Halil Falyalı susturuldu!

Gazeteci yazar Murat Kışlalı ülke gündemindeki olaylar ve gelişmelerle ilgili GÖZLEM’in sorunlarını cevapladı.  Kışlalı, “Fahiş zamlı elektrik faturaları” nedeniyle ülke çapında başlayan eylemler, yerel mahkemelerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “İbadethanedir” dediği Cemevleri’nin elektrik faturalarının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “Cemevleri ibadethane değildir” denilerek ödenmemesi, Isparta’da yaşanan elektrik kesintileri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşanan cinayet, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “3’üncü defa aday olması” tartışmaları hakkında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

*******

GÖZLEM – “Fahiş zamlı elektrik faturaları” ülke çapında eylemlere yol açtı. Esnafı / Çiftçisi / Dar ve Sabit gelirlisi / Analar – Babalar sokaklara döküldü, yürüyüşler yapıldı. Bazı yerlerde polis müdahale etti, tazyikli su ve biber gazı sıkıldı. Ne var ki eylemler bitmedi. “Zamların makul seviyeye indirilmemesi” halinde de “bitmeyecek” gibi görünüyor. Bu arada Enerji Bakanı da “geri adım atılacağının” işaretlerini verdi; ne diyorsunuz?..

K – İktidarın en korktuğu konuların başında sokağa inen halk tepkileri var. Erdoğan’ın Gezi fobisi bilinen bir gerçek. Ancak bu defa olay farklı. Halk sokağa siyasi değil ekonomik nedenlerle iniyor. Bu iktidar açısından olabileceğin en kötüsü çünkü çok daha geniş seçmen kitlelerine yayılan bir memnuniyetsizlik ve bununla beraber gelen oy kaybı var. AKP’nin oyları son seçimde aldığı yüzde 48’den yüzde 30 civarına indi. MHP de fiilen yönetimde olmamasına karşın aynı, belki daha kötü durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da 31 Ocak’taki “Vatandaşlarımızın elektrik faturalarının 2 kat, hatta 3 kat arttığı yönündeki şikayetleri üzerine ilgili kurumlarımıza elektrik tarifelerinin yeniden düzenlemesi talimatını verdim. Bu çerçevede en düşük tarifede günlük 5 kilovat olarak hesaplanan tüketim tutarını 7 kilovata … çıkartıyoruz” sözlerinden konunun öneminin farkında olduğu anlaşılıyor. Ancak yapılanın yeterli olmayacağı aradan geçen zamanda tepkilerin katlanarak devam etmesinden anlaşılıyor. Son olarak Enerji Bakanı Fatih Dönmez sizin “geri adım” olarak ifade ettiğiniz “Farklı tarife grupları oluşturulabilir mi bakıyoruz” açıklamasını yaptı ama burada zamların geri alınmasından ziyade daha fazla kademelendirme yaparak faturaları biraz indirme düşüncesi var. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elektrikten alınan KDV’nin yüzde 18’den yüzde 1’e indirilmesi önerisi bile bunlardan daha iyi. Ancak iktidarın elini tutan yok. Zamları ciddi biçimde geri alıp bütçeye yüklenmekten başka çareleri kalmamış gözüküyor. Ya da şu iki üç ayı küçük düzeltmelerle idare edip seçimlere kadar halkın tepkisinin yumuşamasını bekleyecekler. Yine kervanı yolda düzecekleri anlaşılıyor.

 

GÖZLEM – CHP lideri Kılıçdaroğlu da “Erdoğan 31Aralık’ta imzaladığı zamları geri çekinceye kadar ben hiçbir elektrik faturamı ödemeyeceğim” dedi. Böylece konuyu “siyaset zirvelerine taşıdı”; görüşünüz?..

K – Halkı isyana teşvik etmekle, hükümeti yasadışı yollarla düşürmeye çalışmakla suçlanır mı? İlginç bir yaklaşım. Geniş çaplı bir protestoya dönüşürse ve ödenmeyen faturalar nedeniyle dağıtım şirketleri elektriği kesip bu geniş halk kitlelerini kışın ortasında elektriksiz bırakırsa iktidara tepki iyice artar. İktidar bunu göze alabilir mi? Öte yandan muhalefet bu kadar geniş çaplı bir protesto hareketi başlatabilir mi? Bilemiyorum. Aslında bu artışların temelinde iktidarın özelleştirme ve dışa bağımlılık gibi çarpık ekonomik politikaları sonucu uzun zamandır yapmak zorunda olduğu zamları oy kaygısıyla ertelemesi ve yanlış döviz politikası sonucu bu zamları önceden olacağından daha da fazla belirlemesi yatıyor. Elektriğin yaklaşık yüzde 30’u doğalgazdan üretiliyor. Kömür santrallerinin de önemli bölümü ithal kömür kullanıyor. AKP iktidarı, 20 yılda bu tür ithal maddeler yerine yerli, örneğin güneş, rüzgar kaynaklı enerji kaynaklarına yönelecek değişiklikleri yapmadı. Üstelik dağıtımı özelleştirirken kullanılan döviz bazlı krediler de faiz kalemi üzerinden özelleştirilen dağıtım şirketlerinin maliyetlerini arttırdı. Tüm bunların üzerine son dönemde dünyada doğalgaz, kömür gibi enerji maddelerinin fiyatlarının artması ve Erdoğan’ın “Faiz nedendir, enflasyon sonuç” teorisi sonucunda dövizin patlaması, zamları yapmak zorunda kaldığında elektrik faturalarının TL bazındaki değerlerinin katlanarak geri dönüp iktidarı vurmasına neden oldu. Şimdi muhalefet bu rahatsızlığı ne kadar kullanabilir, iktidar geniş çaplı protestoyu ne kadar önemser bunları göreceğiz.

 

GÖZLEM – Yerel mahkemelerimizin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “İbadethanedir” dediği Cemevleri’nin elektrik faturalarının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “Cemevleri ibadethane değildir” denilerek ödenmemesi ve Cemevleri’nin de “zamlı faturaları ödememe” kararı alması konusunda yorumunuz?

K – İktidar, sadece siyasi değil, başta belediye hizmetleri olmak üzere, ekonomik her konuda da ayrımcılık ve kutuplaşma siyaseti izlediği için, oy potansiyeli görmediği kesimlerle ilgili bu tür kararları artık bende şaşkınlık yaratmıyor.

 

GÖZLEM – İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “İngiliz Büyükelçisi ile yemek yemesini” günlerce gündemde tutan AKP üst yönetimi ile yandaş medya, “Büyükelçi ile yemek yemeyen” Vali ve Belediye Başkanı’nın yönettiği Isparta’da olan “elektrik faciasını” yok saymakta yarıştı ve de “anlı ve de şanlı 5 müteahhitten ikisinin sahibi olduğu” dağıtım şirketini de gözlerden kaçırmak için elinden geleni yaptı. Bu müteahhitlerden birinin de bir zamanlar “millete küfrettiği” iddia edilememiş miydi?

K – Mehmet Cengiz’in sahibi olduğu Cengiz Holding, Kolin İnşaat ile beraber Akdeniz Elektrik Dağıtım A.Ş. ismiyle Isparta’da elektrik dağıtımından sorumlu. Yoğun kar yağışında Ekrem İmamoğlu’nu iki saatliğine kriz yönetim biriminden uzaklaştığı için suçlamaya çalışan iktidar, günlerce elektrik verilemeyen Isparta’ya bakanını ancak dördüncü gün yolladı. O da Ispartalılara “Anlayışınız, sabrınız için teşekkür ediyoruz. Birkaç gün enerjisiz kaldınız hakkınızı helal edin” diye konuştu. Aslında bu Isparta Krizi’nde en büyük etken Türkiye Elektrik Kurumu’nu dağıtım (TEDAŞ) ve iletim (TEİAŞ) olmak üzere ikiye ayrılıp, dağıtım bölümünün AKP iktidarında özelleştirilmesine neden olan liberal politikalar yatıyor. Bakınız “özel sektörün kârını maksimize etme” prensibine dayanan kapitalizm, rekabet olmadığında topal bir şekilde hatta sürünerek yürür ve bazen bu durumda olduğu gibi durur. Elektrik iletimi ve dağıtım rekabet olabilecek bir alan değil. Tek bir hatla iletim yapıyorsunuz. Bu hatlardan gelen elektriği de yine hanelere ve işletmeler de dahil kurumlara tek bir hattan yolluyorsunuz. Eğer haneler ve kurumların hizmet alabileceği birden fazla şirket olsaydı, bu şirketler idealde hem kalite –yani hizmetin devamlılığı, hatların bakımı– hem de fiyat açısından müşteriyi cezbedebilmek için birbirleriyle yarışır ve böylece müşteri istediği fiyata istediği hizmeti alırdı. İletim sistemi TEİAŞ Türkiye’nin her yerinde var. Niye yoğun kar yağışı olan yerlerde bir sorun çıkmadı da Isparta’da çıktı? Bu durum sorunun esasen TEİAŞ değil Isparta’da dağıtımı yapan Akdeniz EDAŞ kaynaklı olabileceğini gösteriyor. Akdeniz EDAŞ’ın hedefi kârını maksimize etmek. Bunun için tabii ki sistemi, elektriği hanelere ve işletmelere ulaşacak seviyede “işler” vaziyette tutmak zorunda. Ama buna ne kadar az para harcarsa kârı o kadar artar. Elektrik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Olgun Sakarya, Cumhuriyet Gazetesi’ne yaptığı değerlendirmede “Dağıtım şirketleri yatırımları ve sistemin işleyişiyle ilgili her türlü periyodik kontrolleri yapmak zorunda. … Isparta’daki mesele tamamen dağıtım şirketinden kaynaklı. Şebekenin zamanında kontrolü ve teknoloji yatırımları yapılmamış” diye konuştu. Bir başka EMO Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Özdağ da “Ring dediğimiz bir sistem var. Elektrik hattının bir tarafı koptuğunda diğer tarafta hat yedeklenerek tamamlanabilmeli, kesintisiz sağlanabilmeli. Isparta’da çoğu noktada ring yapısının olmadığı görülüyor. Bir kent merkezinin dört gün elektriksiz kalmasının izah edilebilir hiçbir tarafı yok. Şirketin, koruyucu ve önleyici önlemlere yeteri kadar yönelmediği anlaşılıyor” diyor. Ama tek sorumlu Akdeniz EDAŞ mı? Onu denetlemesi gereken TEDAŞ ve sistemi sözde regüle etmekle yükümlü olan Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK). EMO’dan Olgun Sakarya “Denetimleri yapan TEDAŞ’ın mevcut personelinden 400 kişi başka kurumlara gönderildi. İçi boşaltıldı. Denetim yok oldu” diyor. Konuyu yakından bilen bir bürokrat da EPDK’nın kendisine gelen özel sektör taleplerini yerine getirmek hariç dağıtım şirketlerine ceza kesmek, lisanslarını iptal etmeye kadar gidebilecek yaptırımlar uygulamak konusunda yetersiz olduğunu ifade ediyor. Elektrik dağıtımını yapan şirketlerin büyük çoğunluğu iktidarla içli dışlı olduğu için bu konuda EPDK’nın yapabileceği bir şey olmadığı ortada. İşin kötüsü bu tür krizler yakında tüm ülke geneline yayılabilecek. Çünkü halen kamuda olan TEİAŞ’ın da özelleştirilmesi bekleniyor. Zaman geçtikçe hatlara bakım ve yatırım gereği daha da artacak ve özel sektör bunu gereğince ne kadar yapabilecek?

 

GÖZLEM – Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde neler oluyor?.. Sedat Peker’in açıklamaları, ardından “Başbakan’ın istifasına kadar varan ve kulisleri ‘kasetler, şantajlar, kirli ilişkiler’ iddia ve söylentileri ile dolduran” olaylar zinciri unutulmamışken… Peker’in “kokain ticareti yaptığını, Kıbrıs’ta uyuşturucudan temin edilen para trafiğinin merkezinde olduğunu” iddia ettiği “otel / bahis / kumarhane patronu” Halil Falyalı, “çapraz ateşe tutularak, çatışmalı bir saldırı sonunda” öldürüldü. Gerek KKTC’de, gerek Türkiye’de “üst düzey ilişkileri olduğu” iddia edilen Falyalı’nın öldürülüşü “İkinci Susurluk” olarak da nitelendi. Kıbrıs’ta 3, İstanbul’da 3 kişi gözaltına alındı. Bu olaylar zinciri konusunda görüşünüz?..

K –Halil Falyalı’nın susturulduğunu düşünüyorum. KKTC’de uyuşturucudan temin edilen para trafiğinin merkezinde olduğu ifade edilen Falyalı’nın Türkiye’de üst düzey yetkililerle de yakın ilişkileri olduğu ifade edilmişti. Suç örgütü lideri Sedat Peker’in videolarında Falyalı’nın da adının geçtiği şu ifadeler yer almıştı: “Uluslararası uyuşturucu trafiği. Ben deseydim ki Binali Yıldırım, Başbakanlığı döneminde ülkeye sıcak para girsin diye özel gizli bir anlaşma yapıldı bu şekilde bu koordinasyon kuruldu. Devleti yargılatmak için. Bu kriminal bir olay. Venezüela ayağı, Kıbrıs’taki o para sistemi, Ortadoğu’ya gidiş. Diyorsunuz ya ‘Biz herkesi gider alırız’ e Halil Falyalı’yı niye almıyor? Yayınladı arkadaşlar Amerika’nın kırmızı bültenini Ortadoğu’nun uyuşturucu patronu diye. E Türkiye’de de aranıyor. Ama onda kasetler var herkesi çekmiş orda” Bu iddiaları Falyalı yalanlamıştı. Ortada bir uluslararası uyuşturucu trafiğine bağlı, bir ayağını Falyalı’nın oluşturduğu bir yapılanma kurulduğu anlaşılıyor. Falyalı’nın bu süreçte önemli bir bilgi birikimine sahip olduğu ve şantaj yapmak ya da kendini korumak için kaydettiği bir kaset arşivinin olduğu anlaşılıyor. Bana göre olay, Falyalı’nın bu süreçte edindiği bilgilerden, kasetlerden korkanlar ve/veya mal, mülk, parasal birikime göz dikenler tarafından uygulamaya sokulmuş bir saldırı olabilir. Kıbrıs’ta konuşulanlar da buna işaret ediyor. Türkiye’nin aksine Kıbrıs’ta sanalbet – sanal iddia sektöründe takımlara bir pay verilmediği için bu tür iddiaların Kıbrıs üzerinden yapılma yoğunluğunun artması, Faralyalı’nın son dönemde diğer bazı ülkelerde de benzer işlere girmesi ve günlük 10-15 milyon doları bulduğu ifade edilen rantın saldırıda etkili olduğu ifade ediliyor. Edinilen bilgilere göre, Falyalı’ya koruma sağlayan güçlerin devreden çıkması ve Falyalı’nın çok göze batması da etkenler arasında.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “3’üncü defa aday olması” yeniden tartışılmaya başladı. Kılıçdaroğlu “Aday olsun” dedi. Zamanın CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Erdoğan’a milletvekili ve başbakan olma” yolunu açmıştı. Şimdi de Kılıçdaroğlu da “yeniden cumhurbaşkanı olma yolunu” açmıyor mu; ne dersiniz?

K – Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek olası ama burada önemli bir ikilem var. Erdoğan Anayasa’ya göre 3. kez seçilemez. Anayasa’nın 101. Maddesi’nde “Cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” hükmü yer alıyor. 116. Maddesi ise “Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. … Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” deniliyor. Dolayısıyla ilkinde 10 Ağustos 2014 tarihinde, ikincisinde 24 Haziran 2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girerek Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın üçüncü kez aday olabilmesi için Anayasa’nın 116. maddesine göre Meclis’in erken seçime gitme kararı alması gerekiyor. Eğer seçim normal zamanında yapılırsa Anayasa’nın 101. maddesine göre Erdoğan tekrar aday olamaz. Anayasa bunu hükmediyor. Buna karşın iktidar, Erdoğan’ın ikinci cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Anayasa değişikliği referandumu ile “cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçildiğini ve dolayısıyla Erdoğan’ın bu cumhurbaşkanlığının değişiklik sonrası olduğu için ilk cumhurbaşkanlığı olarak sayılacağını iddia ediyor. Ancak Anayasa’da iddia edildiği şekilde bir sistem değişikliği sonrası Erdoğan’ın önceki Cumhurbaşkanlığı’nın sayılmayacağına dair bir hüküm yok. TBMM Başkanı Mustafa Şentop bu konuda “Hukuken hiçbir tartışma yoktur. 3 değil 2 kez adaylık söz konusudur. Hukuki sorun olmayacağını, tartışmaların bilgi eksikliğinden kaynaklandığını söyleyebilirim” diyor. Ama bilmeyen ya da bilip de yanıltan kendisi. Erdoğan iki kez aday oldu ve iki kez seçildi. Bunu iktidarın ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de hafta içinde MHP kampında yaptığı konuşmada “farkında olmadan” kabul etti. Bahçeli “Sayın Erdoğan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ilk cumhurbaşkanıdır ve tekrar aday olmasının önünde de hiçbir engel bulunmamaktadır” demesine karşın sonrasında “…şayet bu tartışmalar genişletilip Sabih Kanadoğlu ve buna benzer kuşkulu isimler ortamı germeye kalkışırlarsa üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmayız. Nitekim cumhurbaşkanının en az üç dönem seçilebilmesi amacıyla gerekli yasal düzenlemenin yapılmasına var gücümüzle çalışır, bunu da başarırız” diye konuştu. Böylece bu seçimin Erdoğan’ın üçüncü cumhurbaşkanlığı olacağını kabul etmiş oldu. Konuşmasında bahsettiği Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu da buna işaret ederek “Kendi açıklamasında bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu açıklamış oldu. Herhangi bir şekilde yasal düzenleme gerekiyorsa onu yapabileceklerini söylediğine göre, herhalde ikiden fazla aday olamayacağını da kabul etmiş oluyor. Bu yasal düzenlemeyi yani anayasa değişikliğini nasıl başaracağı konusu kapalı kalmış oldu” dedi. Çünkü iktidarın Meclis’te Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu yok. Sonuçta Kanadoğlu’nun da dediği gibi “1982 Anayasası’nın 101. maddesinin ikinci fıkrası çok açık, net, hiçbir yoruma ihtiyaç duymayacak şekilde düzenlenmiş vaziyette”. Nedir bu ikinci fıkra? “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” hükmü. Buna karşın CHP, bu Anayasa hükmünün uygulanmasında ısrarcı olursa, siyasi olarak Erdoğan bundan her zamanki gibi “halk iradesinin önüne geçilmek istendiği” yönünde bir “mağduriyet” konusu çıkaracaktır. Üstelik pratik olarak da böyle bir ısrarın bir anlamı yok çünkü, Cumhurbaşkanlığı adaylarını değerlendirecek Yüksek Seçim Kurulu (YSK) iktidarın güdümünde. Dolayısıyla iş YSK’nın önüne geldiğinde YSK Anayasa’ya aykırı olarak Erdoğan’ın adaylığına onay verecek. Bu da sonuçta iktidarın Anayasa’ya aykırı ilk icraatı değil. Dolayısıyla CHP’nin bu ısrarının uygulamada bir karşılığı, faydası da olmayacak. Sadece Erdoğan’a “Halk iradesine karşı çıkıyorlar” şeklinde bir mağduriyet malzemesi verilmiş olunacak. Öte yandan CHP bu konuda ısrar etmezse, bu sefer de kendi ilkelerine aykırı olarak Anayasal kanunsuzluğa göz yummuş olacak. Sonuç olarak Kılıçdaroğlu bu konuda daha önceden da YSK’den Erdoğan’a onay çıkacağı kesin olduğu için bu yola girmeyeceğini açıklamıştı. Son olarak da YSK’ya değinmeden “O da zamanında bir seçimde üçüncü kez aday olamayacağını biliyor, onun için böyle konuşuyor. Ama biz erken seçim istiyoruz. Hem de hemen. Erken seçim olsun ve Erdoğan karşıma çıksın. Onu sandıkta göndereyim. Halkın zamanında seçimi bekleyecek hali kalmadı. Hemen erken seçim kararı alınmalı ve Erdoğan sandıkta gönderilmelidir” diye konuştu. Dolayısıyla Anayasa’ya aykırı olmasına karşın CHP “Anayasa gereği Erdoğan’ın 3. kez aday olamayacağı” üzerinden bir strateji yürütmeyecek.

 

GÖZLEM – Atatürk’ün Samsun’daki “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasındaki ilk adımı” simgeleyen heykele menfur bir saldırı yapıldı. Ülkenin zirveleri dahil her taraftan kınama açıklamaları yapıldı. Sesi sedası çıkmayan bir devlet kurumu vardı, üstelik “Atatürk’ün kurduğu” bir kurum; Diyanet İşleri Başkanlığı. Aradan bir hafta geçti, Diyanet İşleri Başkanı, Güney Anadolu’da “Atatürk’ün mareşali ve başkomutanı olduğu” Türk Ordusu’nun birliklerini denetledi ve generaller, albaylar onu “asker selamı ile” karşıladılar. Bu tablo için görüşünüz?..

K – TSK’nın bağlı olduğu Savunma Bakanlığı’nın Bakanının Genelkurmay Başkanı olduğunda FETÖ’cülerce teslim alınmasına karşın; dört bakan yardımcısından üçünün FETÖ bağlantılarının, dördüncüsünün de ABD ile istihbarati ilişkileri olduğunun ortaya çıktığı bir siyasi yapıda bunların olması kaçınılmaz. Erdoğan, Milli Savunma Bakanlığı’nı ve Ordu’yu Akar’a teslim etti. O da iktidarın çizdiği yol haritasında Ordu’yu, üst rütbelilerden başlayarak, Atatürkçülükten olabildiğince uzaklaştırıp, kendi görüş ve çıkarları doğrultusunda siyasallaştırma işlevini üstlenmiş gözüküyor. Öyle olmasa Atatürk’e küfreden dinci kişilerin ziyaretlerine gitmez, başsağlığı dilemez, tarikatçı generalin cezalandırılmadan emekli edilmesini sağlamaz, yüzlerce Atatürkçü veya “kendi düşüncelerinden olmadığı” fikrinde oldukları albayı erken emekli etmezdi. Bu dikiş ne kadar tutar, tüm sızmalara ve yapılan düzenlemelere karşı Ordu’dan Atatürk etkisi ne kadar kazınabilir, bunu zaman gösterecek.