Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne kavuştuk

1937’de kurulan müzenin açılış süreci, 20 Eylül 2022’deki büyük koleksiyon sergisiyle tamamlanacak. 2012 yılında kapanan müzenin 10 yıl kadar gecikmesini MSGSÜ Rektörü Prof. Handan İnci Elçi şu şekilde yorumladı:

“..Müzemiz boş bir araziye yapılmadı. Sedad Hakkı Eldem’in elinin değdiği eski bir binanın anısına ve temeline bağlı kalınarak çağdaş bir müzeye dönüştürüldü. İnşaat şirketi, işini teslim edip gittiğinde, depoda sıra sıra bekleyen ve acil bakım gereken nadide heykeller için bir restorasyon atölyemizin olmadığı ortaya çıktı mesela. Aynı şekilde geniş bir kadro halinde çalışması gereken müze personeli için de yeterli ofisler yaptırılmamıştı. Bu durum yeni bir ihale ve yine bir bekleme süreci demekti. Tabii bu arada bütün enerjimizi başka alanlara kaydıran pandemi engelinin üzerinden atladık ve nihayet, müzemizin kapısını sanatseverlere aralayacak duruma geldik..”

YAŞAYAN BİR MÜZE

Handan İnci Elçi, “Burasının ‘yaşayan bir müze’ olması için planlarınız neler?” sorusunu şöyle yanıtladı:

“.. Yaşayan müze olması, insanları içine çekmesiyle mümkün. Müzeler gençlerimiz için maalesef bir cazibe merkezi değil. Amacımız öyle ya da böyle kapımızdan giren ziyaretçileri, özellikle de gençleri ‘sanatsevere’ çevirmek olacak. Ülkede sanat eğitimi bizimle başlıyor, bu misyonu sürdüreceğiz.

Bugün bütün müzelerin programına kattığı ‘müzede eğitim’, 1985 yılında ilk defa bu müzede başlamıştır. Bu noktada 1980’de kurulan müze derneğimizi minnetle anmalıyım. O derneğin enerjisi ve faaliyetleri, müzenin sınırlarını genişletmesini sağladı.

Müze ve koleksiyonu maalesef uzun süre kapalı kalması nedeniyle unutuldu, gençlerin çoğu bilmiyor, tanımıyor. Onları farklı etkinliklerle buraya çekmek ve içeride başka neler olduğunu göstermek istiyoruz. Binamız buna çok elverişli. Burayı sadece resim heykel sergilemekten çıkarıp sanatsal içerikli farklı işlere de yer açacağız. Konservatuarımızın bütün birimleri projelere şimdiden başladı. Tiyatro Bölümü, konusu müzede geçen interaktif bir oyun sergilemeye hazırlanıyor.”

TOPHANE ÇEVRESİ

“.. Bulunduğumuz Tophane çevresi de giderek sanata ilgi duyanların merkezi haline gelmekte. Müzeye yürüme mesafesinde çok değerli iki tarihi binamız var. Biri Sultan Abdülmecit’in yaptırdığı Tophane Kasrı, diğeri Fatih döneminden kalma Tophane-i Âmire. Kasır restorasyonda, çok yakında bitireceğiz. Tophane-i Âmire’yi ise sergiden sergiye ziyaret edilen, İstanbul halkının pek bilmediği bir yer olmaktan çıkarıp tarihi kimliğini de vurgulayarak içinde yaşanan bir yere dönüştüreceğiz.

Ayrıca, müzenin tam karşısında bulunan arkeolojik alan da üniversitemize tahsisli. Arkeolojik zemin üzerine eser sergilemeye elverişli taraçalar ve yürüme koridorları tasarladığımız projemiz şu anda kurulda, onay bekliyor. Bu üç mekânın birbiriyle koordinasyonlu etkinlikleri bölgeye ve bütün İstanbul’a muazzam bir sanat-kültür enerjisi katacak. Üniversitemizi diğer bütün üniversitelerden ayıran temel niteliği de budur zaten..” (Erkan Aktuğ ile söyleşisinden)

Attila İlhan’ın mektupları bir hurdacıda ele geçti..

Kaynak Yayınları edebiyat tarihimize katkı sağlayacak ilginç bir kitabı, “Attilâ İlhan – Kardeşime Mektuplar”ı okurlara sundu. 10 Ekim 2005’te 80 yaşındayken aramızdan ayrılan ölümsüz Attilâ İlhan’ın 1951-1953 yılları arasında İzmir’de yaşayan kardeşi Cengiz İlhan’a İstanbul ve Paris’ten gönderdiği mektuplar, bir kitap hurdacısının deposundaki yığınların arasından ilk kez gün ışığına çıktı..

Burada biraz duralım.. Attila İlhan titiz adamdır, Erkan Sevinç ve ben, onunla Demokrat İzmir’de çalıştık, onu tanıdık. Attila İlhan kendine gelen mektupları atmazdı, zaten onları sonra kitap yaptı.

Ama kardeşi Cengiz İlhan’a (Cengiz abimize) gönderdiği mektuplar bir kitap gazete hurdacısının içinde farelerin bile yoluna kaybedeceği deposunda ele geçiliyor. Peki ya ele geçirilmeseydi, dosdoğru çöpe gitse idi, yazık değil mi?

Şu noktada söyleyeceklerimiz var. Bu mektuplar mutlaka Karşıyaka’dan komşum Cengiz abinin ölümünden sonra sokağa düştü. Çünkü sağlığında Cengiz ağabey de aynen titiz ve düzenli bir adamdı. Ama Cengiz ağabey ölünce, yani bizim Latife Hanım sokağındaki mütevazi apartman katında vefat ettiğinde ne oldu?.. Galiba şunlar oldu. Çocuklarının annesi vefat ettikten sonra evlendiği oldukça mülayim ve sessiz bir hanım olan ikinci eşinin, edebiyatla filan ilişkisinin olmaması yüzünden, vefattan sonra evi derleyip toparlamak adına kağıt namına ne varsa sokağa göndermesi ihtimal dahilinde. Yani Cengiz İlhan’ı ilk eşinden çocuklarının bu işi yaptıklarını asla düşünemem.. Neyse..

Attilâ İlhan mektupları yazdığı yıllarda o yıllarda 26-27 yaşında bir hukuk öğrencisi. Kardeşine yurtdışından (Paris) veya İstanbul’dan yazıyla ulaşmaya çalışıyor, dertlerini anlatıyor. Sonradan başarılı bir avukat olup İzmir Barosu Başkanlığı da yapacak kardeşi Cengiz İlhan ise sanat ve meslek yolunun başlarında, ama bazı edebiyat denemeleri de yapıyor.

Attila İlhan mektuplarda çok şey söylüyor. İlgi ile okunabilir. Mesela 22 Aralık 1952’de İstanbul’da yazdığı mektupta şöyle diyor örneğin: “Bizdeki şiir çemberinin dışındayım. Dar, sıkıntılı, fakir bir şiir atmosferi var. Boğuluyorum.”

Bu hurdacı meselesini gazetelerden okuyunca üç şey aklıma düştü:

  • Her edebiyatçı ve sanatçının kaderi bu mudur?
  • Kim bilir hurdacılarda daha neler vardır?
  • Ben ölünce benim kitaplarım ve kağıt yığınlarım ne olacak? (Y.A.)

Olağanüstü bir Levanten:

Gilbert ağabey seni özleyeceğiz..

İzmir, en değerli, üstelik eli kalem tutan hatıralarını yayınlayan, “59 Numaralı Ev – Bir Levanten’in Anıları” isimli eşsiz eserini bize armağan eden Gilbert Epik’i geçtiğimiz günlerde kaybettik. Bu vesile ile yeğeni, dostumuz Maria Rita Epik’e de başsağlığı dilerim..

59 NUMARALI EV

Heyemola Yayınları tarafından basılan “59 Numaralı Ev – Bir Levantenin Anıları” kitabı, Gilbert Epik’in çocukluğundan itibaren ileri yaşlara kadar Alsancak’tan gelip geçen Levanten halkın tüm özelliklerini ve nice hatıraları bize sunmakta. Kitap tektir, örnektir, nadidedir.. İzmir Amerikan Konsolosluğunun uzun yıllar bir emektarı olan Gilbert Epik ile dostluğumdan onur duyarak, kitabı hakkında yazılanlardan bir demet sunar, toprağı bol olsun derim. (Y.A.)

Cristina Milovich (Schnettger)-Yayına Hazırlayan: “.. Bu metni sadece kişisel nedenlerle değil, toplumsal nedenlerle de çok önemsedim. Zira yüzyıllardan beri sadece İzmir’de değil, liman şehirlerinin çoğunda yaşayan biz Levantenlerin nüfusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra gerek göçler gerek Müslüman Türklerle yapılan evlilikler neticesinde o derecede azaldı ki genelde Fransız, İtalyan, Yunan kültürü ile Katolik ve Ortodoks adetlerinin karışımı olan bizlere özgü kültürümüz, adetlerimiz, geleneklerimiz de artık giderek yok olmaya yüz tuttu… M. Gilbert’in bu anıları, ileride bir gün atalarını, köklerini merak edecek olan çocuklarımız için değerli bir miras, tarihî bir belge niteliği taşıyor…”

Tarihçi Pelin Böke-Yayına Hazırlayan: İzmir’de ilk defa bir Levanten bu kadar içtenlikle ve detaylı olarak anılarını anlattığı bir metin yazdı.. 1927 doğumlu olan Mösyö Gilbert bu metni aslında torunları için yazmıştı, unutulup gitmesinler diye. Metinde neler yoktu ki: 1930’lardan başlayarak önce Göztepe sonra da Alsancak’ta geçen çocukluğu, okuduğu okullar, sokakta oynadığı oyunlar, büyüdüğünde önce Eshot’ta başlayan sonra Amerikan Konsolosluğunun ilk açıldığı yıllardan kapanana kadar olan çalışma hayatı, Noel ve Paskalya yortuları, o yıllarda söylenen şarkılar ve en önemlisi de neredeyse sokak sokak bizi Alsancak’ta gezdirirken, o evlere ve içinde oturanlara dair anlattığı gerçek öyküler.

En iyi sinema kitabı:

Franz Kafka ve Sinema

Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen 21.Eskişehir Ulusla arası Film Festivali’nde çeşitli kategorilerden ödüller sahiplerini buldu. Festivalin “Sinema Kültürüne Katkı Yarışması”nda değerlendirilen yapıtlar arasında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.Mehmet Öztürk’ün “Franz Kafka ve Sinema” adlı kitabı (İthaki Yayınları) oybirliği ile en iyi sinema kitabı seçildi.

Edebiyatta “Kafkaesk” teriminin sinemadaki karşılığını arayan Öztürk, sinema ile edebiyat arasındaki karşılıklı ve çok yönlü ilişkiyi özgün ve kapsamlı bir bilgi temelinde ele alıp okurlarına sunmakta.

 

Turgut Pura yeniden aramızda

İzmir Alsancak’taki Turgut Pura Vakfı’nın sanat galerisi yeniden restore edilen tarihi binasında tüm İzmirli görsel sanatçıları kucaklayarak yeni yıla merhaba dedi.

İzmir’in tüm sanatçıların katılımı ile gerçekleşen karma serginin açılışında merhum heykeltıraş Turgut Pura’ya olan sevgi ve saygı bir kez daha ifade edildi.