla yüzde 5,10 ile lifli bitkiler, yüzde 3,97 ile canlı kümes hayvanları ve yumurtalar olarak tespit edildi.

**********

TÜRKİYE’NİN, KARBON NÖTR YATIRIMLARI YÖNETİLEBİLİR

Dünya Bankası, Türkiye’nin sürdürülebilir bir net karbon sıfır kalkınma için 2040 yılına kadar toplam 165 milyar dolar yatırıma ihtiyaç olduğunu, bu yatırımlar yapıldığı takdirde ekonomik kazancın ise 146 milyar dolara kadar çıkacağını açıkladı. Dünya Bankası Ülke İklim ve Kalkınma Raporu adı altında tüm ülkeler için rapor hazırlayacağını duyurdu. Dünyada ilk rapor Türkiye için hazırlandı ve yayınlandı. Raporun tanıtımı Ankara’da gerçekleştirildi. Rapor, GSYH’nin yüzde 1’i kadar olan yatırım ihtiyacının yönetilebilir, 2053 net karbon sıfır ülke olma taahhüdünün de gerçekleştirilebilir olduğunu savunuyor.

Raporda, Türkiye’nin gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında net karbon sıfır hedefl eri doğrultusundaki olası gelişmeler ve iklim değişikliği karşısında kırılgan durumda olduğu gösterildi. Tarım-orman-balıkçılık, sıcak gün sayısındaki artış, varlıklar için yıllık risk, refah için risk, zorunlu göç, iklim değişikliğine maruz nüfus olarak belirlenen risk unsurlarında, varlık riski dışındaki tüm kalemlerde Türkiye yüksek riskli olarak görüldü.

*********

“KARGAŞADA KAOSU YAŞIYORUZ”

Hüsnü Erkan (Prof.)- Evren, doğa ve insanın günlük yaşantısının akış ve işleyiş süreçleri oldukça karmaşıktır.  Bu süreçleri başıboş akışına bırakırsanız kargaşadan kaos çıktığını görürsünüz. Ancak tekil aklın düzeni olarak, otoriter tek boyutlu bir kişisel düzen kurmaya kalkarsanız, bu durum da, daha genel boyutta daha da çok düzensizlik ve kaos yaratır. Zira kaos ve düzen iç içe ilişkiler yumağı içinde bulunurken bu sarmalı doğru ve etkin yönetmek gerekir. Oysa insanlık, uygarlık adına gelişme iddiası içinde, kişisel hırslar ve çıkarlar için doğanın kendiliğinden oluşan düzenini tahrip ederek bugünkü iklim krizi, çevre sorunları ve antroposen çağını yarattılar.

Türkiye de bu kargaşa ortamının yarattığı kaostan nasibini alıyor. Kendi elimizle yaratıp ürettiğimiz betonlaşma,  çarpık kentleşme, seller, depremler ve giderek gıda krizinin oluşturduğu kaotik girdaba doğru sürükleniyoruz. Zira mevcut iktidarın, nevi şahsına münhasır doğruları ile kendi kişisel düzenini ihdas etme sevdası Türkiye’yi daha çok betonlaştırdı, daha çok doğayı bir avuç altın için tahrip etti. Rant için ormanların yakılmasına göz yumdu veya kıyılar betonlaştı.  Yandaş ithalatçıyı zengin etmek için tarımsal üretim ithalat ile ikame edildi. Daha da kötüsü, yönetilemeyen ekonomi yüzünden çiftçi tarımı bırakmaya başladı. Zira bir yandan yoksullaşan kitlelerin alım gücü düştü; diğer yandan çiftçinin ürerim girdileri olan mazot, ilaç, gübre, fiyatları füze hızında dört beş kat artış gösterdi makas açılıyor. Başıboş bırakılan enflasyon dikey boyutta atılan füze gibi yükseliyor.

Yaratılan kaotik ortam yalnızca ekonomi ile sınırlı kalmayıp; siyasi kutuplaşmadan, sosyal ve grupsal ilişkilere ve buradan kültüre, zihniyete ve ahlaki değerlere kadar aynı derecede bir kara deliğinin ağzındaki kaotik döngüye kadar sürüklemiş bulunuyor. Ülke yönetimini elinde tutan sorumlular, kaos içinde düzen arayıp, toplumu bu girdaptan kurtarma uğraşında olması gerekirken; aksine kaosun kargaşasından medet uman bir tavır içinde bulunuyorlar.

 Peki bu kötü gidişin çözümü için toplumu yönetenlerin ne yapması ve nasıl davranması gerekir? Karmaşık sorunların çözümü kaos içinde düzen kuracak, bilinçli yönetilen etkin sistemler geliştirmekten geçer. Zira kaos içinde kısmi sistemler ve yeni düzenler oluşturmak, sistem yönetimi ve bu sistemin kurumlaşmasından geçer. Ancak hem yetersiz ve zayıf sistemler; hem de aşırı katı ve otoriter sistemlerin her ikisi de kaotik ortama hizmet eder. Bu nedenle kurulacak sistemlerin, kaosta düzen ve düzende esneklik ve dinamizm yaratacak kıvamda olması gerekir. Bu kıvamı yaratacak ilkeler, kurallar ve kurumlar ancak akıl, bilinç, bilim ve insani değerlere dayalı deneyimlerle elde edilirler. Oysa Türkiye’de var olabildiği kadarı da son yıllarda var olanlar bile ya tahribata uğradı; ya da yok edildi.  Genel planlama, mekan planlaması, bölge planlaması, kent planlaması ya oluşturulmadı; ya da olduğu kadarı da yok edildi. Örneğin toplumu yönetmesi gereken parlamenter sistem ve ekonomiyi yöneten DPT ortadan kaldırıldı. TÜBİTAK siyasetin emrine alındı. Bağımsız denetleme kurumları işlevsizleştirildi. Sonuçta tek merkezden emirle yönetilen, bir sistemsiz sistem oluştu. Bu yüzden sorun çözmek yerine, yeni sorunlar üreten, yeni kaotik durumlar yaratan bir ortam ve düzensizlik düzeni oluştu.  Bu nedenle etkin ve işlevsel sistem ve düzen içermeyen, aksine salt kaotik ortamların oluştuğu toplumsal durumlar sürdürülebilir değildir.

Yaratılan karadelik bir şekilde içe çökmek durumunda kalır.  Bu çöküşten istisnasız herkes zarar görür. Dileyelim ki, daha da kaotik bir duruma düşmeden demokratik seçimlerle, aklı, bilimi, bilinci, etik değerleri ve erdemli davranışları öne çıkaran sistemler ve yeni düzenlemeler devreye girsin.  Aksi durumda ülke ve insanımız kaotik işleyişin girdabında acı çekerek ezilmek durumunda kalacak.

******

“BASİRETSİZ, VURDUMDUYMAZ, RANT ODAKLI POLİTİKALAR TARIMI BİTİRDİ”

Kamil Okyay Sındır (CHP Milletvekili) – Gıdalarda olabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve her türlü zararların bertaraf edilmesi anlamını taşıyan ‘gıda güvenliğinin’ sağlanabilmesi için iktidar bugüne kadar yeterli tedbirleri almadı, alamadı. Bu durum da maalesef beslenme sorunlarını derinleştirdi ve güvenli gıda teminini her geçen gün zorlaştırdı. Bugün Türkiye’yi yöneten siyasal iktidar vatandaşlarımızın, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını koruyamıyor. GIDA, tarladan veya ahırdan/kümesten sofraya iletilen tüm besin maddelerini içermekte ve Tarım ve Orman Bakanlığınca sadece 7000 civarında kontrol görevlisiyle ancak denetlenebilmektedir. 2019 yılında Türkiye’de yer alan 688 bin 159 gıda işletmesine yılda bir kez bile gidilemediğini görüyoruz. Maalesef, iktidarın basiretsiz, vurdumduymaz, rant odaklı politikaları tarım sektörünü tüm bileşenleriyle birlikte bitirdi. Türkiye’de gıda güvenliğimiz ne yazık ki tehdit altında…

Tarımsal üretimde yeterli ve doğru politikalarla üretim yaparsanız, üretimde devamlılığı sağlayacak desteklemeleri yerine getirirseniz, çiftçilerimizin uygulayacağı ilaç ve kimyasal gübreyi denetim altına alırsanız ve güvenli gıdayı teşvik edici politikaları hayata geçirirseniz üreticilerimizin emeğinin karşılığını alacağı, tüketicilerimizi sağlıklı, güvenli ve ucuz gıdaya ulaşabileceği bir ortam yaratırsınız. Meralarımızı amaç dışı endüstri kuruluşlarına, sanayi bölgelerine, madencilik faaliyetlerine, enerji üretim tesislerine feda etmez, mera hayvancılığını yaygınlaştırsanız vatandaşlarımıza daha sağlıklı hayvansal gıdaya erişim imkanı sağlarsınız. Ticarileştirilen ithal, hibrid, kısır, niteliksiz fakat tescilli tohumların kullanımını teşvik yerine yerel ve ata tohum çeşitlerimizin yaygınlaştırılmasını ve kullanımını sağlarsanız yurttaşlarımızı sağlıklı gıdayla buluşturabilirsiniz. Organik tarıma yeterli destekleri, hibeleri sağlar üretim alanlarını artırır, üretici sayısının fazlalaşmasını sağlarsanız halkımıza güvenli gıda tüketmesine imkan verirsiniz. Maalesef Türkiye’de bunlar yapılmıyor, gıda güvenliği iktidar eliyle yok ediliyor.

Tarım sektöründe planlama esaslı, üretimi yönlendirici ve teşvik edici doğru politikalarla üretici emeğinin karşılığını alabilir ve tüketici de yeterli, sağlıklı, güvenli, yerli, yerelde ve zamanında ucuz gıdayla buluşur.

**********

 

“KENTSEL DÖNÜŞÜMDE YILLARDIR HAVANDA SU DÖVÜYORUZ”

Hüseyin Aslan (Ege-Koop Başkanı) – Türkiye’deki nüfusun yüzde 71’nin deprem riski altında, bizler fark etmesek de fay hatları üzerinde her gün deprem oluyor. Yıllardır kentsel dönüşümle ilgili havanda su dövüyoruz. Bununla ilgili gerek merkezi yönetimler,  gerek yerel yönetimler ciddi ve kalıcı önlemler almıyorlar. Bu konu çok fazla gündemde tutulmuyor. Sadece deprem veya sel felaketi olduğunda kentsel dönüşüm aklımıza geliyor. Oysaki bu can ve mal güvenliğidir. İzmir’deki yapıların yüzde 60 ya da 70’nin depreme dayanıksız olduğunu söyleyen TÜİK, 313 bin konutun yenilenmesi gerektiğini belirtiyor. Merkezi hükümetin de,  yerel yönetimlerin de buna acilen ciddi bir kaynak ayırması lazım. Dünya kentsel dönüşümde çözüm yolunu bulmuş, biz ise hala yerimizde sayıyoruz. Bir kaç blok, ada yapmakla kentsel dönüşüm olmaz. Kentsel dönüşüm dediğimizde eğer İzmir’i konuşuyorsak İzmir’in gelecek 50 yılının planlanarak hareket edilmesi gerekiyor. Bununla beraber ulusal politikaların da geliştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum.

Uzmanların uyarısı dikkate alınmalı devletin bütçe ayırması, kanunların yeniden düzenlenmesi gerekir. Siyasi partiler, meslek kuruluşları basın mensupları bir araya gelip İzmir’in 50 yılını planlaması gerekiyor. Bu planlama olmadan kentsel dönüşüm olmaz, rantsal dönüşüm olur. Dönüşüm gerçekleştirmezsek yaşam daha zor ve sağlıksız hale gelir. Biz bu dönüşümle toplumun diğer kesimlerden ayrışmasını önlemiş, düzgün ve eşit koşullarda yaşamasını sağlamış oluruz. Hem fiziksel hem de sosyal olan bu iki konuyu ele almamız gerekiyor. Eğer Fiziksel ve sosyal boyutunu ele almazsak kentsel dönüşümü tartışamayız.

Bir taraftan İzmir’in nüfusu büyüyor. İzmir’in kiracılık oranına baktığımızda yüzde 40’ı kirada oturuyor. Diğer taraftan baktığımızda uzmanların söylediğine göre yüzde 70’ine konut yenilenmesi yapılması gerekiyor. 30 yıllık konut yaşlanıyor elden geçirilip yenilenmesi gerekiyor. Bundan 47 yıl sonra da cevap verecek bir uygulama, planlama yapmalıyız. Şu anda yapılan her şey günü kurtarmaktır.

Tarım alanların da plansız şeklide imara açılan yerler var. İzmir ölçeğine baktığımızda konut yapılabilecek doğru düzgün imarlı alan yok.  Kentin Menemen, Kemalpaşa ve Torbalı akslarında mutlaka yeni uydu kentlerin yapılabileceği planlamanın yapılması gerekiyor. Başka türlü kentteki problemleri çözemeyiz.

 İzmir’de konut fiyatları çok yüksek. Çünkü arsa payı konut maliyetinde yüzde 60 ’a, yüzde 70 e geliyor. Oysa arsa payının konut maliyetindeki payının yüzde 25 ila yüzde 30 olması lazım. Böyle olunca dar gelirli ev sahibi olamıyor hal böyle olunca Kentsel dönüşüm yapılamıyor. Kentsel dönüşüm değil yüzde 60’nın, yüzde 70’nin rantsal dönüşüm olduğunu savunanlardanım.