Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Terör operasyonu önceden duyurularak yapılmaz

Son zamanlarda terörle mücadele operasyonlarında şehit ve gazi sayısındaki artış dikkatleri çekmekte, yürekleri dağlamaktadır. Ülkemizde terörle mücadelenin olması gerektiği gibi yönetilip yönetilmediği; üzerinde hassasiyetle düşünülmesi gereken bir konudur. Bir askeri operasyonda can kaybı ve yaralanmaların olması kaçınılmazdır. Ama bir günde 4-5 şehit ve şehitler kadar da yaralı veriliyorsa bunun mutlaka sorgulanması, hata ve eksiklerin tespit edilmesi, gereken önlemlerin ivedilikle alınması gerekmektedir.

Bence hatalar zincirinin ilk halkasında terör tehdidini küçümsemek yer almaktadır. İçişleri Bakanlığı sık sık yurt içindeki terörist miktarını ve terör örgütüne katılımları kesin rakamlarla çok düşük göstererek ilan etmektedir. Bunu yaparken de kendilerinden öncekileri, bizler gibi yıllarını terörle mücadele için harcamış insanları başarısızlıkla itham ederek, terörü bitirme noktasına getirdikleri algısı yaratmaya çalışmaktadırlar. Böyle olunca; halkımızda terörün tehdit olmaktan çıktığı, operasyon birliklerinde de terör unsurlarının savaşma yeteneğinin zayıf olduğu algısı oluşmakta, bu da rehavete neden olmaktadır. Oysa ne kadar zayıf olursa olsun düşman asla küçümsenmemelidir.

Hatalar zincirinin bir diğer halkasını açık kaynaklarda verilen bilgiler oluşturmaktadır. Başta Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı olmak üzere bazı yetkililer; bir operasyon yapılacağını, bunun hedeflerini, operasyona katılacak kuvvetin tabur ve bölük seviyesine kadar çapını, hatta asker ve korucu sayısına varıncaya açıklıyorlar. Bu bilgiler bazı TV’lerde tablolar halinde yayımlanıyor. Güvenlik uzmanı oldukları iddia edilen bazı şahıslar harita üzerinde operasyon planlarını tartışıyor. Bu bilgilere rahatça ulaşan terör örgütü kendince önlem almaya başlıyor. Güvenlik güçlerinin yaklaşma istikametlerini ve kritik noktaları mayın ve el yapımı patlayıcılarla tuzaklamakta, bölgeden kaçarak kendince emniyetli alanlarda tertiplenmektedir. (Terör örgütünün bu taktiği, doğrudan temas yerine mayın ve tuzaklarla zayiat verdirmek istediği tecrübelerle sabittir). Operasyon başladığında karşılarında savaşacak terörist göremeyen güvenlik personelimiz daha rahat hareket etmekte, bu da zayiatımızı artırmaktadır. Dikkat edilirse en çok zayiat mayın ve EYP nedeniyle verilmektedir.

Aslında hatalar zinciri 2005 yılındaki açılım süreciyle başlamıştır. Bu süreçte PKK terör örgütü toparlanma fırsatı bulmuş, başta ABD olmak üzere pek çok batı ülkesinden aldığı siyasi, mali ve teknik destekle bu günkü seviyesine getirilmiştir. Bu sürecin ayrıca ele alınmasında ve yaklaşan seçimler öncesinde yeni bir açılım süreci başlatılması düşünülüyorsa çok iyi hesap yapılmasında yarar vardır. Bunların yanında ülkemizde terörle mücadelede büyük tecrübeye sahip kadroların tarikat ve cemaatlerin etkisiyle ortaya konan kumpaslarla tasfiye edilmesi de vardır ki; bunun üzerinde de ayrıca durulması gerekmektedir.

Büyük Önderimiz Atatürk’ün şu tespiti akıllardan çıkarılmamalıdır: “Bir ordunun kudreti; zabitan ve kumanda heyetinin kıymetiyle ölçülür!” Özellikle günümüzde, kumanda heyetinde yer almaya hevesli siyasi otorite; güvenlik kuvvetlerimizin gücüyle paralel bir yönetim anlayışı oluşturmalı, terörle mücadeleyi, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğümüzü her türlü siyasi çıkarının üzerinde görmelidir.

Terörle mücadele operasyonlarında verdiğimiz şehitlerin yanında; ülkemizin gençleri, polislerimiz, öğrencilerimiz de yaşamdan kopup gitmektedir. Çaresizlik ve umutsuzluğa düşen vatandaşlarımız yaşamlarına son vermeyi kurtuluş olarak görmektedirler. İnsan; arkasında yeterli destek olduğu sürece her türlü zorluğa karşı koyabilecek yapıdadır. Ama bazı insanlar; ülkemizin içine düşürüldüğü siyasi, sosyal, ekonomik ortamda umutlarını her geçen gün biraz daha kaybetmektedirler. Buna bir de tarikat ve cemaat baskısı, yaşam tarzlarına, hayallerine, beklentilerine müdahaleler eklenince geleceklerinden umutları kesilmekte ve mücadele azimlerini bütünüyle yitirmektedirler.

Bir ülkede her gün birkaç vatandaşımız intihar ediyorsa, aile içinde ve sokaktaki tartışmalar cinayetle sonuçlanıyorsa, gencecik kızlarımız ve kadınlarımız katlediliyorsa, yolsuzluk, hırsızlık, yankesicilik sürekli artıyorsa, bunlara karşılık yargı; adaleti sağlamak yerine talimatla hareket ediyorsa, işsizlik tahammül sınırını aşmışsa ve bunlar yönetim kademeleri tarafından ciddiye alınmıyorsa ya bir toplumsal patlama olacaktır ya da insanlar umutsuzluğa kapılarak kendilerine bir yol çizeceklerdir. Geldiğimiz aşamada imkânı olanlar ülkemizi terk etmekte, imkânı olmayanlardan bazıları durumu kabullenip biat yolunu seçerken; kabullenemeyenler, destek ve mücadele gücü bulamayanlar çevrelerine ya da kendilerine zarar vermektedirler. Bazı intihar vakaları da protesto amacı taşımaktadır. Amirallere suikast kumpasını gururuna yediremeyen Yarbay Ali Tatar gibi… Koşullar ve umursamazlık böyle devam ettiği sürece bu tür olaylar maalesef kaçınılmazdır.