Sosyal hayata, Diyanet İşleri, tarikat / cemaat dernekleri ve vakıfları hakim oluyor

Tarikat ve cemaatlere ait dernek ve vakıflarından şikayet geliyor… AKP’li Belediye başkanlıkları, valilikler, kaymakamlıklar “yasak üstüne yasak” kararları alıyor… “Kamu güvenliği” gerekçesiyle uygulanan ve Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan’ı bile isyan ettiren müzik – konser, piknik, festival yasaklarına, “yoga yasağı” da eklendi…

Son haftalarda birçok şehirde art arda konserler ve sosyal etkinlikler iptal edildi. Bu müzik – konser, piknik, festival yasakları, “Laik ve hukuk devleti olan” Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşam tarzına müdahale tartışmalarını başlattı. Yasağı uygulayan kurumlar, “Kamu gavenliği”ni gerekçe gösteriyor.

Sistem “şöyle” kuruldu; tarikat ve cemaatlere ait dernek ve vakıflar, müzik konser ve festivalleri yasaklatmak için, AKP’li belediye başkanlıklarına, valiliklere, kaymakamlıklara “yaptırmayın” diye müracaat ediyor. Yasaklama isteği için gerekçe; “Ahlak, gelenek ve örflere aykırı”lık gösteriliyor. Valilikler, kaymakamlıklar, belediye başkanlıkları “olay çıkabilir” ve “güvenlik” gerekçesiyle bu ‘kerametleri kendilerinden menkul’ âhlak bekçilerinin taleplerini dikkate alarak yasak kararları ilan ediyorlar…

Muhalefete, sivil toplu örgütleri ve hatta meslek kuruluşları “sessiz kalmaya devam edince” yerelde başlayan yasaklar ülke geneline yayılmaya başladı. İki derneğin tehdidiyle etkinliklere yasak getirilmesi, “güvenliği devlet sağlayamıyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor.

Sosyal medyada, Eskişehir Valiliği’nin yasağı #FestivalimeDokunma başlığı ile gündem olurken, siyasi parti temsilcileri, sanatçılar, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, öğrenciler ve vatandaşlar karara tepki gösterdi.

 

Tepkilerden bir kısmında şu ifadeler yer aldı:

CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel: Eskişehir Valiliği’nin etkinliklere yönelik aldığı 15 günlük yasak kararı gençliğe, sanata, kültüre düşmanca yaklaşımın bir yansımasıdır. Eskişehir Valiliği, bu kararını gözden geçirmelidir.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba: Eskişehir Valiliği 15 günlük etkinlik yasağı ile aylarca festival için emek harcayanlara ve gençlerin sanata olan ilgisine düşmanca bir tavır almıştır. Gençliğe, sanata ve kültürel faaliyetlere düşmanlık bir AKP geleneği oldu. Valilik bu kararını geri alsın!

Memleket Partisi Genel Başkan Vekili ve Parti Sözcüsü Prof. Dr. Gaye Usluer: Eskişehir Valiliğinin planlamış ve biletleri satılmış festival dahil etkinlikleri 15 gün yasaklama kararının haklı nedeni yoktur. Gençlere ve sanata karşı doğru olmayan bir yaklaşımdır. Eskişehir Valiliğini bu kararlarını düzeltmeye davet ediyoruz.

TİP Milletvekili Barış Atay: Siz öyle kafanıza göre, canınızın istediği kararı veremezsiniz @eskvaliligi O festivaller yapılacak! #FestivalimeDokunma

Sanatçı Orhan Aydın: Valilik sanat ve kültür etkinliklerini ne sanıyor? Ülke yangın yeriyken sevinçler yaratmak için, hayatı renklere boyamaya, şarkılarla,şiirlerle bezemeye neden yasak koyuyor? Eskişehir halkı ses vermelidir kimin bu ülke? #FestivalimeDokunma

Haluk Levent: Ben de bu festivalde konser verecektim Perşembe günü. Az önce haber aldım izin verilmediğini. Şimdi hemen yetkililerle görüşeceğim. Keşke böyle bir durum için yetkililerle görüşmek zorunda kalmasak.

 

SON DÖNEMDE İPTAL EDİLEN BAZI ETKİNLİKLER ŞÖYLE:

*Isparta’da Milli Gençlik Vakfı ve Anadolu Gençlik Derneği’nin talebiyle Melek Mosso konseri iptal edildi.

*Kocaeli’deki konseri Derince Belediyesi tarafından ‘uygun olmadığı’ gerekçesi Aynur Doğan’ın Bursa ve Kocaeli (Derince) konserine yasak kondu.

*Dersim Dernekleri Federasyonu’nun Pendik’te düzenleyeceği piknik, güvenlik gerekçesiyle yasaklandı. (Yasağın asıl sebebinin güvenlik değil, Grup Yorum’dan kaynaklandığı öne sürülüyor.)

*Metin – Kemal Kahraman kardeşlerin Muş konseri valilikçe yaptırılmadı.

*Valilik, “Tarikat vakıf ve derneklerinin müracaatı üzerine Eskişehir Anadolu – Fest yasaklandı.

* Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başkent Kültür Yolu Festivali etkinlikleri kapsamında K-Pop grubunun konseri, AKİT’in yayınları üzerine iptal edildi.

*Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ), Bahar Şenliği kapsamında dünyapılması planlanan konserler “Pençe-Kilit Operasyonu’nda hayatını kaybeden askerler” gerekçesiyle ODTÜ Rektörlüğü tarafından iptal edildi.

*Niyazi Koyuncu’nun Pendik’te vereceği konser Pendik Halk Eğitim Merkezi tarafından “kurumlarının ‘değer yargılarını ve görüşlerini’ paylaşmadığı” gerekçesiyle iptal edildi.

* Mem Ararat’ın Bursa’da vereceği konser Bursa Valiliği tarafından iptal edildi.

*Eskişehir Odunpazarı ilçesi Vişnelik Mahallesi’ndeki Dede Korkut Parkı’nda yoga yapanlar Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER)’e şikayet edildi. Emniyet güçleri yoga yapan kadınlara müdahale ederek yoga yapmalarını engelledi.

*******

“KİŞİSEL İNANÇ DARBOĞAZININ ÇIKMAZI”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – İktidar, kendi varlığı için uzaktan yakından ilgili olabilecek çoğu olay ve olguyu bir tehdit olarak algılıyor. İlkel beyin dönemi dahil, beyne sahip her canlı, hayatta kalabilmek için çevreden gelecek her türlü tehlike ve tehdit olgusuna aşırı duyarlı olagelmiştir. İlkel insanda bu durum tehdit ve tehlikenin varlığına “inanmak” üzerinden şekillenen bir işleve dönüşmüştür. Bu nedenle insan beyni,  tüme yakın çoğu tepkilerini “inancın hazır reçeteleri” üzerinden şekillendirir. Bir tehlikenin var olması durumunda saniyeler içinde tüm vücudu bu tehlikeye karşı hazır duruma getirir. Tehdit ve tehlikenin boyutuna göre saldır veya kaç davranışına hazırlanır. İnançlar çok çeşitlidir. Günlük alışkanlıklar, gelenekler,  deneyimler, taklitler, model almalar, sosyal çevre kaynaklı rol modeller, ideolojiler, UFO varlığı, iç ve dış günah keçisi olarak algılanan durumlar yanında nihayet dinler “inanma olgusu” üzerinden işlev görürler. İnsan beyni, geçmişte ve günümüzde gerçek olsun veya olmasın sayısız inanç işlevleri üretmiştir. Beyin sapı ve limbik sistemde kayıtlı hazır reçeteler üzerinden “inanç işlevinin” dayanılmaz gücü, serotonin, dopamin ve oksitosin üzerinden rahatlama ve sosyalleşme sağlarken günümüz insanının davranış ve kararlarının tüme yakınını yönlendirir. Buna karşın, üst beynin,  zahmetli “düşünme, öğrenme ve karar verme” işlevleri stresli bir süreçtir. Ancak bu bilinç oluşumuna giden stresli süreci herkes göze almaz veya alamaz.

Nörobilimin bu açıklamaları üzerinden ülkemizdeki iktidarın davranışlarını ele alırsak, tüm kurguyu, alt beyin bölgelerinin inanç işlevi üzerinden ele aldığını ve bu düzeydeki davranış kalıplarına sahip insanlara hitap etmek istediğini, böylece sadece kendi yandaşını tutma sevdasında olduğunu ortaya koymaktadır. Kendi İnanç evrenin merkezine kendi bencil genini yerleştirdiği için,  farklı sistem ve işleyişlere fırsat tanımayan, kendi dışındakileri düşman gören bir saldırı, kontrol etme, kendine göre düzenleme, biat bekleme davranışları içinde olduğu görülüyor. Bunun için yasakçıdır. Bunun için özgürlükten, çoğulculuktan ve fark yaratıcı yenilikçi düşünceden korkar. Sadece kendine biat eden kişi ve kurumlar olsun ister. Özerk ve özgür kişi ve kurum istemez.

Oysa üst beynin bilinçli davranma süreçleri, her varlık ve kurumun kendi işlevi içinde var olması, özerk,  eşit ve adil ilişki içinde bulunması, insanların eşit, özgür, empati yapabilen ve bir birine saygı duyan varlıklar olduğunu; bunun için de hukukun, hakkın ve bilimsel düşünce olarak doğruluğu kanıtlanmış bilimsel sistem ve kurumlaşmalar içinde işlevlerin düzenlenmesi gerektiğini ortaya koyar.

Bilindiği gibi inançlar, inanan için doğru, inanmayan için yanlıştır. Bu nedenle doğruluğu tartışma dışıdır. Zira inanç reçeteleri üzerine yapılan tartışmada bir sonuca varılmaz. Kör inanca dönüşmeyen her inanca saygı duyulmalıdır. Doğruluğu test konusu olan sistemler, sadece bilimsel sistemlerdir. Türkiye Atatürk Devrimleri ile bilimin ve bilimin yaşama uyarlama biçimi olan teknolojinin rotasında bulunan bir sistem kurmuş; aksaklıklarına rağmen bu rotada yürümeye gayret etmişti. İktidarın, Cumhuriyetin laik ve sosyal hukuk devleti ile Atatürk devrimlerine karşıtlığı, “kalıplaşmış inanç reçetelerini” bilimin yerine ikame etme gayretinden kaynaklanıyor. Ne yazık ki, bu iktidarın,  inanç temelli, kişisel ve keyfi uygulamaları toplumu kutuplaştırmış, kurumları ve sistemleri tahrip etmiş, toplumu bir karadeliğin çekim alanına taşımış bulunuyor. Herkes, bilinç ve bilime artık saygı duymalı.

 

*******

“‘ANAYASAL DEVLET’ DEĞİL, ‘ANAYASASI OLAN DEVLET’E DOĞRU GİDİYORUZ”

Metin Öney (Eski Milletvekili)- Önce hukuksal bir tespitle konuya başlayalım. Bugün Türkiye’de Anayasa diye adlandırılan bir metin vardır. Ancak bir konunun altını çizerek vurgulayalım. “Anayasal Devlet” ile “Anayasası olan devlet” çok farklı şeylerdir. Şöyle ki: Hemen hemen rejimleri ne olursa olsun bütün devletlerde bir “anayasa” vardır ve bunlar hiç şüphesiz “Anayasası olan” devletlerdir. Ancak “Anayasal devlet” ise pek az ülke için söz konusudur. Çünkü  “Anayasal Devlet” Anayasa hükümlerine mutlak surette uyulan ve hükümleri özel ve tüzel bütün kişileri bağlayan ve hiç şüphesiz taşıdığı hükümler ile laik, özgür, hukuka bağlı bir anayasa demektir.

İşte bu “Anayasal Devlettir.”

Gelelim Ülkemize…

Mevcut Anayasanın 2. Maddesi aşağıda yazdığımız hükmü taşımaktadır. Bu hukuki deyimle “amir hüküm”dür. Yani emredici bir hükümdür.

 “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Demek ki Anayasanın 2. Maddesi Türkiye Cumhuriyetinin temel vasıflarını saymıştır. Bunun dışında bir kuralın uygulanması mümkün değildir.

Yine Anayasanın 13.maddesi şu hükmü taşımaktadır:

“Temel hak ve hürriyetler özlerine dokunulmaksızın, yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ölçülük ilkesine aykırı olamaz.”

Bu madde ile açıkça alınan kararların ve kanunların Anayasanın özüne ve ruhuna ve de laik Cumhuriyetin gereklerine aykırı olamayacağı yine bir “amir hükümle” düzenlenmiştir.

O halde… Bu kuralların ve anayasanın hükümleri dışında bir takım sebep ve saiklerle ve bir takım kurum ve kuruluşların şikayet ve sair girişimleri ile  “hak ve özgürlüklerin” kısıtlanması söz konusu olamaz. Olursa ne olur? O zaman işte “Anayasal Devlet” değil “Anayasası olan devlet” olur.

Yine Anayasanın 34. Maddesi “herkesin önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğunu” düzenlemiştir.

Demek oluyor ki hukuk devletinde ve anayasal devlette sadece hukuk kuralları geçerlidir ve toplum bu kurallarla bağlıdır.

Başkaca kuralları bunların yerine koymak mümkün değildir.

Yine anayasa, bir hakkın ve hürriyetin özüne “kamu güvenliği, genel ahlak ve sosyal sebeplerle de olsa dokunulmayacağını” hükme bağlamıştır.

Aksi halde bir kez daha altını çizerek vurgulayalım ki, o zaman “Anayasal devlet” değil, “Anayasası olan devlet” olur ki gidişat tamamen bu doğrultudadır.

**********

“YASAKLARLA ANILACAK DÖNEMİN MUKTEDİRLERİ, YARIN MUHALEFETTE OLABİLECEKLERİNİ DE UNUTMAMALIDIR”

Mehmet Şakir Örs (Gazeteci / Yazar) – Kısaca ‘3Y’ olarak tanımlanan, yoksullukla / yasaklarla / yolsuzluklarla mücadele edeceklerini söyleyerek iktidar olanların, 20 yıl sonra geldikleri nokta gerçekten üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi, irdelenmesi ve tartışılması gereken bir durumdur.

İçinde bulunduğumuz dönemde bazı gençlik festivalleri, müzik konserleri ve sosyal – kültürel etkinlikler ardı ardına engellenmektedir. Sübjektif kararlarla istenmeyen sanatçıların şarkı söylemesi, sahneye çıkması uygun görülmemektedir. Üstelik bu kararları alan ve uygulayan yetkililer, niçin böyle davrandıklarını da izah edememektedir. Tam anlamıyla bir keyfiyet söz konusudur.

Bütün bu yanlış ve taraflı kararlarla/ uygulamalarla, sosyal ve kültürel alana açıkça müdahale edilmektedir. Vatandaşın yaşam biçimi şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Herkes, ancak yetkililerce uygun görülen kültürel ve sanatsal etkinlikleri izlemeye zorlanmaktadır. Vatandaşın beğenisine ve tercihlerine saygı gösterilmemektedir. Kamuoyu önünde bu kararları zoraki savunmak durumunda kalan siyasilerin içine düştükleri acınası durum da gerçekten ibretliktir. Tüm siyasilerin ve siyasal çevrelerin, bu yaşananlardan ders çıkarması gerektiğini düşünüyoruz.

Bugünlerde bir başka önemli hazırlık da sosyal medya ile ilgilidir. Muhalif kanallara / yayınlara sıkça verilen RTÜK cezaları da dikkate alındığında; yapılan bu hazırlık, doğrudan sansürü akla getirmektedir. Peki, bütün bunlar niye yapılıyor? Siyasal gerginlik / kutuplaştırma tırmandırılarak ve muhalefet susturularak, ekonomik ve sosyal gerçeklerin üstü örtülmek isteniyor. Korku iklimi oluşturulup, suskun bir toplum yaratılmaya çalışılıyor. Ancak unutulmamalıdır ki gerçekler balçıkla sıvanamaz!..

Bu dönem yasaklarla ve yasaklamalarla anılacaktır. Çeşitli zorlamalarla ve sınırlamalarla, topluma adeta bir ‘deli gömleği’ giydirilmek istenmesi, hiçbir biçimde kabul edilemez. Bütün bu yaşananların sonucunda, başta gençler ve aydınlar olmak üzere, toplumun önemli kesimleri giderek nefes alamaz hale geliyor. Bu büyük ülke ve halk, dar alana sıkıştırılıp, önceden belirlenmiş ölçülerle dikilen dar bir elbisenin içine sokulmak isteniyor. İnanıyoruz ki yurttaş / seçmen, kendisine biçileni / dayatılanı kabul etmediğini sandıkta gösterecektir.

Çeşitli yasaklarla, sınırlamalarla ve zorlamalarla anılacak olan bu dönemin siyasal sorumluları; gelecekte muhalefet konumunda olabileceklerini de hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Doğrusu o aşamada, günümüzde yapılan bu uygulamaları ve kendi getirdikleri yasaları / yasakları / uygulamaları nasıl savunabileceklerini çok merak ediyoruz!