Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Türkiye yumuşak gücünü kullanabiliyor mu?

1980’lerin sonunda Joseph Nye tarafından ortaya atılan “yumuşak güç’’ terimi Nye’a göre şunu ifade etmektedir: “Başkalarının yapamadıklarını yapmalarını sağlamak için gerekli güç”. Nye, bu kavramı askeri gücü kullanmanın ötesinde, “yapılması gerekenleri yapmak ve başkalarını kontrol etmek için kullanılabilecek güç” kaynağı şeklinde ele almıştır.

Yumuşak güç kaynaklarından biri, Nye’a göre “milletin, hem kültürel hem de yüksek nitelikli kültürel çıktılarına küresel erişim ve çekicilik boyutu’’dur. İşte bu nokta “Türkiye’nin kolaylıkla avantajına çevirebileceği bir unsur” demek.

Türkiye, çünkü belki de bugün, yumuşak güç kullanmaya hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor. Neden mi?

2013’ten öncesine baktığımızda çok farklı algılanan bir Türkiye görüyoruz. Hatırlarsanız dünyanın ilk “Dünya insani yardım zirvesi’’ zamanın Birleşmiş Milletler genel sekreteri Ban Ki-Moon’un 2013’teki önerisi üzerine Türkiye’de gerçekleşti. Yine aynı yıl, Amerika 2008 emlak krizinin, AB ise kendi kur krizinin süren etkilerini yaşarken, ekonomimiz yılda 4,2 büyüyordu. Öte yandan, Türkiye önemli bir bağışçı ülke olarak yükseliyor ve Suriye’de (ayrıca Haiti, Filipinler vb.) insani yardım sağlanmasında kritik bir rol oynuyordu. Suriyeli mültecilere “açık kapı’’ politikası büyük övgü almıştı. Ve o yıl Türkiye, ilk defa yapılan Monocle Yumuşak / Yumuşak Güç Endeksi’nde 20. sırada yer aldı…

Ve sonra hükümet tarihinin en büyük çaplı protestolarına şahitlik etti. Gezi olayları, dünyaya hem Türk insanının demokrasiye olan bağlılığı ve inancını gösterirken, öte yandan da ülkenin otokritikleşen gidişatını göstermiş oldu.

Son zamanlarda ise Türkiye’nin yumuşak gücü, yabancı basına göre ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar, medya sansürü ve muhalefet üzerindeki baskılar nedeniyle oldukça etkilendi.

Türkiye yabancı basında sesini, hem Rusya-Ukrayna konuşmalarına ev sahipliği yaparak, Osman Kavala ve diğer bir çok insanı haksız yere hapse atmakla duyurdu. Manşetlere Türkiye, hapisteki 119 gazetecisi, yüzde 90’ları bulan enflasyonu ve demokrasiden uzaklaşan düzeni ile taşındı….

Uluslararası Af Örgütü, Kavala’nın davası için “Türkiye: Osman Kavala’nın mahkûm edilmesi insan haklarına ‘yıkıcı bir darbe’’’ başlığını attı.

Ve Türkiye 2022 yılında, Regatum Refah Endeksi’nde 93’üncü, Dünya Mutluluk Endeksi’nde 78’inci, Yolsuzluk Endeksi’nde 91’inci ve  Demokrasi Endeksi’nde 103’üncü ülke olarak yer aldı.

Tablo buyken, Türkiye yabancılara kendini olduğu değerleriyle nasıl gösterecek? Bir başka değişle, Türkiye’nin bunlardan çok daha fazlası olduğunu nasıl anlatacağız?

Sorunun cevabı, yazının başında açıkladığım “yumuşak güç”e geliyor. SP düşünce kuruluşuna göre, “Hükümetin kendi yönetişim modelini değiştirme kararları olsa da, Türkiye’nin zengin mirası, kültürü ve doğal güzelliği daha fazla kullanılması gereken bir kaynaktır. Dünya çapında büyük göçmen nüfusu ile Avrupa ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan Türkiye, ihracat yapmak ve ziyaretçileri ağırlamak için ideal bir konuma sahiptir. Ancak iğneyi gerçekten hareket ettirmek için hükümetin, Türkiye’nin sorumlu bir uluslararası aktör olarak çok taraflılığa ve anlatıya olan bağlılığını yeniden teyit etmesi gerekiyor.’’  

 

Türkiye’nin yumuşak güç kaynakları

 

Dünyanın üçüncü en büyük mutfağı, Çin ve Fransa’dan sonra Türkiye’nin. Bunun yanı sıra, 2021 itibariyle UNESCO Dünya Mirası listesinde tam olarak 19 yerimiz var. Ve 2019’da, Pandemi’den hemen önce, Türkiye dünyada 52,5 milyon ziyaretçiyle dünyanın 6’ncı ‘en çok ziyaret edilen’ ülkesi olmuştu.

Fakat ne yazık ki herkesin bütçesi ve imkanları gelip görmeye yetmiyor. Bu anlamda Türkiye’nin şu an yumuşak güç alanında yaptığı en iyi işlerin başında Türk dizilerinin yurt dışına açılması geliyor. 

Hurriyet Daily’nin yabancı baskısında 3 Mayıs 2022’de attığı “Türkiye dizileriyle kültürel diplomasi yapıyor’’ adlı başlık oldukça doğru…

Economist, geçen hafta Türkiye’nin Afrika politikasını ele alırken başlığında “Türkiye Afrika’ya dizi dışında başka şeyler de ihraç ediyor’’ demişti. Türk dizilerinin artarak ilgi toplaması günümüzde bir sır değil. Üç yıldan fazla Kanada’da yaşamış ve yaklaşık bir yıldır da Amerika’da yaşayan bir Türk olarak söyleyebilirim ki, “Türk olduğumu söyleyince, izlediği Türk dizileri referans veren yabancıların sayısı” giderek artıyor.

Bu şekilde Türkiye’ye hiç gelmemiş insanlar, Türk kültürüne ve geleneklerine aşina olarak ülkemize hayranlık besliyor ve sempatileri artıyor. Bu da ülkemizim güçlenmesi, uluslararası arenada sesini daha fazla duyurabilmesi anlamını taşıyor. 

Ama yapılacak iş burada bitmiyor elbet. Türkiye, dizilerini ve filmlerini ihraç etmeye daha fazla önem vermeli. Ve Türk Hava Yolları gibi ulusal “süper” markalar çıkarmalı. Nasıl “Ikea” deyince akla İsveç, “Mercedes” deyince Almanya geliyorsa, markalarımızla da Türkiye anılabilmeli.

Dizi ve filmler açısından sadece Netflix gibi dijital platformlara güvenilmemeli. Netflix’in kişiselleştirilmiş algoritması sayesinde tüm kullanıcılar kendi beğenilerine göre öneri alıyorlar ve araştırmalar “kullanıcıların yüzde 80’inin izlediği içeriklerin önerilerden geldiğini” gösteriyor.

Yani Türk diziler çoğu yabancı kullanıcının ana ekranına düşmüyor…

Bu filtre balonunun etkilerini aşmak için Türkiye daha çok çalışmalı. Batı eşcinsel sorunuyla 21. Yüzyılda baş etmeye çalışırken, Türkiye’nin “tam 70’lerde Zeki Müren gibi bir değeri olduğu ve halk tarafından benimsendiği” anlatılmalı.

Türkiye’nin, Osmanlı Devleti’nden bu yana kaydettiği aşamalar göstermeli ve kendini “demokratik, ileri görüşlü bir ülke” olarak tüm dünyaya lanse etmeli. Neo-Osmanlı düşüncesi “Osmanlı’nın eski topraklarında kurulan ülkelere ‘ortak geçmişimiz var, gelin biz geleceğiniz için model olalım’ algısı’’ olarak benimsenmeli. Türkiye kendini “örnek’’ ülke olarak konumlandırmalı.

Bütün bunlara da, “yumuşak gücü devlet politikası olarak benimseyerek” başlayabiliriz…