AKP’de bir panik havası seziyorum

Gazeteci – Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye ile ABD’deki Vakıflar arasındaki para transferleri”, Kılıçdaroğlu’na dönük “AKP cephesinden, bakanların, yöneticilerin, hatta bürokratların ‘tehdit dolu açıklamaları”, Türkiye, İsrail arasında uzun bir anadan sonra yeniden başlayan diyalog, Türkiye’nin, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyeliği konusunda takındığı tavır konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye ile ABD’deki Vakıflar arasındaki para transferleri” konusundaki açıklamaları konusunda yorumunuz?

K- Çok çarpıcı. Belgelerin içeriğine bakmak lazım. Ancak Kemal Bey eski bir Hesap Uzmanı. Bu konularda hata yapacağını sanmam. Bu belgeler ile beraber daha önce Cumhuriyet’ten Tuncay Molloveisoğlu’nun tarafından haberleştirilen; Başkentgaz’ın da “bağış” adı altında “Kızılay üzerinden Ensar Vakfı’na, oradan da TÜRGEV ve Ensar’ın ABD’deki ortak vakfı TÜRKEN’e yolladığı 8 milyon dolarlık” para transferi vardı. Bunları sadece basit birer para transferi olarak görmemek lazım. Bir defa vakıflar konusunda bu kadar büyük paralar “bir şekilde” elde ediliyor. Daha sonra yurt dışına çıkarılıyor. Masanın karşısından bakıldığında ise vakıflara bu “bağış”lar ne karşılığında yapılıyor? Bu dönemde “kamu yararına çalışan dernek” statüsü verilen Ensar, TÜRGEV gibi vakıfların hem parasal ilişkilerde, hem de iktidarın ideolojisini yaymada önemli roller üstlendiği anlaşılıyor.

 

GÖZLEM – Bu konuda, AKP tarafından gelen çok sert “İftiradır” açıklamalarının ötesinde, muhalefet cephesinde de “Kılıçdaroğlu doğru yaptı / Hayır, yanlış yaptı” tartışmaları, “Belgelendiği iddia edilen paralar günün rayiçlerine göre çok küçük, bu ‘bir kaçış planı’ olabilir mi?” itirazları var. Ne diyorsunuz?

K – Bir defa iktidar, hükümet sözcüsü Ömer Çelik aracılığıyla daha Kemal Bey belgelerin ayrıntısını vermeden bir “iftiradır” yalanlaması yaptı. Dolayısıyla yapılan açıklamada Kemal Bey’in belge ve sözlerine ilişkin bir şey yok. Ben en üst düzeyden yapılan açıklamada “Böyle bir transfer gerçekleşmemiştir, verilen vakıf isimleri veya rakamlar yanlıştır” gibi bir ifadeye rastlamadım. Aksine açıklamada kapalı olarak “kabul” anlamına gelecek unsurlar var: Bir, Kılıçdaroğlu’nun benzer önceki açıklamaları için “hiçbir siyasi netice doğurmadı” deniliyor. Niye “Hiçbir netice doğurmadı” denilmiyor da “siyasi netice” üzerinde duruluyor? İki, Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı ile ilgili “kaçacak” ifadesini daha önce de kullandığını belirterek bu ifadenin etkisini “azaltmaya” çalışıyor. Ama “kaçmayacağını” ifade etmiyor. Üç, konuyu 15 Temmuz’a getirerek “saptırmaya”, değiştirmeye çalışıyor ki, bu taktikler hep “haksız” olanların başvurduğu taktiklerdir. Son olarak da “Kılıçdaroğlu’nun … beyanları cılız kalmaya mahkumdur” ifadeleriyle inanmadığı bir şeyi ne kadar tekrarlarsa daha çok inanılacağı inancına dönük tipik Nazi Almanya’sının propoganda bakanı Goebels’in taktiklerini uygulamaya çalışıyor. Dolayısıyla ben iktidarın açıklamasını, Kemal Bey’in ifşalarının gerektirdiği yükseklikte ve açıklıkta bulmadım. İktidarda bir “çekingenlik” hissettim. Bu bir tarafa, Kılıçdaroğlu’nun para transferlerine ilişkin yaptığı açıklamalardaki miktarlar hiç de az değil. Kılıçdaroğlu şunları söylemişti: “Türkiye’den iki vakıf seçiliyor. Bu vakıflar başlıyor paraları bir Amerikan vatandaşına göndermeye. 20 milyon dolar. Bir 10 milyon dolar. Bir 20 milyon dolar. Bir 10 milyon dolar. Bir TÜRGEV, bir Ensar… durmuyorlar. Sevgili halkım 1 milyarı şıp diye transfer ediyorlar”. Şimdi belgeleri görmek lazım ama herhalde Kılıçdaroğlu miktarları yanlış söyleyecek değil. Dolayısıyla burada bir kaçış için de, başka şeyler için de kullanılabilecek ciddi miktarlardan bahsediyoruz. Kaldı ki herhalde böyle bir şey planlandığında, tüm yumurtalar tek sepete konmaz. Zaten Trump da “ABD vatandaşı rahip Brunson’un serbest bırakılmaması durumunda Erdoğan’ın malvarlığının açıklanacağı” tehdidinde bulunmuştu. Ardından rahip serbest bırakılmıştı. ABD’nin etkisi altındaki kendi ülkesi dahil Katar gibi, bazı Afrika ülkeleri gibi ülkelerde bir istihbarat topladığı iddiasında olduğu anlaşılıyor.

 

GÖZLEM – Kılıçdaroğlu’na dönük olarak “AKP cephesinden, bakanların, yöneticilerin, hatta bürokratların ‘tehdit dolu açıklamaları’ konusunda görüşünüz? Bir “panik havası” seziyor musunuz?

K – Seziyorum. İki nedenle. Bir defa açıklamalar genel olarak “Yok böyle bir şey”den çok çarpıtmaya, konuyu başka alanlara çekerek konu üzerinden değil, Kılıçdaroğlu üzerinden cevap vermeye dönük. Bu Kılıçdaroğlu’nun bürokrasiyle ilgili, yapılanlarla ilgili iddia ettiği olayların esasının doğru olduğu ve bunların muhattaplarını “ürküttüğü” algısını yaratıyor. Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun olayı kişiselleştirmesi çok doğru. Kurumların kapısına gitmesi, genel olarak “yolsuzluk” deyip geçmeyip Atatürk Havalimanı’nda olduğu gibi, yap işlet devretlerde, garantili yollar, köprüler, tüneller ve hastanelerde olduğu gibi yanlışlıkların “adını” koyması ve bunlarla ilgili “imzası olanları” doğrudan hedefe oturtması çok önemli. Hem bu tür olaylarla mücadele açısından, hem de farkındalık yaratıp halk nezdinde puan toplaması açısından. Dikkat ederseniz artık gerek yargıyla, gerek bürokrasiyle ilgili haberlerde alınan kararlar, atılan imzalar genelleştirilmeyip eğer bir şüphe varsa, örneğin taraflı yargı kararlarında olduğu gibi hakimlerin isimlerine kadar yazılıyor. Kılıçdaroğlu da doğru iş yapmayan bürokrasiyi hedef alarak “Bunlar unutulmayacak, yeri geldiğinde hesabı sorulacaktır” diyor.

 

GÖZLEM – Kılıçdaroğlu’nun “SADAT – İstanbul Mitingi / Vakıflar arasındaki para transferi” konularındaki performansı, “Ben Cumhurbaşkanlığına adayım, başka kimse niyetlenmesin” algısını, Millet İttifakı’nın ve 6 Masa’nın önüne koyması anlamında, yeterli oldu mu?

K – Yeterli oldu. Örneğin İmamoğlu’nun, yaptığı Otobüs’deki gazeteciler hatasının da etkisiyle olsa gerek, Trabzon’dan sonra bir daha kendi alanı dışında kaydadeğer bir faaliyeti gözükmedi. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun bu yarım açıklamaları, ne kadar başarılı olursa olsun, ne kadar yüksek sesle dillendirirse dillendirsin, gittikçe daha fazla olmak üzere bir “tereddüt”, “kendine güvensizlik” algısı yaratma olasılığı taşıyor. Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı ile ilgili olarak Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı’ya “ortak aday”ın adının açıklanması için “Hükümet’in seçimi ilan etmesi lazım” dedi. Seçim tarihinin şu an için belirlenmiş olmasını yeterli bulmayan Kılıçdaroğlu “Bunun resmen kamuoyuna deklare edilmesi gerekir. Biz de Millet İttifakı olarak oturup konuşur ve ortak adayı açıklarız” ısrarında bulunuyor. Bu bana biraz zorlama geliyor. Kılıçdaroğlu kendi adaylığının da “Masa’da hiç görüşülmediğini” söylüyor. Ama mesela Ali Babacan ikili görüşmelerde bazen aday isimlerinin gündeme geldiğini söyledi. Dolayısıyla bu yönde bir baskı olmadığını, bunun acelesi olmadığını söylemek, bu şekilde ısrarcı olmak, biraz gerçeği yadsımaya giriyor.

 

GÖZLEM – Türkiye, İsrail’in Kudüs’ü başkent olarak ilan etmesine ve ABD’nin elçiliğini Kudüs’e taşımasına çok sert tepki göstermişti. Çok uzun bir aradan sonra iki ülkenin Dışişleri Bakanları görüşmesinin “Batı Kudüs’te yapılmasını” nasıl karşıladınız?

K – Arayı düzeltmeye çalışıyorlar, onun için böyle “ayrıntılara” tabiri caizse “takılmıyorlar”. Hatta arayı düzeltmeye o kadar hevesliler ki, daha iki ülke arasında diplomatik normalleşmeyi başlatmadan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 15 yıl aradan sonra ilk defa yapacağı dışişleri bakanları seviyesindeki bu ilk ziyarete Enerji Bakanı Fatih Dönmez’in de gitmesini planlamışlardı. Amaçları diplomatik normalleşmeyle, enerji işbirliğinin beraberce “kotarılmasını” sağlamaktı. Ancak sonradan kararlarından vazgeçtiler ve enerji işbirliğini, hafta içinde diplomatik normalleşmeyi başlatmalarının sonrasına bıraktılar.

 

GÖZLEM – Türkiye’nin, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olmaları konusunda attığı “stratejik ve taktik adımlar” konusunda ne düşünüyorsunuz?

K – İsveç ile Finlandiya’nın NATO’ya alınması kesinlikle Türkiye’nin aleyhinedir. Rusya, bu ülkelerin NATO’ya alınmasına değil ama bu ülkelere Rusya’yı hedef alacak askeri tesislerin yapılmasına çok ciddi bir şekilde karşılık vereceğini, en yetkili kişi Devlet Bakanı Vladimir Putin’in ve diğer yetkililerin ağzından açıkladı. Amerika Birleşik Devletleri çok tehlikeli bir oyun peşinde. Ateşle oynuyor. Rusya’nın askeri olarak, Ukrayna’da görüldüğü üzere, daha başka ülkelere dönük çok kapsamlı ciddi bir saldırıya girişemeyeceğinin iyice ortaya çıkmış olmasına karşın, Rusya’yı ve onun üzerinden Çin’i de kuşatma altına almaya çalışıyor. Bunun için de dünya güvenliğini tehlikeye atıyor. Hafta içinde ABD Başkanı Biden’in, Japonya, Hindistan ve Avustralya başbakanlarıyla beraber gerçekleştirdiği Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (Quad) İttifakı buluşması da bunu gösterdi. Dolayısıyla NATO’nun genişlemesi, hele hele bizim için hem ticari, hem güvenlik açısından çok önemli olan Rusya’ya karşı tehdit oluşturacak şekilde genişlemesi, Türkiye’nin aleyhine. İktidarın bu genişlemeye karşı çıkması çok doğru bir karar olurdu. Ama iktidar bu genişlemeye karşı çıkmıyor, sadece “karşı çıkıyor görünüyor”. Amacı da bu genişlemeyi veto etmeme karşılığında başta F-35’ler, F-16’lar, S-400 tepkisi gibi konular olmak üzere ABD’den koparabildiği kadar büyük ödünler koparmak. Ancak ben bu konuda bir şansı olmadığını, İsveç, Finlandiya’dan sözde sağlanacak “terörü desteklememe” imzası ile beraber, belki ABD’den de ufak tefek kazanımlar sağlayacak bir pazarlığa “fit” olacağını ve bu ülkelerin NATO’ya girişini veto etmeyeceğini düşünüyorum.

 

GÖZLEM – Halk ozanı Âşık Veysel’in adı, memleketi Sivas’ta Fatih Mahallesi’nde bulunan Âşık Veysel Ortaokulu’ndan kaldırıldı. Okul önce yeni yapılan bir binaya taşındı ve yeni binaya “Âşık Veysel” yerine Cumhur İttifakı’na yakınlığı ile bilinen “Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen’in Kurucu Genel Başkanı Mehmet Akif İnan’ın adı” verildi. Ne diyorsunuz?

K – Bu iktidarın Aleviler’e karşıtlığı bilinen bir gerçek. Tahammül edemiyorlar. Kişisel örneklerden de biliyorum, bazı dindar olduğunu ileri süren “dinci”lerin Alevilere bakışı ileri derecede bir “ırkçılık” seviyesinde. Sebeplerini de tahmin etmek güç değil. Alevi toplumu büyük çoğunlukla Türkiye’nin aydınlık, ilerici yüzünü temsil ediyor ve bu kesimin yine genel olarak gelir düzeyi daha düşük olduğu için aslında iktidarın hedef kitlesinin karşısında önemli bir alternatif duruş sergiliyorlar. Dar gelirli, entellektüel seviyesi daha az gelişmiş kesimler belki kendilerini “Beyaz Türk” diye ifade edilen eğitimli, orta-yüksek gelirli kesimlerle karşılaştırmazlar ama yine dar gelirli olmalarına karşın ileri düşünceli, aydın Alevileri, eğer ciddi bir dinci-gerici düşünceleri yoksa, kendilerine örnek olarak görebilirler. Kendilerinin alternatifi gibi de görebilirler. İktidar da bundan korkabilir. Alevilerin toplumda temayüz etmeleri, öne çıkmaları iktidar açısından bu sebeplerle arzu edilmiyordur. Öte yandan bahsettiğiniz özel durumun, kendisi de bir Alevi olan –ancak bunu hiçbir şekilde mağduriyet konusu yapmadığı gibi dillendirmeyen– Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası adaylığıyla ilgili de olabilir. Bu adaylığa karşı bir hazırlık, prova ya da belki bir zemin yaratma, tepki ölçme amaçlı bir “ölçülmüş” karar olması olasılığı düşük değil.