Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Züccaciye dükkanındaki fil yavruları

Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson’ın, ülke içi gündeme damgasını vuran davranışları, kararları ve sözleri hükümet krizinin devam etmesine neden olurken, üstüne dış ilişkilerdeki skandallar da eklenince hükümetin elle tutulur bir yanı kalmadığını yazıp duruyorum haftalardır.

Ukrayna-Rusya arasında zorla savaş çıkarmaya ant içmiş bir güruhun sözcülerinden biri olan Boris Johnson, ikizleri ve minyatürleriyle dar alanda kısa paslaşmalar yaparken, dikkatimin önemli bir kısmı Johnson üzerinden, Güzel ülkem Türkiye’ye kayıyor.

Ülkede hak arayışlarının, eylemlerin, tepkilerin, protestoların, her hafta yeni adımlarla şekil almasından dolayı çok memnunum.

Britanya’dan bakınca, “bravo arkadaşlara” dediğim eylemler sonucunda, aşama ve kazanım kaydedilmiş olması yüreğime su serpmesine serpti ama bir yandan da, yıllarca emek verdiğim Kurumsal İletişim branşı adına esefle kınadığım ve teessüf ettiğim olayları da karşıma çıkardı. Sanal market ve perakendecilik konusunda kalitesiyle alkışladığım bir marka, nasıl bir gaf içine düştü, inanmak zor…

Kurumsal İletişimin, şimdi öyle iyi bir tedavi uygulaması  gerekiyor ki, marka ve kurum en az önceki hali kadar iyi ve saygın konumuna geri dönsün.

Evet, İletişim Mühendisliği buradan başlıyor, tabi bu donanımda ve vizyonda yöneticilerle çalışıyorsa bu kurum.

Güzel Ülkemin Güzel Markalarından biri bununla uğraşırken, Gurur Kaynağımız Biontech, bir başka hayal kırıklığı yaratan marka oldu.

Uğur Şahin ve Özlem Türeci ile ne kadar gurur duysak az ama iş Kurumsal İletişim’e gelince, fena halde sınıfta kaldılar.

Şöyle ki; Almanya’nın dört saygın bilim insanı, Biontech aşısı ile ilgili yaptıkları tespitleri, bilimsel bir çerçevede derleyip, mektup haline getirip, Uğur Şahin’e gönderdiler ve cevap beklemeye başladılar. Cevap gelmeyince, mektubu basınla paylaştılar. Haber, Almanya, İtalya ve Türkiye’de medyaya yansıdı ancak Uğur Şahin’den ve Biontech’ten “çıt” çıkmadı.

Bunun üzerine, ben de bir “vatandaş” olarak Biontech’e yazdım. Bana önce bir başvuru numarası açtılar, ardından da e-posta ile; “Uğur Şahin, bireysel olarak yanıt vermemektedir, ilettiğiniz konu Biontech ile ilgili değil, Pfizer ile ilgilidir, Pfizer’e konu ilgili ile başvuru yapmak isterseniz ilgili linki aşağıda bilginize sunuyoruz” dediler.

Ben de kendilerine, hızlı geri bildirimlerinden dolayı teşekkür ettim ama verilen yanıtın beni tatmin etmediğini, aşıyı bulan firma olarak kendilerinin cevabının Pfizer’in vereceği cevaptan daha önemli olacağını, bunun bir İletişim ve Halkla İlişkiler konusu olduğunu, bu cevapla beni hayal kırıklığına uğrattıklarını yazdım.

Bu e-postama da yanıt geldi ve gelen yanıt, ilk e-postama verdikleri yanıtın aynısıydı.

Yani, metni kopyala-yapıştır yapmışlardı. Ben ne diyeyim artık, bir daha yazmadım .Baştan sona Kurumsal İletişim acziyeti bir durum.

Oysa ne olmalıydı?

Biontech, “Uğur Şahin bireysel yanıtlar vermiyor ancak biz konuyu Pfizer’e ilettik çünkü üretici firma olarak açıklama yapma yetkisi kendilerinde. Biz size şunu söyleyebiliriz; aşımız son derece güvenli ve etkili. Bilim dünyasından gelen sorulara bilim platformlarında yanıtlar kurumsal olarak verilmektedir ve verilmeye de devam edecektir.”

Peki Güzel Ülkemin Güzel Markalarından biri olan perakende devi ne yapmalıydı?

İşçilere SMS ile değil, “yüz yüze” bilgi vermeli, sendikayla ipleri germeden, sadece belli bir düşünme ve analiz süresi isteyerek, işçiler sokaklara dökülmeden, “uzlaşma” kültürü ile hareket etmeliydi. Buraya kadar yapamadın mı, işçiler ülkenin gündemine hiç de hoş olmayan görüntülerle geldiklerinde, Onların yanında yer aldıklarını, mutlaka bu krizi birlikte çözmenin bir yolu olduğunu duyurmalı ve görüşme çağrısı yapmalıydılar.

Arabuluculuk görevini bir başka organizasyona bırakmadan, kurumun mecralarından an-be-an paylaşımlarda bulunmalıydılar.

Medya işçilerin o yürek yakan görüntülerini paylaşırken,Kurum Sosyal Medya hesaplarından ürün kampanyası paylaşıyordu, kulağının üstüne yatan, olanı biteni görmezden ve duymazdan gelen bir algı yaratıyordu.

Sonra, Ahpap meseleyi çözünce, benim gibi kendilerinden yakınan ve eleştiren kişilere, “bakın sorun çözüldü, herşey yolunda” şeklinde mesajlar göndererek olmuyor bu iş.

Buna Güdük İletişim deniyor.Halk arasında “Züğürt tesellisi” diye bilinen bir iletişimden bahsediyorum.

Züğürt tesellisi demişken, maalesef muhalefet partilerinde de büyük bir yılgınlık, yorgunluk hakim.

Motivasyon ve moral pompalamaya çalışsalar da, bir Pop Star’ın çıkardığı bir şarkıdan dolayı, bu kadar coşku, bu kadar tantana koparmalarını anlamak mümkün değil.

O Star, size mi sordu o şarkıyı yaparken? Siz o şarkıyı sahiplenecek cesareti nereden buluyorsunuz?

Muhalefet olarak eliniz kolunuz bu kadar mı bağlı?

Artık yapmayın bunu, lütfen.

Gündemi siz yönetin, siz kurgulayın ama başkalarının yaptıklarıyla değil, sizin kendi özgün fikir ve projelerinizle yapın bunu.

Öbür türlü kolaya kaçmak oluyor.

Kolaya kaçmak deyince, laf lafı açıyor, Pop Star’ımız ve Aktivistimiz olan Tarkan, o şarkıyı herhalde 10 dakikada yazıp, 20 dakikada besteledi.

Neden mi? Tarkan’ın çalışmalarında, bu kadar kötü bir güfte, bu kadar kötü bir beste hiç olmamıştı, ondan!

Nasıl mı olmalıydı? Cevabı merak edenler, Ed Sheeran, Coldplay ve Dua Lipa’nın beste ve güftelerine bakıp, ses getiren, protest şarkılar nasıl yapılıyor, anlayabilirler.

Tarkan’ın dünya çapında hit olmuş beste ve güfteleri varken, bu kadar kötü bir şarkıyı nasıl yaptığına çok şaşırdığımı belirtmem lazım.

Günün sonunda, politikacısından, sanatçısına, bilim insanından, iş dünyasına kadar, bazı insanlar, öyle gaf içindeler ki adeta züccaciye dükkanına giren fil yavrusu gibi, sağı-solu kıra-döke darmadağın ediyorlar ve bindikleri dalı kestiklerinin bile farkında değiller.

Bize de bunları görüp, yazmak düşüyor, belki ucundan azıcık katkımız olur diye.