Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Bildiğimiz Türkiye ve 2022…

Türkiye’nin ekonomisi çırpınırken, özellikle Arap kökenli yabancı yatırımcılar fırsattan istifade Türkiye’ye üşüşmüş durumdalar. Geçen hafta İstanbul’da geçirdiğim süreçte birçok lüks ve güzel kafe restoranda Türk’ten çok Arap müşterilerin olduğunu gözlemledim. Günümüzde ülkemiz Arap ülkelerinin zengin kitlesine “ucuz” olduğundan ötürü, bu “turistler” ülkemizde ucuza alışveriş yapıp vakit geçirmekte. Tablo tek böyle olsa “Ülkeye döviz giriyor” diye düşünüp olumlu yaklaşabiliriz. Fakat Arapların yatırımı arsa, ev, dükkan alma yönünde ilerlerken tehlike çanları hepimiz için çalmalı.

Ülkenin mozağinin bozulmasına yol açan bir diğer durum ise mülteci krizi…

Suriyeli mülteci krizi ve akabinde halen devam eden Afgan göçü riski altında olan Türkiye, zaten sosyo-kültürel asimilasyon riskiyle zaten yıllardır karşı karşıyaydı. Pek çok şehrimizde artık Türklerden çok Suriyeliler ikamet ediyor ve her yıl ülkemizde binlerce Suriyeli çocuk doğuyor… Anketler, “Türklerin büyük çoğunluğunun mültecileri istemediğini” gözler önüne sererken İstanbul Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma dikkat çekiyor…

Araştırma, “Kürt vatandaşların mültecilere karşı tepkisinin daha ılımlı olduğunu” gösteriyor. Her ne kadar hangi coğrafyada yaşayan Kürtlerden bahsedildiği araştırmaya katılmamış olsa da (ki, bu çok önemli bir nokta, keza Doğu’da yaşayan Kürtlerin İstanbul’da yaşayan Kürtlere nazaran mültecilerle etkileşimi çok daha az), kimi Kürtlerin Türklere nazaran ılımlı tavrını kendilerini bu mültecilerle bir bakımdan özdeşleştirmesi sonucuna varabilir.

Bugünkü Kürt sorununa baktığımızda, temelinde kendilerini bulundukları toprağa ait, fakat ülkeye ait hissetmeyen bir topluluk görmek mümkündür. Kasım ayında Washington DC’de katıldığım Atlantic Council’in etkinliğinde belgesel gösterimi vardı. Belgesel, savaştan kaçarak gelen dört Suriyeli kadının Türkiye’de nasıl hayata tutunduklarını anlatıyordu. Bu kadınlardan üçüncüsü konu edilirken röportajda geçen bir cümle beni çok etkiledi. Antep’te ikamet eden kadın (ismini ne yazık ki anımsamadığımdan yazamıyorum), “Antep’i çok seviyorum, burası çok güzel. Antep, Halep’e yalnızca 300 km uzaklıkta. Burası güzel ama keşke Suriye olsaydı…”

Bir an için durdum ve beynimden vurulmuşa döndüm: bu ikinci bir Kürt sorununun alameti olabilir miydi?

Bunun iki üç adım sonrasını görmek için siyaset bilimci olmak gerekmiyor. “Yirmi, otuz yıl sonra bu topluluklar da kendi ülkelerini kurmak isterse” Türkiye bu sorunu nasıl karşılayacak?  Bu soruyu sormak için belki erken, ama 2022 senesine baktığımızda, kutuplaşma çok güncel bir sorun olarak görülüyor.

Afganistan’dan Taliban’ın başa geçmesiyle oluşabilecek olası bir göç dalgası, AKP’nin popülaritesindeki düşüş, halk arasındaki fikir ayrılıklarında yaşanan ekonomik problemlerle beraber radikalleşmeyle kutuplaşma 2022’de Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı en büyük problemlerden bir tanesi olacak. Emre Erdoğan, 2020 yılında yazdığı makalesinde kutuplaşmayı Türkiye’nin “yeni Pandemisi” olarak adlandırmıştı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi ise 2017’de Marshall Fonu ile beraber yaptığı araştırmasında “Türklerin ortak bir gerçeği paylaşmadığı” sonucuna varmışlardı. Araştırma, Türklerin “olumlu görüşleri dinledikleri ve inançlarına meydan okuyabilecek diğer sesleri süzdükleri yankı odalarında yaşadıklarını’’ yazıyordu.

Kutuplaşmanın üstesinden gelmek ve daha fazla gerilimden kaçınmak için nihayetinde siyasi bir geçişe yol açacak sağlam bir yapısal değişikliğe ihtiyaç var. Başkanlık sistemi ile kuvvetler ayrılığı ortadan kalktı, bu nedenle zaten başkanlık sistemi öncesi de erimekte olan yargı bağımsızlığının tekrar güçlendirilmesi gerekmekte. Yukarıda bahsedilen araştırma, kutuplaşmayı azaltmak için atılması gereken önemli adım olarak daha sağlam, daha güvenilir ve tarafsız bir yargıyı ortaya koymaktadır. Kontrol ve denge kültürünün AKP öncesi döneme döndürülmesi gerekiyor. Sosyoekonomik refahın, gelir eşitsizliğinden başlayarak iyileştirilmesi ve en önemlisi, Suriye ve mülteci politikasına tekrar şekil verilerek bir yol izlenmesi gerekmekte. Suriyeli mültecilerin tekrar artık savaş olmayan ülkelerine dönmeleri sağlanmalı ve yatırımların önü kesilmeden ekonomik krizden yararlanmaya çalışanların kontrolü ele alınmalı.

Yoksa Türkiye’nin o eski güzel günleri artık yalnızca belli bir yaş grubunun anılarında yer alacak ve ülkemiz geri döndürülmesi zor bir tablo içerisinde kalacak.