İklim davaları açılabilir

Yaşar Üniversitesi Akdeniz Uygulama ve Araştırma Merkezi, “İklim Değişikliği, COP26 ve Türkiye: Hukuksal Perspektif” adı altında çevrim içi bir seminer düzenledi.
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Seminerde, iklim değişikliği hukuksal bağlamda ele alındı. Türkiye’nin iklim planlarının tarihi sürecinin yanı sıra, Piri Reis Üniversitesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Başak Başoğlu Kapancı, kişilerin veya derneklerin iklim değişikliğine sebep olacak şekilde doğaya zarar veren şirketlere iklim davaları açabileceğini söyledi.

Yaşar Üniversitesi Akdeniz Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin Singapur Ulusal Üniversitesi Uluslararası Hukuk Merkezi, Piri Reis Üniversitesi ve Çevre Çalışmaları Akademisi ile ortaklaşa düzenlediği “İklim Değişikliği, COP26 ve Türkiye: Hukuksal Perspektif” başlıklı seminer çevrim içi yayınlandı. Akdeniz Uygulama ve Araştırma Merkezi Uzmanı Dr.Defne Gönenç’in moderatörlük yaptığı etkinliğe Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu Üyesi ve Singapur Ulusal Üniversitesi Uluslararası Hukuk Merkezi başkanı Prof. Dr.Nilüfer Oral, Selçuk Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zerrin Savaşan ve Piri Reis Üniversitesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Başak Başoğlu Kapancı konuşmacı olarak katıldı.

 

“KARBON SALINIMI YAPAN ŞİRKETLERE İKLİM DAVASI AÇILABİLİR”

Herhangi bir kişinin veya derneğin doğaya zarar vererek iklim değişikliğine sebep olan şirketlere dava açabileceğini aktaran Piri Reis Üniversitesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Başak Başoğlu Kapancı, “Dünyanın farklı yerlerinde iklim davası diyebileceğimiz davalar açılıyor. Şirketlere açılan davalar bizler için ayrı bir önem taşıyor. İklim değişikliği kapsamında, zarar temelli ve tespit davası açılabilir. Bu davalar özel hukuk kapsamında, hukuk mahkemelerinde açılacak davalardır. Öncelikle tespit davası açılarak hukuka aykırılık tespit edilmeli. Zarara bağlı davalar daha sonra gündeme gelebilir. Ciddi bir karbon emisyonuna sebep olan şirketin iklim değişikliğine sebep olduğu tespit edilmeli. Bununla beraber ileriki süreçler için önleyici bir talepte de bulunabiliriz. Burada hakimlere iş düşüyor. Kusuru ispat etmenize ve zarara gerek yok. Paris Anlaşması’na ve çevreye ilişkin pek çok anlaşamaya tarafız. Çevre hakkı insan hakkıdır ve bu kurallar gereğince iklim değişikliği olmazsa olmaz bir unsurdur. Yargıçlarımız, ‘Buna riayet edilmesini engelleyecek emisyonlar varsa bunlar hukuka aykırıdır’ diyebilir. Bu tespit yapıldıktan sonra zarar davası açılır. Orman yangını, sel gibi felaketler nedeniyle evi kaybetmek ve bu felaketlerin iklim kaynaklı olduğunu ispat etmek gerekir. Herhangi bir birey bu davayı açabilir. Aynı zamanda önleme ve tespit davalarını topluluk olarak açabiliyoruz. Herhangi bir çevre derneğinin bu davayı bireyleri temsilen topluluk davası şeklinde açması da mümkündür” diye konuştu.

 

“İKLİM PLANLARI 2000’LERDE TÜRKİYE’NİN POLİTİKALARINA YANSIDI”

2009-2016 yılları arasında Türkiye’nin iklim değişikliği müzakere heyetinde olan Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu Üyesi ve Singapur Ulusal Üniversitesi Uluslararası Hukuk Merkezi Başkanı Prof. Dr. Nilüfer Oral, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris İklim Anlaşması’nı kabul edişinin tarihi sürecini anlattı. Prof. Dr. Oral, “Karbon emisyonunun azaltımının sağlanacağı ticarette Türkiye, Avrupa Birliği için önemli bir konumda. İklimden bahsederken yüz milyonlardan bahsediyoruz. Bütün altyapı değişecek” dedi.

Türkiye’nin Kyoto Protokolü ve Paris İklim Anlaşması’nda en az 5-6 yıllık süreçlerden sonra onay aşamasına geçtiğinden bahseden Selçuk Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zerrin Savaşan ise, “Müzakere dönemleri acılı ve sancılı geçmiş olmalı. Bu kadar uzun yıllar konuşulmuş olması bunu gösteriyor. Kyoto Protokolü daha kesinken ve Paris İklim Anlaşması daha esnek bir sistem sunuyor. Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’ndaki ilk katkı beyanı 2015’te sunuldu. Şu anki beyanlarda Türkiye 2030’da en çok sera gazı salınımı yapan 11’inci ülke olacağı görülüyor. Fakat Türkiye hedeflerle uyumlu, adil yeterli ve iddialı bulunmuyor. Diğer ülkelerde çok uzun zaman önce bu konuyla ilgili çalışmalar başladı. İklim planları 2000’lerde Türkiye’nin politikalarına yansıdı. Bu ciddi bir gelişme. Şubat 2021’de iklim değişikliği sonuç bildirgesi yayınlandı, hemen yakın zamanda Paris İklim Anlaşması onaylandı” dedi.

 

“İKLİM KONUSUNDA ÇALIŞACAK HUKUKÇULAR YETİŞTİRİLMELİ”

Türkiye’de iklim değişikliği ile ilgili çalışmaların artmasına katkı sağlamak için iklim hukuku konusunda çalışacak hukukçuların yetişmesi gerektiğini aktaran Doç. Dr. Savaşan, “Sadece bir kanun taslağı yapmak olmamalı mesele. Daha geniş perspektiften ele alınması gerekiyor. Bu konuda çalışacak hukukçular yetiştirilmeli. İklim hukukunun bir de iklim adaleti ayağı ve sorumluluk ayağı var. Ama en önemlisi, merkezde eğitim var. Hukuk eğitiminin iyi olması gerekiyor. Şu an çevre hukuku hukuk fakültelerinde seçmeli ders, ana bilim dalı yok. İklim hukuku dalı da geliştirilebilir” şeklinde konuştu.