Erdoğan gerçeklerden gittikçe kopuyor

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan konu ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın partisinin grup toplantısında kullandığı üslup, Cumhurbaşkanı’nın, “birdenbire” CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu “muhatap alarak” sorular sorması, Kılıçdaroğlu’na saldırı davasında çıkan sonuç, memur ve emekli maaşlarıyla ilgili açıklamalarda bulundu.  İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı’nın, sadece “AKP Genel Başkanı” unvanına sahip olsa dahi, “söylememesi” düşünülen “Çürük… Sürtük…” üslubu konusunda görüşünüz?

K – Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili birkaç tespit yapmak gerekiyor. Birincisi iktidarının ilk dönemlerinin aksine kendisi gerçeklerden gittikçe kopmakta olan bir görüntüde. İkincisi kendi yarattığı rantın elinin altından kayıyor olduğunu hissediyor. Yarattığı rant büyük olduğu ölçüde kayıpları da büyüyeceği için paniklemesi artıyor. Dönem dönem patlayan öfkesi, kullandığı ifadeler bilinçli olarak neredeyse hiç aklına getirmediği izlenimi vermesine karşın, “Sonrasında ne olacak?” sorusunun bilinçaltı yansımaları.

 

GÖZLEM – Sizce Erdoğan “bu üsluba neden başvuruyor” ve yapmayı hedefliyor?

K – “Gezi”yi tamamen kendi iktidarını bitirmeye dönük bir halk hareketi olarak görüyor. Ayrıca kendine karşı olan pek çok kesimin burada vücut bulduğunu düşünüyor. Bu kanısı artık kuşku götürmeyecek şekilde ortaya çıktı. Dolayısıyla iktidarını ve kendisini tehdit eden bu kesim ve kitleye, tartışılmaz olduğunu düşündüğü otoritesinin de etkisiyle tüm hırçınlığıyla karşı çıkıyor. Bu arada da dilini iyice keskinleştirdiği ve açıkça hakaret etmekten çekinmediği için de hedef kitlesinde safları sıkılaştırmayı ve bu kitleye “düşman”ı işaret etmeyi amaçlıyor. Bu yolla da iktidarı tutmak için kendi kurguladığı seçenekleri, koz olarak kullanmak ve zamanı geldiğinde birisini tercih etmek üzere, çeşitlendirmeye çalışıyor. Dikkat ederseniz Erdoğan konuşmalarında her ne kadar onlara hakaret etse de aslında “muhalif” kesimleri hedeflemiyor. Kendi yanında ya da karar verememiş olanları etkilemeye, bir arada tutmaya çalışıyor.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı’nın, “birdenbire” CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu “muhatap alarak” sorular sormasının sebebi ne olabilir?

K – Kılıçdaroğlu’nun TÜRGEV ve Ensar vakıflarının ABD’ye yolladığı ve Erdoğan ailesinin fertlerinin de katıldığı vakıf iddiaları sonrasında ikilinin arasındaki atışma iyice kişiselleşti. Dikkat ederseniz iktidar ne yaptığı açıklamada, ne örneğin RTÜK’ün bu iddialara ilişkin muhalif TV kanallarına verdiği cezaların gerekçesinde, ne de Erdoğan’ın sorularında Kılıçdaroğlu’na “iddiaları” üzerinden saldırmıyor. Bilakis bu iddialara unutturacak şekilde konu Kılıçdaroğlu’nun nezdinde kişiselleştirilmeye –terörist sevicisi olduğu ifade edilerek– ya da Kılıçdaroğlu’nun sorgulamadığı başka yönlere çekilmeye çalışılıyor.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı’nın soruları ile Kılıçdaroğlu’nun cevaben sorduğu sorular konusunda görüşünüz?

K – Cumhurbaşkanı’nın soruları daha çok gelip geçer, tartışmayı vakıf iddialarından uzaklaştırıp Kılıçdaroğlu’na veya başka konulara döndürmeyi hedefleyen sorular. Buna karşın Kılıçdaroğlu’nun soruları hamasetten olabildiğince uzak, spesifik ve Cumhurbaşkanı’nın icraatına ilişkin sorular. Örneğin Erdoğan “PKK’dan YPG’ye … FETÖ’den DEAŞ’a tüm terör örgütlerinin siyasi uzantılarını, medya destekçileri, yurt dışındaki bağlantılarını lanetliyor mu, lanetlemiyor mu?” / “Sınır ötesi harekatını destekliyor mu, desteklemiyor mu?” /  “İsveç ve Finlandiya’ya karşı kendi devletinin izlediği politikanın yanında mı, değil mi?” diye soruyor. Bu soruların hiçbirinin vakıf iddiaları ile ilgisi yok. Vakıf iddialarına ilişkin en yakın sorusu “Mahkeme kararları ve kurum açıklamalarıyla yalan olduğu tescillenmiş iddiaları bir kenara bırakıp, siyaseti ülkenin ve milletin adil çıkarları üzerinden yürütmeye var mı?” Bu soru kendi içinde bile itiraf gibi. Eğer yalan olduğu mahkeme kararıyla tescillenmişse o kararı gösterin olsun bitsin. Kılıçdaroğlu, elinde yollanan paralar ile ilgili belge gösteriyor. Bunun yollanmadığına, vakıfların o vakıflar olmadığına veya neye ilişkin tescillenmiş durum varsa bunlar açıklansa yeterli olacak. Bu açıklanamadığı halde bu soruların etrafında dönerek “ülkenin ve milletin adil çıkarları” gibi ifadelerle saklamaya çalışmak hem bilinçaltının dışa vurumunu, hem de konunun çarpıtılmak istendiğini ortaya koyuyor. Bu sorulara karşın Kılıçdaroğlu’nun soruları çok daha basit, hamasetten uzak ve çarpıcı: “Damadın 128 milyar doları arka kapıdan, düşük kurla kimlere sattı?” / “Türkiye’yi sığınmacı ve kaçakla doldurdun. Bu talimatı sana kim, ne karşılığında verdi?” / “Paravan vakıflar aracılığıyla çocukların yüzlerce milyon doları birbirine gönderiyor. Ailece bir araya geldiğinizde birbirinizin yüzüne nasıl bakıyorsunuz?” / “Müzik ve dil yasakları ile gençleri kışkırtmanın, toplumsal çatışma yaratmanın mı peşindesin?” Ben Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu gittikçe daha fazla hedef almasının arkasında kutuplaşmayı derinleştirmenin yanı sıra Kılıçdaroğlu’nu sürekli muhatabı yaparak, adaylığını açıklamak zorunda bırakma çabasının da yattığını düşünüyorum.

 

GÖZLEM – Kılıçdaroğlu’nun neredeyse “linç edileceği” davada çıkan kararlar için ne diyorsunuz?

K – Yargının artık iktidarın baskısı altında olduğunu bilmeyen kalmadı. Buna pek de şaşırmamak gerekir. Özellikle seçilmiş bazı mahkemeler iktidarın sopası gibi hareket ediyor. Kılıçdaroğlu’na neredeyse linçe teşebbüs eden saldırgana 2 yıl 1 ay ceza verilirken, 9 yıl önce attığı mesajlardan dolayı CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na –5 yıl olmadığı, sadece 10 gün düşük kaldığı için hapis yatmasını gerektirmeyecek ama siyasi yasaklı olmasına neden olacak şekilde – 4 yıl 11 ay 20 gün, Uğur Dündar’a 2014’te yazdığı yazıdan dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a hakaret ettiği iddiasıyla, Yıldırım’ın şikateyini geri çekmesine rağmen 11 ay 20 gün ceza verildi. Öte yanda da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na 31 Mart seçimlerinin iptal edilmesinin ardından yaptığı basın açıklamasında YSK Başkan ve üyelerine hakaret ettiği iddiasıyla siyaset yasak gelebilecek şekilde ceza verilmeye çalışılıyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, İmamoğlu’nun Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nde yapmış olduğu konuşmasından dolayı “Avrupa Parlamento’suna gidip Türkiye’yi şikayet eden ahmağa söylüyorum, bunun bedelini bu millet sana ödetecek” demişti. İmamoğlu da Soylu’nun bu sözlerine ilişkin “31 Mart’ta seçimi iptal edenler, dünyada, Avrupa’da onların gözünde nereye düştüğümüze baksınlar. 31 Mart’ta seçimi iptal edenler ahmaktır, önce oraya odaklansın” diye yanıt vermiş ve daha sonra mahkemede de kendisini “Benim sözüm siyasi olarak seçimi erteletmeye çalışan siyasetçilereydi. YSK üyelerine kastetmedim” diye savunmuştu. YSK Başkan ve üyeleri de şikayetçi olmamasına rağmen şimdi İmamoğlu’na verilecek ceza ile siyaset yasağı getirilmek isteniyor. Kaldı ki diyelim ahmak sözü cezayı getiriyor, İmamoğlu da bir kamu görevlisi, Bakan Soylu’nun kullandığı ve doğrudan İmamoğlu’nu hedef aldığı “ahmak” ifadesi için de Soylu’ya dava açıldı mı? Ya da “ahmak” ifadesi siyasetten men edilecek kadar büyük bir cezayı gerektirecek de “sürtük” kelimesi için bir dava açılabilecek mi?

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “alkollü içki ve sigaradaki vergileri” işaret ederek, “Devamlı artırıyoruz. Hem suluda artırıyoruz, hem sigarada artırıyoruz. Aç sefil geziyor, rakıyı birayı almaktan geri durmuyor” sözü hakkında görüşünüz; ülkemizdeki “hayat tarzını değişmek müdahalelerinin nereye kadar uzandığının göstergelerinden biri” değil mi?”

K – Aynen öyle. Bizzat Cumhurbaşkanı’nın bu tür ifadeleri nedeniyle de artık gün geçmiyor ki parkta yoga yapanlar, ya da boyama festivali düzenleyen üniversiteliler, açık giyindiği için şarkıcılar şikayet ediliyor, bu tür son derece barışçıl faaliyetlere yasaklamalar getiriliyor. Bakın Fırat Üniversitesi’ndeki boyama festivaline ilişkin yapılan şikayetteki bazı ifadeler, bazı kesimlerin başkalarının özgürlüklerini hiç bir gerekçe olmadan engellemeye yönelecek kadar işi abarttıklarını ortaya koyuyor. Elazığ Fırat Üniversitesi tarafından bu yıl ilk kez gerçekleştirilen “Fırat Fest” kapsamında öğrencilerin birbirlerine toz boya püskürttüğü, hiç bir kalıcı zararı olmayan Color Fest etkinliği düzenlendi. Eğitime Destek Platformu adlı bir oluşum, bir açıklama yaparak bu etkinliği bakın hangi gerekçelerle hedef aldı: “Üniversitemizin bilim ve teknoloji üretimi ile gündeme gelmesi gereken ismi maalesef tarihimizde ve kültürümüzde yeri olmayan uygunsuz eğlence görüntüleri ve batı özentisi eğlence tarzı ile gündeme gelmesi şehrimize ve üniversitemize yakışmamıştır. Ne tarihimizde, ne dinimizde, ne de geleneklerimizde böyle bir eğlence tarzı yoktur. Konunun üniversite yönetimi tarafından ivedilikle değerlendirileceği ve sorumluluğu olan kişiler hakkında gerekli işlemlerin yapılacağına olan inancımız tamdır.” Şimdi neresinden tutmalı? “Tarihimizde ve kültürümüzde” yeri olmayan hiçbir “yeni” etkinlik yapılamayacak mı? Bunu engelleyen bir kanun mu var? “Böyle bir eğlence tarzının tarihimizde, dinimizde veya geleneklerimizde” olmaması, bu eğlenceyi suç mu yapar? Bir eğlencenin dinde olmaması suç mudur? Bu anlayışa göre suçları dine göre mi belirleyeceğiz? Görüyorsunuz bu açıklamada bile, üç adımda kapalı bir “şeriat” isteğine ulaşılıyor. Üstelik açıklamayı yazanlar üniversitelerinin isminin “bilim ve teknoloji üretimi ile gündeme gelmesi” isteklerinden bahsediyorlar. Yani bu insanlar aslında bilime, teknolojiye karşı olmayan insanlar, tamamen gerici, yobaz kişiler değiller buna rağmen dine göre ceza verilmesini isteyecek kadar demokrasiden uzaklaşmış durumdalar.

 

GÖZLEM – Memur ve emeklilerle ilgili “maaş güncellemelerinin yapılacağı aya girildiği” günlerde, “akaryakıta ve doğalgaza üst üste gelen yüksek zamların piyasaya etkisinin enflasyon hesabını henüz etkilemeyeceği ortada… Böylece “yapılacak maaş zamları, daha memur ve emeklinin eline geçmeden, ‘yeni zamlar’ ile büyük ölçüde hırpalandı”; ne diyorsunuz?

K – İktidar 2021’in sonunda büyük oranlı zamları yeni yıla bırakarak dar gelirli kesime adeta “ceza” kesmişti. Şimdi yapılan zamlar ilk 6 ayın zam hesabına gireceğinden Temmuz’da emekli ve memurlara yapılacak maaş zamlarını yüzde 50’lere ulaştıracağı tahmin ediliyor. Ancak son yapılan elektrik, doğalgaz ve akaryakıt zamları enerji kaleminde tüm ürünlerin girdi maliyetlerine ve dolayısıyla fiyatlarına gecikmeli olarak yansıyacak. Dolayısıyla memur ve emeklilerin maaş zammı Temmuz’da ne kadar yüksek olursa olsun enflasyon artmaya devam edeceği için, arkadan gelen bu maaş zamları da yetersiz kalacak. Bakın Türkiye’yi neyin beklediğiyle ilgili çok gerçekçi ama geç bir açıklamayı TÜSİAD’ın yeni Başkanı Orhan Turan Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği söyleşide yaptı. Bazı teknik ifadeleri ve kendi düşüncelerimi parantez içine alarak aktarıyorum: “Hem global enflasyon şiddetli, hem de Türkiye ekonomisinde sadece (maliyet artışlarının fiyatları arttırması sonucu) arz yanlı değil (düşük faizin pompaladığı krediler nedeniyle) talep yanlı bir enflasyon mevcut. Bizim enflasyonumuzun yaklaşık üçte biri global (yurtdışındaki enerji fiyat artışını kastediyor) kaynaklı. Ana kısmı da içeride ürettiğimiz enflasyon. (Üretilen mal ve hizmetlerin maliyetini belirleyen) Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) yüzde 122 ile artışını sürdürüyor. ÜFE tarafından aşağı yönlü bir hareket görmeden (dar gelirlilere yansıyan) Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) enflasyonunun da durması çok olası değil. Her şeyden önce enflasyon yaratan tüm dinamikler devam ediyor ve bunu durduracak herhangi bir önlem de almadığımız için (iktidarı kastediyor) enflasyonun bir süre daha yükseleceğini hesaplıyoruz”. İş dünyasının başındaki birisi bu değerlendirmeyi yapıyor. Bu durumun dar gelirlilere çok olumsuz bir şekilde yansıyacağını ve Temmuz’daki maaş zamlarının da çok kısa sürede etkisiz kalacağını düşünüyorum.

++++