Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

İnsülin direnci

Konu yaygın, konu önemli!  Arada tekrar dönüp yazmak gerek. Son dört yıl önce değinmiştim. 

1970’li yıllarda tıp okumaya başladığım zaman nüfusun %5’inde şeker hastalığı olduğunu öğrendim ve “Ne kadar yüksek bir oran!” diye şaşırmıştım. Öyle ya “Gördüğünüz 20 insandan birinde şeker hastalığı var” demek idi bu.

Yeni çalışmalara göre artık bu oran neredeyse %20’lerde! Yani gördüğünüz 20 insandan 5’inde şeker var.

45 yılda 4 misline çıkmış!

Nedeni “çöp besin” denen her bakkalda gördüğünüz ucuz parıltılı kağıda sarılarak satılan karbohidratlar. Ucuz gıda veya tehlikeli şekerli limonata, kola vs gibi içecekler. Bunu içince kanda şeker yükseliyor, onu dengelemek için insülin salgılanıyor.

İnsülin salıncağı (yani tahterevalli gibi şeker çıkınca insülin çıkıyor… O çıkınca şeker düşüyor, açlık hissi oluşuyor), yani kabaca yemekten yarım saat, bir saat sonra insan gene buzdolabına saldırıyor. Kısa süren mutluluk anları ve oluşan yıkılması güç alışkanlıklar.

İnsülin dengesi bir kez bozulunca da, bir daha yerine gelmesi büyük bir cihat yani uğraş veya çaba ile mümkün. Yani nefse hakim olmakla.

İnsanoğlu yaklaşık 300 bin yıldır bu dünyada. Hep avlayarak, toplayarak yaşamış, yani hareket halinde. Son iki yüz yıldır giderek artan makineleşme ile şeker fabrikalarda üretilir hale gelmiş. İyi tarafı da daha geniş nüfusu besleyebilmesi olmuş. Kötü tarafı ise bizim hazım için gereken salgılarımızın atalarımızdan birkaç milyon yılda, kendi türümüzde 300 bin yılda evrilmiş olması ve insülinin belirli kiloda hareket eden vücuda yetmesi. Kilo artınca insülin az geliyor, basitçe şeker hastalığının tarifi de bu. Yani tabiat yetişemiyor insandaki hırsa ve artan kilolara.

300 bin yıl ancak bir meyve bulunca veya bir kovan balla beslenen insan son 8-10bin yılda giderek yerleşik düzene doğru yönelmiş ve ekip biçmeye başlamış. Daha bol gıda, daha fazla rahat ve üreme imkanı, ama aynı zamanda yüz bin yılın alışkanlıklarının değişmesi ve insan vücudunun değişememesi.

Endüstri evrimi ve makineleşme son iki yüz yılda hem nüfus patlaması hem kiloların giderek çöp besinle artması. Sağlığımıza ve çevreye zarar. Dengeyi “daha azda aramak” gerek! Yani nefse hakim olmak. Yaşamı uzatan en büyük etkenlerden biri de haftada birkaç gün oruç tutmak. Veya günde bir veya iki kez yemek. Ama vücudu susuz bırakmadan.

Basitleştirerek düşünün: Hayvan bir merada otluyor, gübresi orada kalıyor. Ot büyüyor. Çevre dengede. Hayvan yoğun besiye alınıyor ahıra. Mazot yakılarak toprağa ekilen ve sulanan mahsul yem halinde hayvanın önüne konuluyor. Nakliyede de mazot yakılıyor. Hayvanın gübresi de nakliye ile mazot yakılarak tarlaya gidiyor. Atmosfere daha fazla salınım. Çevre dengesi altüst oluyor.

Kabaca olay; bu insan nüfusu arttıkça sonumuzu hazırlayan bir sarmala giriyoruz. Kibirli olduğumuzdan bunu teknoloji ile aşabileceğimizi sanıyoruz ve yanılıyoruz. Yanıldığımızı anlamak için her üç veya dört kişiden birinde şeker hastalığı çıkmasını beklemek gerekecek herhalde. Yoksa insanların çoğunluğunda şeker hastalığı ortaya çıkınca mı anlayacağız? Şekerin artmasındaki ana neden tabii endüstriyel mısır ekimi ve bu ürünün her gıdanın içine fruktoz şurubu olarak katılması.

Şeker hastalığı demek ilaç demek, daha fazla para harcamak demek. Kişinin ve toplumun daha fazla para harcaması. Kendi kendimize kazık atmak demek, doğaya kazık atmak demek. Çözüm bunu anlamakta.

Çözümler esasen zor değil de kabullenmek zaman alıyor. “Üç kişi anlayarak okusa faydadır” deyip tekrar tekrar yazmak gerek.