Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Erdoğan erken seçim kararı almaz

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başındaki olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Merkez Bankası’nın faiz kararını, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin  “ekonomik kriz ve kur artışına” dair açıklamalarını, Katar ile Kıbrıs Rum Yönetiminin “petrol aramak için” yaptıkları anlaşmayı, TBMM’deki “kavga” tablolarını, Halk Ekmek ürünlerini satan büfelere “AKP’li ilçe belediyeleri”nin elektrik vermemesini, yeniden gündeme gelen “Haziranda seçim” ihtimalini değerlendirdi. İşte görüşleri…

 

GÖZLEM – Merkez Bankası’nın faiz kararı için görüşünüz? Bu karar daha açıklanmadan dolar 15.20’ye yükseldi. Karar, kuru ve piyasayı nasıl etkileyecek?

K – Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir “kontra” yapmadı ve Merkez Bankası faizleri 100 baz puan daha indirerek yüzde 14’e çekti. Bunun sonucunda da, faizlerin düşürülme politikasının devam edeceği ve sürpriz bir “geri dönüş” olmayacağı beklentisiyle döviz kurları yukarı fırladı. Aslında piyasalar 100 puanlık indirimi satın almıştı. Ama dövizdeki bu sıçrama, teknik olarak faiz indiriminden ziyade, iktidarın inadından vazgeçmeyeceği gerçeğinin daha da iyi anlaşılmasından ötürü oldu. Bu sürecin sonucunda daha da önce söylediğimiz gibi enflasyon spiral bir şekilde artmaya devam edecek. TÜİK’ten gelen haberler, eğer yukarıdan bir müdahale olmazsa, enflasyonun ilk etapta gelecek ay yüzde 30’un üzerine çıkacağını, daha sonra da yükselmeye devam edeceğini gösteriyor. Bu şartlarda dar gelirlilere dönük yapılması beklenen asgari ücret artışı ve benzeri iyileştirmelerin etkisinin kısıtlı olacağı, bu artışların da enflasyonu daha da körükler hale getireceği anlaşılıyor. Türkiye büyük bir krize doğru gidiyor. Bu kriz sadece ekonomik olmayacak. Ciddi bir güven bunalımıyla beraber siyasi bir kriz ufukta gözüküyor.

 

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan, “ekonomik krizi, kur artışını “Dış saldırılara bağlarken, yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, “sorunun dış güçlerin saldırısından değil, ekonomik politikaya duyulan güvensizlikten kaynaklandığını” söyleyerek “Dışarıdan herhangi bir saldırı yok! İçeride birkaç manipülatif, spekülatif işlemeler var” dedi, siz ne diyorsunuz?

K – İktidarın söylem ve politikasında bir değişim başladığı anlaşılıyor. Aslında Erdoğan’ın “dış güçler” söylemi elle tutulur bir hedefi göstermediği için kendileri açısından hiçbir zaman tam anlamıyla “etkili ve isabetli” olmamıştı. Şimdi “iç güçler” söylemiyle ve Bakan’ın geçen hafta iş dünyasıyla yaptığı toplantıda hem “100 milyon dolar satın” isteği, hem de onunla beraber gelen “döviz arzındaki sıkışıklıklara” ilişkin duyumlar, iktidarın iç piyasadaki döviz talebini ister işadamlarından gelsin ister sade vatandaştan gelsin, “polissel yöntemlerle baskı altına almaya” dönük bir politika değişikliğine gideceğine işaret ediyor. Hatta Bakan’ın ısrarla “serbest piyasadan taviz verilmeyecek” açıklamalarına karşın “döviz mevduatlarına el konmasından, döviz mevduatlarının satışına zorlanmasına” kadar piyasada konuşulan önlemler bu politika değişikliğine işaret ediyor. Bakan Nebati ne kadar “serbest piyasa” sözü verirse versin, Erdoğan’ın bir kararıyla görevden alınabileceği veya piyasada bahsedilen türden yaptırımların devreye sokulabileceği aşikâr. Buna bir de yine Erdoğan’ın iktidarının en başından beri hukuki konularda görüşlerine başvurduğu ve yasa tasarılarını onaylattığı Profesör İzzettin Özgenç’in hafta içinde twitterdaki “Türk Lirası’nin yabancı paralar karşısındaki değer kaybı ‘Ağır ekonomik bunalım’ sonucunun ortaya çıkacağı süreci başlatmıştır. Bu nedenle kaçınılmaz görünen ağır ekonomik bunalım sebebiyle Olağanüstü Hal ilanına (Anayasa madde 119) toplum olarak hazırlıklı olmamız gerekir” açıklamasını eklerseniz, tablo tamamlanmış oluyor. (Anayasa’nın 119. maddesi “Cumhurbaşkanı; savaş, … kalkışma, … şiddet hareketlerinin yaygınlaşması, … kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması, tabii afet veya tehlikeli salgın hastalık ya da AĞIR EKONOMİK BUNALIMIN ortaya çıkması halinde yurdun tamamında … olağanüstü hal ilan edebilir” hükmünü içeriyor) Bu durumda Erdoğan’ın durumu okuyuş tarzının da şöyle olduğu ortaya çıkıyor: “Faiz düşürülünce enflasyonun düşmesi lazım. Bu olmayıp da faiz düşürülünce dövize yönelim varsa ve bu sığ bir yönelimse –ki Merkez Bankası yaptığı çok küçük satışlarla bile kuru yarım lira düşürmeyi başardı, ancak sonra kur olduğu gibi yeniden yukarı çıktı; demek ki dövize sığ yani ‘kasıtlı’ bir yönelim var– o zaman bu yönelimin sorumlusu yurt içinde döviz satın alanlardır. Bu alımların önüne geçmek ve dolayısıyla iktidarımıza olan saldırıyı bertaraf etmek için döviz mevduatları üzerinde çeşitli yaptırımlardan, ekonomik OHAL ilan etmeye kadar gerekli her türlü önlem alınmalıdır.” Ortaya çıkan tablo, iktidarın düşünce silsilesinin dış güçlerden bu şekile evrildiğini ortaya koyuyor.

 

GÖZLEM – Ekmek kuyrukları içler acısı… Halk Ekmek ürünlerini satan büfelere “AKP’li ilçe belediyeleri” elektrik vermiyor. “2 lira ucuz ekmek alan” halk bu acı gerçeği görmüyor mu? Ne düşünüyorlardır AKP’li belediyeler için?.. Ne kadar oy kaybedeceklerini düşünmüyorlar mı?

K – Halkın gerçek durumunun ne olduğunu bence iktidarın en tepesinden, onun danışmanlarından veya tepe yöneticilerinden, hatta hatta milletvekillerinden bile önce iktidarın belediyeleri biliyordur. Dolayısıyla belediyelerin zor durumdaki halka yardım etmeyi amaçlayan ancak muhalefet tarafından gerçekleştirilen icraatlara karşı çıkması, bu tasarruflarından oy kaybedeceklerini bilmemelerinden değil, yukarıdan gelen “emirlerin” gereğidir. Belediyelerden en tepe yöneticilere kadar AKP’nin tüm katmanları iktidardan gelen katı bir baskı altında “tek düze ve gözü körleşmişçesine bir inatla” iktidarın tüm imkanlarını kullanarak muhalefetin icraatlarını ne pahasına olursa olsun engellemeye zorlanıyorlar. Bu “ne pahasına olursa olsun” kısmını “oy kaybetme pahasına” şeklinde de okuyabilirsiniz. Öncelik şu anda “oy” değil. Muhalefet üzerinde bir “baskı” kurmak. Bu da iktidarın “İktidar olmayı talep edemezsiniz”den tutun, “Seçimi kazansanız da iktidarı size vermeyiz”e kadar çeşitli “kaçıntı” ifadelerinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla da seçimlerin yapılıp yapılamayacağına ve nasıl yapılacağına ilişkin çeşitli şüphelerin dillendirilmesine ve gündemde kalmasına neden oluyor.

 

GÖZLEM – CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Aylin Nazlıaka, Türkiye’deki tüm ilçelerde kadın örgütlenmesini tamamladıklarını belirterek “gittikleri yerlerde şiddet gören kadınlara psikolojik destek verdiklerini” söyledi ve “Halkın iktidarını kurduğumuzda güçlü sosyal devletin ilk adımı Aile Destekleri Sigortası (ADS) Kurumu’nu kurmak olacak. Asgari ücreti temel alarak belirlenecek yoksulluk sınırının altında geliri olan aileleri ADS kapsamına alacağız” dedi. Bu örgütlenmenin ve hedefin sandığa intikalinin derecesi ne kadar olabilir?

K – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Aile Sigortası projesini AKP iktidarının ilk yıllarından beri dillendiriyor. Bunu kendisiyle konuşup haberleştiren ilk; değilse de ilk gazetecilerden birisi benimdir. Kılıçdaroğlu Aile Sigortası sistemini, AKP’nin “yoksulluğu yok etmeye değil yönetmeye ilişkin” yoksula gıda ve kömür yardımı gibi politikalarına karşı kurgulamıştı. Çok da başarılı bir kurgudur. Bir defa yolsuzluğa yol açan belediyelerin yardım ihaleleri yerine doğrudan aile hesabına, hatta kadını güçlendirmek üzere ailenin annesi adına açılacak bir hesaba nakit aktarımı içeren, böylelikle de yardım uluorta yapılmadığı için kimsenin rencide olmadığı bir devlet hizmeti olarak planlandı. Bu sigorta sistemi bana göre uygulaması çok kolay olacak ve kısa sürede başarı elde edilecek bir sosyal devlet projesidir. Ancak önemli olan bu sistemi halka, seçmene çok iyi anlatmak ve duyurmaktır. Anladığım kadarıyla CHP Kadın Kolları Başkanı Aylin Nazlıaka’ya ve ekibine bu noktada büyük iş düşecek. Nazlıaka CHP Kadın Kolları’nı bir yılda sadece tüm illerde değil, Türkiye’nin 900’den fazla ilçesinden neredeyse tamamında örgütlü bir hale getirdi. Kadın kolları aracılığıyla CHP’nin üye sayısı da ciddi biçimde arttı. Şimdi bu örgüt ile sahaya inip, aile sigortasını, bu uygulamanın ilk adresi olacak ailelerin ağırlıklı olarak kadın fertlerine anlatmaları, duyurmaları gerekecek. Bunu medyanın olanaklarını kullanarak, bir başka deyişle “biraz pamuk elleri cebe atarak” yapmak da CHP yönetiminin sorumluluğundadır. CHP’nin en zayıf taraflarından birisi, elindeki maddi imkânları hedefleri doğrultusunda kullanmada biraz “memur zihniyetiyle” hareket etmesidir. CHP, artık yeni dünya düzeninde, yaptıklarını, icraatlarını duyurmak için maddi kaynaklarından ciddi biçimde yararlanma yolunda “çok daha açık” düşünmeye başlamalıdır.

 

GÖZLEM – Katar ile Kıbrıs Rum Yönetimi “el ele” Türkiye’nin kırmızı çizgili alanında “petrol aramak için” anlaştılar. Katar hani “din kardeşimiz” idi ve de Katar Emiri’ni Türk Silahlı Kuvvetleri koruyordu?

K – Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı’nın önceki hafta gerçekleştirilen Katar ziyareti sırasında dışişleri bakanları bir basın toplantısı düzenlemişti. Toplantının soru-cevap kısmında bir gazeteci, iki bakana “Katar Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kaosu aşmasına nasıl yardımcı olabilir? Acaba siz Katar’a ekonomik destek mi talep etmeye geldiniz?” sorularını yöneltmiş, buna Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el Sani “Türkiye ekonomisinin yaşadığı zorluklardan çıkacak fırsatlara bakıyoruz” diye yanıt vermişti. Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu duruma bozularak “Tamamen katılmadığımı söylemek isterim. … Biz bugün Katar’a Türkiye’ye para göndermesi için değil, ilişkilerimizi her anlamda geliştirmek için geldik” diye mukabele etmeye çalışmıştı. Ancak durum da Katarlı bakanın söylediği kadar basit. Katar kendi çıkarına bakıyor. Türkiye ekonomisinin zor durumundan dolayı değer kaybeden kurumlarını ucuza kapatmaya, iyi şartlarla swap yapmaya yani borç vermeye çalışıyor. İktidar ise her zaman yaptığı gibi “takviyeye”ye başvuruyor. “Ekonomik durum kötü değil” diyor. Para istemeye gelindiği doğru değilmiş, swap istememiş gibi “İlişkileri geliştirmeye geldik” diyor. Beyaza siyah demeye, “beyaz” diyenleri baskı altına almaya, cezalandırmaya çalışıyor. Ancak “beyaz” diyen Katar gibi “göbeğinden bağlı” olduğu, çeşitli ödünler verdiği, özel mali ilişkileri nedeniyle mahkûm olduğu bir ülke olunca, Türkiye aleyhine attığı adımlara “gık” çıkartamıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Bakanlar Kurulu, 2 Aralık’ta daha önce ilan ettiği münhasır ekonomik bölgesi içinde bulunan 5 numaralı ruhsat sahası için ExxonMobil ve Katar Petrolleri Ortaklığı’na (yani Katar ile yanlarına aldıkları ABD’ye) doğalgaz arama izni vermiş, aynı gün Türk Dışişleri Bakanlığı bu parselin bir bölümünün Türk kıta sahanlığı içinde yer aldığını belirterek “Türkiye fırsat vermeyecektir” açıklaması yapmıştı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da geçen hafta içinde ABD ve Katar’ın Rumlar tarafından belirlenen 5 numaralı parselde arama yapacak şirketlerinin Türkiye’nin kıta sahanlığına girmeyecekleri güvencesi verdiğini açıkladı ve aramaların 5 numaralı parselin güneyiyle sınırlandırılacağını söyledi. Peki madem ABD ve Katar sözkonusu bölgede arama yapmayacak, neden bu güvenceyi kendileri vermiyorlar, kendileri açıklamıyorlar? Neden bunu yazılı bir taahhüt altına almıyorlar? Neden bir bölgesinde arama yapılmayacaksa, o saha bir bütün olarak ihaleye çıkarılıyor? Neden o “arama yapılmayacak bölge”, 5 numaralı sahadan çıkarılmıyor? Çavuşoğlu’nun açıklamasına kendisi bile inanmıyordur. Bu açıklamanın günü kurtarmak adına yapılan bir açıklama olduğu, yeri ve zamanı geldiğinde bu şirketlerin sözkonusu alanda da arama yapacakları ortada. Türkiye bir yıl önce kendisinin arama yaptığı, sondaj gemilerini TSK’ya ait muhrip gemilerle beraber bölgeye yolladığı haklı Doğu Akdeniz politikasından; limanlarından çıkamadığı, sözde müttefiklerinin, kendi haklarını yediği ayan beyan ortada olan Güney Kıbrıs ile ortak olarak kendi karşısına çıktığı, Rusya, Çin gibi ülkeleri devreye sokmak gibi bir B planının bile olmadığı bir noktaya sıkışıp kaldı. Bunda da en büyük etken, iktidarın ısrarla “yok” olduğunu iddia edip saklamaya çalıştığı ekonomik ve siyasi krizdir.

 

GÖZLEM – Millet Meclisi’ndeki “kavga” tabloları için görüşünüz?

K – İktidar o kadar büyük bir “inkâr” ve “takiye” politikası içinde ki, yaptıklarının halkın nezdinde büyük tepkiye neden olduğunu gören iktidarın milletvekilleri, yukarıdan aldıkları “muhalefete yeterli tepki vermiyorsunuz, verdiğiniz tepkiyi daha da sertleştirin” direktifleri doğrultusunda hem bir suçluluk duygusunu örtmek, hem de yaptıklarını gizlemek amacıyla muhalefete şiddet tepkisinin dozunu arttırdı. Şeklini iyice değiştirmeye, sözlü sataşmalardan fiziki saldırıya çevirmeye başladı. Bunlar suçluluk duygusunu kapatmak, yapılanları örtmek, daha fazla ses çıkararak haksızlığı gizlemek amaçlı hareketler.

 

GÖZLEM – “Haziranda seçim” gene gündeme girdi, Sizce Erdoğan ile Bahçeli, “Barajı yüzde 7’ye indirmeden, MHP’yi baraj dışı bırakacak bir “Haziranda seçim” kararı alabilirler mi?

K – Almazlar. Bir defa baraj kaygısıyla AKP listelerinden seçime girecek bir MHP’yi seçmeni, tabanı benimseyemez. O ciddi bir darbe olur. Öte yandan AKP kulislerinde “Şu ortamda, özellikle Cumhurbaşkanı ekonomiyi düzeltmeden gerekli düzeltmeleri yapmadan erken seçime gitmek ‘intihar’ olur” kanısı yaygın. En büyük sıkıntı dövizin artıyor olmasından çok oynaklığı. AKP’ye özellikle Anadolu’dan, sanayicilerden, tüccarlardan “döviz kurunun ne olacağının belli olmadığı, sabitlenmediği bir ortamda iş yapmanın zorluğuna” ilişkin çok sayıda şikayet geldiği ifade ediliyor. AKP milletvekillerinde yine son anda, Erdoğan sahaya indiğinde ve ekonomiye ilişkin, selektif olarak gerekli hedef noktalarına durumlarını düzeltecek iyileştirmeleri yaptığında düşen oyların artacağı yönünde bir “inanış”, beklenti var. Bu arada her şeye rağmen Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı, AKP içinde “rahatlama” yaratmış görülüyor. Tabii bu milletvekillerinin düşüncesi, sandıkta durum ne olur belli olmaz.