Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Dövizli sözleşmelerde hukuki gerekçe

Sözleşmeler Hukuku’nun temel ilkelerinden olan “ahde vefa” ilkesi doğrultusunda, sözleşmesel ilişkilerde tarafların üstlendikleri yükümlülüklere ilişkin ifa borçlarının, sözleşmenin kurulması sonrası değişen şartlardan etkilenmemesi gerekir. Bu noktada, yerleşik anlayışa göre; sözleşmenin akdedilmesinden sonra, önceden tahmin edilemeyen olayların ortaya çıkmasının ve borçlu açısından borcun ifasını güçleştirmesinin borca etkisi olmamaktadır.

Buna rağmen, “sözleşmenin kurulması sırasında mevcut olan şartlar sonradan beklenmedik şekilde değişirse ve bu durum aşırı ifa güçlüğüne veya karşılıklı edimler arasındaki dengenin ağır şekilde bozulmasına yol açarsa; borçludan borcunu yerine getirmesi beklenilemez.”

Sözleşmesel ilişki kapsamında, ifanın imkânsızlaşmadığı ancak aşırı anlamda zorlaştığı haller için Türk Borçlar Kanunu’nun “aşırı ifa güçlüğü” kenar başlıklı 138. Maddesinde düzenlenmektedir. Söz konusu madde kapsamında; Sözleşme akdedildiğinde tarafların öngörmediği ve öngörülmesi beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa, kanunun tanıdığı imkanlardan yararlanabilir. Bu noktada; borçlunun; hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme imkanı bulunmaktadır.

Ülkemizde son zamanlarda yaşanan döviz kurlarındaki artışın, dövizle borçlanma doğuran sözleşmelerde, borcun ifa edilmesine olan etkisi tartışılmaktadır. Bu konuda, Yargıtay’ın son dönemdeki kararlarına bakıldığında; “dövizle borçlanmanın” söz konusu olduğu sözleşmelerde; borçlanan tarafın dövizde yaşanabilecek bir değişimi öngörebilecek durumda olduğu, dolayısıyla dövizle borçlanmayı kabul etmesiyle birlikte bu riski üstlendiği ve döviz kurlarında yaşanan değişikliklerin Borçlar Kanunu 138. Madde kapsamında “öngörülmesi beklenmeyen” bir nitelik taşımadığı değerlendirilmektedir.

Bu noktada, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14.09.2021 tarihli güncel kararında , “Somut olayda da davacı kendi özgür iradesi ile TL üzerinden ve kredi faizi ödemek suretiyle konut kredisi kullanabilecekken, JPY üzerinden kredi kullanmış, döviz artışlarının başlamasına kadar yaklaşık üç buçuk yıl sözleşmeyi benimseyerek taksitlerini ödemiştir. Taraflar arasındaki sözleşmenin 6. maddesinde “Dövize endeksli kredide yıl içindeki kur riski borçluya aittir.” şeklinde açıklama mevcuttur. Davacı döviz üzerinden on yıl vadeyle kredi kullanırken JPY’de değer azalması söz konusu olduğunda TL karşılığı ödemelerinde de azalma olabileceğini değerlendirerek tercih hakkını kullandığı gibi, günümüz ülke koşullarında ilerleyen yıllarda dövizde ödeme güçlüğü doğuracak dalgalanmalarla karşılaşabileceğini de öngörebilir durumdadır. Sözleşmenin imzalanmasından sonra değişen koşulların ödeme güçlüğü doğurması yukarıda izah edildiği üzere tek başına sözleşmenin uyarlanması için yeterli olmadığından, mahkemece uyarlama için aranan öngörülemezlik koşulunun somut olayda gerçekleştiğinin kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi hatalıdır.” ifadeleriyle karar kurmuştur. Görülmektedir ki, Hukuk Genel Kurulu, günümüz ülke koşullarında dövizde ödeme güçlüğü doğuracak dalgalanmalarla karşılaşmanın öngörülebilir olduğunu ve döviz kurlarındaki artış bakımından Türk Borçlar Kanunu kapsamındaki      “öngörülemezlik” uyarlama şartının sağlanmadığını değerlendirmektedir. 

Buna ilaveten; Franga endeksli kullanılan konut kredisiyle ilgili bir uyarlama talebinde;  Yargıtay 13. Hukuk Dairesi   “ülkemizde zaman zaman ekonomik krizlerin vuku bulduğu ve bu bağlamda dövizle borçlanmanın risk taşıdığı da toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından bilinen bir olgu olduğu, davacının, bu riski önceden öngörebilecek durumda olmasına rağmen dövizle kullanma yolunu tercih etmiş bulunduğu, buna göre işlem temelinin çökmesinden bahsetmenin olanaklı olmadığı, bununla birlikte, eldeki davanın, sözleşmenin üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra açılmış olması da nazara alındığında, sözleşmenin davacı tarafından benimsendiğinin kabulü gerektiği bu nedenle yukarıda belirtilen tüm hususlar birlikte değerlendirildiğinde dava konusu olayda uyarlama koşullarının bulunmadığı anlaşılmaktadır.” şeklinde hüküm kurmuştur. Bu noktada, Yargıtay’ın, ülkemizde ekonomik krizlerin vuku bulduğuna ve dövizle borçlanmanın risk taşıdığının toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından bilinen bir olgu olduğuna dair saptamayla; uyarlama koşulunun yerine gelmediğine yönelik kanaat bildirdiği görülmektedir. 

Yukarıda alıntılanan kararlarla nispeten farklılık taşıyacak şekilde, 07.09.2021 tarihli güncel kararında Yargıtay 3. Hukuk Dairesi “…mahkemece yapılacak iş; az yukarıda açıklanan uyarlama davalarında uygulanması gereken kurallar belirtildiği şekilde tek tek ortaya koymak ve konularında uzman üç kişilik bilirkişi kurulundan, tüm bu veriler, kiralananın niteliği, kullanma alanı, konumu, bölgedeki kira parasını da etkileyecek normalin üstündeki imar ve ticaret değişiklikleri, emsal kira paraları, vergi ve amortisman giderlerindeki artışlar, döviz kurlarındaki ani ve aşırı iniş ve çıkışlar ile ülkeyi sarsan ciddi ekonomik kriz veya doğal afetlere bağlı ödeme esaslarının yeniden düzenlenmesini gerektirecek olayların varlığı araştırılıp değerlendirilmek suretiyle bir rapor almak ve hasıl olacak sonucuna göre karar vermek olmalıdır.” ifadeleriyle hüküm kurmuştur. Bu karar metninden anlaşıldığı şekilde, Yargıtay bu kez de; “döviz kurlarındaki ani ve aşırı iniş – çıkışların” ve“ülkeyi sarsan ciddi ekonomik krizlerin”; ödeme esaslarının yeniden düzenlenebilmesi ihtimalini yaratan bir sonuç doğurabileceğine dair kanaat bildirmiştir.

İzah edilen ve alıntılanan kararlar ışığında; olağanüstü koşuların yaşandığı günlerde, döviz kurundaki değişiklikler ve bu değişikliklerin sözleşmesel edimlere yansıması yönünden;  mahkemelerin verecekleri kararların ve Yargıtay’ın ortaya koyacağı bakış açısının yol gösterici olacağını, sürecin yaşayarak şekilleneceğini ifade etmek gerekir.