Vefa toplantısına katılım AKP’deki zafiyeti gösterdi

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başında yer alan olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını cevaplandırdı. Kışlalı, kulislerde değişeceği konuşulan Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin “Ekonomiyi kurtardık”, “bürokrasiyi kafanıza takmayın” açıklamaları, artan hayat pahalılığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Beştepe’de eski AKP milletvekilleriyle yaptığı toplantı, Furkan Vakfı üyelerinin eylemine polisin yaptığı sert müdahale, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğuyla ilgili “bir formülasyon bulunmalıdır” konularında açıklamalarda bulundu.

İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – Kulislerde “Değişecek” söylentileri olan Maliye ve Hazine Bakanı Nureddin Nebati, Halka “Ekonomiyi kurtardık” diyor, “Kimseyi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” diyor, İşadamlarına “Takmayın kafanıza” diyor, “Bu ülke 21’inci yüzyıla damgasını vuruyor” diyor, Uluslararası yatırımcılara “Türkiye’ye gelin. Sorun mu yaşadınız, rahat olun, bize ulaşın, bürokrasiyi alaşağı ederiz” diyor. Siz ne diyorsunuz?..

K – İktidarın TL’yi değersiz kılarak Türk mallarının dış satışını arttırıp, cari fazla üzerinden bir büyüme modeli yaratması hayalleri suya düştü. 2022’nin ilk iki ayında cari denge fazla değil bilakis açık verdi. Geçen yılın aynı döneminin 4 katına çıkarak 7,1 milyar dolar oldu. Son 12 aylık cari açık ise 20,2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Şimdi bu ekonomideki Türkiye modeli boşa çıkınca, bu modelin “katlanılması gereken” yan etkisi enflasyon, hayat pahalılığı ve yokluk olarak ülke gündemine oturmuş oldu. Bakan Nebati bu durumu savunulabilir kılmak için bu zihniyetteki siyasetçilerin başvuracağı yollara başvuruyor. Bir ülke gerçeklerini gerçeklikten uzak bir şekilde, sanki başka paralel bir ülke varmış gibi anlatmaya çalışıyor. Sözlerini tekrarladıkça en azından kendine inanacakların artacağını ve böylelikle bazı kitleler ile beraber en tepedekini işlerin iyi gittiğine ikna edeceğini sanıyor. Diğer taraftan da “Bayrak yere inmeyecek, ezan susmayacak” propogandasıyla sözlerine, en azından kendi tabanında karşı çıkmayı zorlaştırdığını sanıyor. Aslında sözün bittiği yerdeler. Ekonomi çok daha kötüye gidecek. Fiyat artışı, hayat pahalılığı ve yokluk ile beraber kur korumalı mevduatların geri dönüşüyle “en dibi gördük” dediği dövizde bile çok daha büyük sıkıntılar yaşanacak. O noktada da Erdoğan, tahminim önce Merkez Bankası Başkanı’nı, sonra da kendisini “İşi beceremediler görevden aldım” diyerek görevden alacak. Mesele onların yerine kimlerin bulunacağı değil. Çünkü bu tür radikal zihniyette radikalleşmenin sonu gelmez. Mesele Türkiye’nin gittikçe daha kötü bir duruma düşecek olması. Bu durumdan da umarız “Türkiye’yi bir seçim çıkarır” demek gerekiyor.

 

GÖZLEM – Bakan Nebati “Kimseyi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” derken, “Ete, Süte, Akaryakıta” büyük oranlarda zamlar geldi. Emeklilerin, asgari ücretle çalışanların feryatları TV ekranlarını doldurdu. Görüşünüz?

K – Hakikaten sözün bittiği bir noktadayız. Bir tarafta birikimi olan ve borsaya, bankaya, mala, mülke yatırarak kağıt üzerinde birikimlerini katlayan bir şanslı kesim var. Diğer tarafta, eğer birikimi yoksa, hakikaten maaşıyla geçinmekte gittikçe zorlanan, borç içinde yaşayan, borcu gittikçe artan ve gelecekten beklentisi gittikçe azalan bir kesim. Son yapılan zamları şimdi sanayinin kullandığı doğalgaza gelecek yüzde 30 civarında olacağı ifade edilen büyük zamlar izleyecek. Bu zamlar da hiç şüphesiz üretimdeki maliyet artışı yoluyla tekrar tüketici fiyatlarına yansıyacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Kimseyi enflasyona ezdirmeyeceğiz” söyleminden dikkat ederseniz “Evet hayat pahalılığı vardır ama insanların düne göre biraz daha az miktarda alabiliyor olsa da istedikleri her ürüne erişiminin olduğu bir ülkede yaşıyoruz” söylemine geçti. Bunu bizzat kendisinin Ukrayna’dan birkaç geminin gelişini sağlayarak ayçiçek yağı yokluğu sorununu geçici olarak çözdüğü bir dönemde yaptı. Eğer Devlet Bahçeli’yi bir şekilde bu kötü gidişe “dur” demeye ikna edecek bir adım atılmazsa, bu durum artarak bozulmaya devam edecek.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Beştepe Külliyesi’nde “eski AKP Milletvekili ve İl Başkanları ile yaptığı yemekli Vefa Toplantısı” eleştirilere yol açtı. Sizce “bu toplantı” neden yapıldı?

K – Erdoğan seçime giden yolda bekasına yani iktidarda kalmasına katkıda bulunabilecek tüm yolları deniyor. Büyük bölümünün “küskün” olması beklenen ancak bu zihniyetteki “biat” kültürü sonucu veya çıkar beklentisiyle başka muhalif partilere gitmeyi tercih etmeyen bin kadar eski vekil ve il başkanını Saray’da yemeğe davet etti. Bunları tekrar yanına çekmek, iktidarın devamı için çalışma yönünde ikna etmek veya en azından muhalefete katılmamak amacını güdüyor olması kuvvetle muhtemel. Toplantıya, Erdoğan’ın tüm “gücüne” karşın sadece 600 kadar eski vekil ve il başkanının katılmış olması bence çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor. O da iktidarın sahada ciddi bir güç kaybına maruz kaldığı gerçeğidir. Deva, Gelecek, Saadet partisi gibi muhalif partilere düşen bu toplantıya katılmayanları tespit etmektir. Erdoğan’ın güç birliği sağlamak için yaptığı bir toplantıda nasıl bir güç kaybına uğradığını tespit etmesi kendisi açısından çok “ilginç” olmuş olsa gerek.

 

GÖZLEM – Furkan Vakfı üyelerinin eylemine Polisin yaptığı sert müdahaleyi, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Ömer Çelik bile eleştirir ve “soruşturma açıldığını” açıklarken, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “başörtülü kadınları bile yerlerde sürüyen, coplayan polisler” için “Alınlarından öpülmeli” dedi. Bu polislerin “ülkücü kökenli olma” ihtimali var mı; görüşünüz?

K – AKP ile MHP ittifakının ve Devlet Bahçeli’nin “büyük çark”ının MHP açısından belki de en önemli getirisi, tek başına iktidar olamayacak MHP’nin devlet kadroları rantından faydalanmasına olanak vermesiydi. Her ne kadar en iyi muhalefeti kendilerinin yaptığını iddia etse de Devlet Bahçeli iktidarın artısıyla eksisiyle tüm icraatlarından sorumlu olduğunu da ifade etmişti. Artısı hiç şüphesiz bu kadrolaşma kısmıdır. Furkan Vakfı olayındaki durum ise iktidarın toplum ve özellikle kendi tabanı açısından verdiği çok “olumsuz” görüntüydü. Şimdi neresinden bakarsanız bakın dini görünümlü bir vakıf göstericilerine, özellikle “kapalı” bir göstericiye karşı, kapalı bir polis memurunun acımasızca saldırması toplumun AKP’ye oy veren kesiminde ciddi bir kimlik sorgulaması ve farkındalık yaşanmasına yol açabilir. Dini temel aldığını iddia eden bir iktidar, sözde din adına çalışan bu vakfın gönüllülerine acımasızca saldırıyor. Acaba iktidar yoldan mı çıktı? Toplum içinde, özellikle AKP’ye oy veren kesim içinde bu görüntü çok ciddi bir algı bozukluğuna yol açar. Bu da iktidarı çok korkuttu. Bununla beraber Furkan Vakfı’na bu şekilde bir müdahalede bulunulmuş olunmasının artında yatan bir başka gerçek daha var. Vakfın “gerici” bir yapıda faaliyet gösterdiği gerçeği bir yana –ki İçişleri Bakanı Soylu Furkan Vakfı’na yönelik müdahaleyi kapalı AKP Merkez Yönetim Kurulu toplantısında “Furkan Vakfı üyelerinin siyasi saiklerle öne çıktığı, eylemin de net şekilde provokasyon olduğu, bu vakfın dini değerleri süistimal ettiği, bakanlığın yaptığı araştırmalarda Kuytul’un dış odaklarca da desteklendiği” bilgisini vererek savundu– polisin göstericilere “aşırı” müdahalesinin altında Vakıf Başkanı Alparslan Kurtul’un İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu karşısına almış olmasının etkisi olduğu anlaşılıyor. Devlet Bahçeli’nin partisinin grup toplantısında sarfettiği “Furkan Vakfı bardağı taşırmıştır. Sözde vakfın meczup başkanının İçişleri Bakanı’mıza yönelik izansız saldırıları, iffetsiz hakaretleri yok hükmündedir. Bu din tacirlerinin eylemlerine şerefli Türk polisi zamanında müdahale etmiş, devletin hükümranlık vasfı isabetle gösterilmiştir. Sayın Soylu, soy ismi gibi soyludur” sözleri de buna işaret ediyor. Yoksa işin arkasında gerçek bir “orantısız müdahale” tartışması yok. Şöyle bakın: Eğer bu saldırıya maruz kalan bir Gezi göstericisi veya hakkını arayan sade ama “açık” bir vatandaş olsaydı, bu durum iktidar açısından böyle bir sıkıntı yaratır mıydı? Öte yandan bu “çatışma” iktidarın bile kabul ettiği bir gericiliğin iktidar çevrelerince nasıl sahiplenildiğini ve korunduğunu, yani “radikalleşmenin nasıl daha fazla radikalleşme getirdiğini” göstermesi açısından da ilginçtir. “Kapalı” bir polisin, “kapalı” bir göstericiye hiçbir başka kıstası dikkate almadan gözünü karartarak ölesiyle saldıracak kadar “devletteki kadrolaşmanın liyakatsiz ve bilinçsiz bir seviyeye düştüğünü” göstermesi açısından da.

+++++++

GÖZLEM – AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına rağmen “tutuklu yargılanan” Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş konusunda “Türkiye’nin AİHM’nin kararlarını kabul ettiğini” belirterek, “Bunun gereklerini karşılayacak bir formülasyon bulunmalıdır” dedi. İktidarda “bir görüş değişikliği” mi oluyor?

K – İktidarın getirdiği son derece antidemokratik olan son seçim yasası değişikliklerinin mimarı AKP’li Yazıcı’nın, şimdi insan haklarını hatırlayıp Türkiye’nin “AİHM’nin kararlarının gereklerini karşılayacak bir formülasyon bulması” gerektiğini söylemesi bence bir “aydınlanma” sonucu değil daha çok siyasi bir zaman kazanma taktiği ile ilgilidir. Bence bu ifadelerin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Ukrayna krizindeki “gerekliliği” nedeniyle Türkiye’nin yeniden AB ve ABD nezdinde “cici çocuğa” döndüğü bir süreçte söylediği “AB’nin üyelik müzakeresi fasıllarını açmasını, Gümrük Birliği müzakerelerine süratle başlamasını bekliyoruz” sözleriyle aynı döneme gelmesi de bu yüzdendir. İktidar seçimlere kadar mümkün olan her alanda “olumlu” bir algı yaratmak, en küçük bir “artı”dan kendisine fayda çıkarmak istiyor. Yoksa konunun ilkelerle bir ilgisi yok. Erdoğan, Kavala’nın bırakılmasının yaratacağı olumlu algıyı, kendisinin “çizdireceğini düşündüğü karizması” ile karşılaştırıp bekası açısından ne gerekiyorsa o yönde bir karar verecektir. Tabii egosunun izin verdiği ölçüde.

 

GÖZLEM – Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov, CNN televizyonundaki konuşmasında “Moskova’nın Ukrayna’da nükleer silahları yalnızca Rusya’ya karşı ‘varoluşsal bir tehdit’ ile karşı karşıya kalınması durumunda kullanacağını” söyleyerek “Operasyonun ana hedefi, Ukrayna’nın silahsızlandırılması, Ukrayna’nın tarafsız bir ülke olması, milliyetçi gruplardan arınması, 2014 yılında Rusya’ya katılan Kırım’ın, Rusya’nın bir parçası olduğunun kabullenilmesi, Luhansk ve Donetsk Halk Cumhuriyetleri’nin bağımsız ülke olarak tanınması” dedi. Bu şartlar masada iken, Ukrayna savaşı biter mi?

K – Rusya “nükleer” kozunu NATO’nun kendisine silahla karşılık vermeyeceğini aşağı yukarı anlamasıyla paralel olarak devreye soktu. Amacı “aman” dedirtip NATO’nun Ukrayna’ya desteğini zayıflatmak, bir çözüm bulmasını sağlamaya zorlamak ve Ukrayna’nın ve kendisine karşı olan dünyanın “direncini” kırmak. Yine de bu konunun masaya bu şekilde konulmuş olması bile kendi başına büyük bir tehdit. Putin için “nükleer karşılık” bir blöf olarak başlayıp bir “zorunluluk” haline gelebilir. Bu da büyük bir yıkıma açar. Öte yandan Rusya’nın isteklerinin, masada olan şartlarının aslında karşılanması çok zor şartlar olmadığını bizzat Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy ifade etmişti. Zelenskiy, iki ülkenin dışişleri bakanları Türk mevkidaşlarıyla Antalya’da görüşmeden önce ABC News televizyon kanalına verdiği demeçte, NATO’nun Ukrayna’yı yakın zamanda üye olarak alma planı olmadığını gördüğü zaman NATO üyeliği fikrinden soğuduğunu söyledi. Kırım ve Donbas gibi Rusya’nın veya Rus yanlısı ayrılıkçı grupların denetiminde bulunan bölgelerle ilgili de Rusya’yla müzakere edebileceğini kaydederek Donbas’ın Rusya’ya ilhakına gidecek yolu açabileceği ve Kırım’ı tanıyabileceği, en azından bu konuların masaya gelebileceği algısı yarattı. Zelenskiy savaşın başında da Rusya’nın taleplerinden üçüncüsü olan Ukrayna’nın “daimi tarafsız devlet” statüsüne kavuşması, yani Ukrayna Anayasası’na alınan NATO üyeliğinden vazgeçmesi konusunda Rusya ile görüşmekten çekinmediğini dile getirmişti. Nitekim Zelenskiy hafta içinde yeniden Putin’i görüşme masasına çağırarak NATO üyeliği isteğinden vazgeçebileceğini, Kırım ve Donbas’ı tartışmaya hazır olduğunu yineledi. Dolayısıyla Rusya’nın masada olan şartlarının bazılarının kabul edildiği bilinirken, niçin hâlâ elle tutulur bir mesafe katedilemedi? Niçin iki lider bir araya gelemiyor? Burada esas olarak ikna edilmesi gereken Zelenskiy’dir ve kendisi de ifadeleriyle belli bir noktaya geldiğini açıklamıştır. Zelenskiy daha açık bir şekilde “Ukrayna Anayasası’ndan NATO üyeliği hedefinin çıkarılacağı, Kırım ile beraber, (zaten büyük çoğunluğunu Rusların oluşturduğu ve fiilen Ukrayna’dan ayrılmış durumda olan) Luhansk ve Donetsk’in tanınacağı, Ukrayna sınırları içinde de saldırıya dönük uzun menzilli silah bulundurulmayacağı” yönünde bir açıklamada bulunsa, savaşın durması yolunda çok önemli bir mesafe katedilmiş olunacak.

GÖZLEM – “Sığınmacı gerçeğini” bütün açıklığı ile anlatan Hatay Büyükşehir Belediye Balkanı Lütfü Savaş hakkında Hatay Valiliğince “suç duyurusunda bulunulmasını” nasıl yorumluyorsunuz?

K – İktidar Suriye’den dönüştürdüğü Türk vatandaşlarını kendi bekasının bir parçası olarak görüyor. Bunlardan gelecek oya muhtaç. İktidar bu taktiği, Savaş’ın ifade ettiği gibi Türkiye’de örneğin Hatay’da bir Suriyeli belediye başkanından önce AKP’li bir belediye başkanı görmek için izliyor. Tabii iktidarda kalma süreleri buna yeterse. Öte yandan asıl tehlikeli olan, muhalefetin de bu konuda ne kadar dirayetli ve kararlı olacağının belli olmamasıdır. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı “Suriyeli mültelicilerin ikna edilerek ve Suriye ile anlaşılarak geri gönderilmesi” politikası esas ise, bu bana göre “gerçekçi” olmaktan ziyade “safhane” bir yaklaşımdır.