Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Türkiye’nin mülteci çıkmazı

Sayıları giderek artan sığınmacılar karşında kalkınmış ülkelerin vatandaşlarından yükselen itiraz seslerine kulak verenler,  değerler üzerinden yürüttükleri dış politika pozisyonlarını sorgulamaya başladı. 1951 Mülteci yasasının ülkelerine yüklediği sorumlulukları kendi iç hukuklarında geçeri yasalarla, farklı vaatler ve sözler vererek anlaştıkları, tam gelişmemiş ülkelerin sırtına yüklemeye başladılar.

Örneğin İngiltere’de mülteci karşıtı olduğu için tartışmalı olan “Uyruk ve Sınırlar Yasa Tasarısı” Parlamentonun üst kanadı Lordlar Kamarasına geldi ve kabul edildi. Tasarının yasallaşması için Kraliçe 2. Elizabeth’in onayına sunuldu.

Birleşmiş Milletler , “mülteci karşıtı bu yasa tasarısının kabul edilmesi, savaştan ve zulümden kaçanlara yeni bir yaşam şansı sağlayan uluslararası sistemi önemli ölçüde zayıflatır ve İngiltere’nin itibarına leke sürülür “uyarısında bulundu. Ayrıca ” bu yasa tasarısının Mülteci Sözleşmesini ile çeliştiğini” açıkça belirtti. İngiltere’nin düzensiz göçmenleri Ruanda’ya gönderme planına atıfta bulunarak: “İngiltere’nin mültecileri ve sığınmacıları koruma yükümlülüklerini diğer ülkelere yıkmaya çalışmasından da endişe duyduğunu” da bildirdi.

Bu yasa tasarısının Lordlar kamarasında kabul edilmesinden sonra ise Londra merkezli Uluslararası Af Örgütü’nün İngiltere Mülteci ve Göçmen Hakları Direktörü yaptığı açıklamada , “Uyruk ve Sınırlar Yasa Tasarısının kabul edilmesiyle İngiliz hükümetinin,   uzun senelerdir devam eden uluslararası anlaşma olan “1951 Mülteci Sözleşmesini yırtıp attığını” söyledi.

Bütün bu açıklamalar, İngiliz parlamentosunun ülkeye yasa dışı yollarla girmenin suç sayılmasını ve bu yolla İngiltere’ye ulaşanlara hapis cezası verilmesini öngördüğü bu yasa tasarısından geri adım attıramadı. Tasarıya sonradan eklenen bir maddeyle, sonradan vatandaş olan veya başka ülkelerle aile bağları bulunan İngiliz vatandaşlarının, kendilerine haber verilmeden vatandaşlıklarının iptal edilmesinin de yolunu açarak daha da sertleştirildi.

İngiltere’nin yeni göçmen yasasına benzer bir anlaşmayı İsrail 2014- 2017 ‘de Ruanda ve Uganda ile yaptı.

Avustralya, ülkeye teknelerle girmeye çalışan sığınmacıları, Nauru ve Papua Yeni Gine ‘nin Manus adasına kurduğu gözaltı merkezlerine gönderiyor.

İngiltere’nin geçtiğimiz yıllarda sığınmacıları göndermeyi planladığı Man Adası ve Cebelitarık, herhangi bir sığınmacıyı kabul etmeyeceklerini açıkladılar. İngiltere’nin Gana ve Arnavutluk ile görüşmeleri de başarısızlıkla sonuçlandı.

İngiltere ülkesinde bulunan sığınmacıları gönderebilmek için, Ruanda’ya beş yıla kadar 120 milyon Sterlin yatırım finansmanı, eğitim, konaklama, sağlık hizmetleri desteği sözü vererek anlaşma sağladı.

2016 yılında Avrupa Birliği Türkiye ile 4 yıllık bir süre için 6 milyar Euro karşılığında varılan bir Mülteci Mutabakatı ile Avrupa için ciddi bir tehdit olarak gördüğü mülteci hareketliliğinin durdurulmasını sağladı. Bir anlamda sığınmacı krizini kendi sınırları dışında tutmayı başardı. Türkiye hiçbir mecburiyeti olmadığı halde “açık kapı” politikası uygulayarak ülkesinin güvenliğini, halkının sağlığını 6 milyar Euro karşılığında tehlikeye attı.

1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesi 1954 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşme sadece 1 Ocak 1951’den önce Avrupa’da meydana gelmiş olaylar sonucunda mülteci olan şahısları kapsamaktadır.

Türkiye Sözleşmeyi imzalarken,  Sözleşmenin hiç bir hükmünün mülteciye ” Türkiye’de Türk uyruklu kimselerin haklarından fazlasının sağladığı şeklinde “yorumlanamayacağına ilişkin bir çekince ile” Sözleşmenin uygulamasının Avrupa’da gerçekleşen olaylar sonucunda mülteci olan bireylerle sınırladığını ” beyan ederek coğrafi sınır kaydı koymuştur

Sözleşmenin kapsamını genişleten 1967 tarihli New York protokolüne de katılarak coğrafi sınırlandırma çekincesini muhafaza ederek sadece Avrupa kelimesini “Avrupa Konseyi Üyeleri” olarak değiştirilmesini kabul etmiş ve bu çekinceleri günümüze kadar muhafaza etmiştir.

Türkiye’nin coğrafi konumu ve geleceği açısından  “tarihin doğru tarafında” durma gibi bir zorunluluğu olduğu hiç unutulmamalıdır.