Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Devalüasyon oldu bile; tehlike, spiral artma…

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başında olan olay ve gelişmelerle ilgili sorularının cevapladı. Kışlalı, faiz indirimi ve döviz kurunda yaşanan artış, hayat pahalılığı, enflasyon, yeniden değerlenme oranı, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda yaşanan değişiklik, Merkez Bankası rezervleri, Alparslan Türkeş’in mezarı başında meydana gelen olaylar, MHP yöneticilerinin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında tehdide varan söylemleri hakkında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM – “Faiz indirimi ve kur savaşı” birileri için “tam bir ‘emme basma’ tulumbası hâline dönüştü”, birkaç saatte “milyonlar”, birkaç günde “milyarlar” kazananlar var; bu gidişin sonu ne olacak?

K – İşin iki boyutu var. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kendisini bağlamış durumda. “Faiz sebep, enflasyon sonuç” diyor başka bir şey demiyor. “Faizi düşürmeye devam edeceğiz” diyor. Bu şekilde giderse hem enflasyon yükselmeye devam edecek hem de negatif reel getiri –Yani enflasyonun altındaki getiri daha da büyüyeceği için– döviz kurları değer kazanmaya devam edecek. Bunun ekonomiye zararı bir yana –Artık dövizin daha da artacağı beklentisi kronik hale geldiği için fiyatlama yapılamaz, mallar satılamaz hale geldi– kurdaki artış bir noktada spiral olarak çok büyük bir krize yol açabilir. Bu da iktidarı –Hep söylüyorum bence yine küçük ortağı aracılığıyla– erken seçim kararı almaya zorlayabilir. Seçim kararı açıklanıncaya kadar –Veya ihtimal vermiyorum ama Erdoğan fikrini değiştirinceye kadar– bu artış bu şekilde devam edecek.

 

GÖZLEM – Bu gidiş, “açlık / yokluk arasında çırpınan” milyonları ve “orta direk” milyonları “hayat pahalılığı” olarak eziyor. İktidarın kurduğu ve “asgari ücreti yükseltecek, 3600 vaadini gerçekleştirecek” kurullar, “geneli ile” çözüm olabilecek mi?

K – Tespitiniz son derece doğru. Erdoğan bu ekonomi(!) politikasını “Kurtuluş Savaşı” olarak tanımlıyor ancak bu politikayla zaten zengin olanlar, yani ellerinde nakit dövizi, borsada parası veya gayrimenkulü olanlar daha da fazla kazanıyor. Ki, bunların arasında Türkiye’de para tutan yabancılar ile Türkiye’ye ucuzdan yatırım yapmaya çağırılan “yandaş” ülkeler var. Öte yandan düşük faiz sonucu artan döviz kurları ve piyasaların artık stoklarını, mallarını elde tutmak istemeleri nedeniyle enflasyon artmaya devam edecek. Bunun da ötesinde bu maaş artışları para basılarak yapılacağı için enflasyon daha da fazla artacak. Dolayısıyla çok kısa bir süre sonra asgari ücrete veya ücretlere yapılan zamları da yine artan enflasyon yutacak. Bu artışların anlamlı hale gelmesi için faizleri ciddi biçimde yükseltmek, böylelikle enflasyonu kontrol altına almak gerekli. Ancak enflasyon kontrol altına alınır ve piyasada alış-veriş normale dönerse, bu dar gelirli kesimlerin gelirlerinin arttırılmasıyla, ekonomi, yüksek faizin neden olacağı kadar büyük bir duraklamaya girmeden çarkını döndürmeye devam edebilecek halde kalmış olur.

 

GÖZLEM – Bir taraftan “Fırsatçılar ezilecek” denilirken ve de TÜİK rakamları ile enflasyon yüzde 20 civarında dolaşırken, yeni yılda Motorlu Taşıtlar Vergisi’ni, trafik cezalarını, ehliyet ve pasaport harçlarını, yurt dışından getirilen telefonlara uygulanan harçları yüzde 36.2 arttıracak “yeniden değerlendirme oranı” ne anlama geliyor?

K – İktidarın başvurduğu en büyük “numaralardan” birisi memurun, emeklinin maaşını arttırırken Tüketici Enflasyonu’nu dikkate almak, buna karşın yurttaşların ödeyeceği ceza, harç, maktu vergi gibi kendi gelirlerini arttırırken –TÜİK’in verilerine göre Tüketici Enflasyonunun iki buçuk katına kadar ulaşan– Toptan Eşya Enflasyonunu dikkate almasıdır. Devletin yurttaşlarından elde ettiği gelirler arasında yer alan motorlu taşıtlar vergisi, trafik ve çevre cezaları, ehliyet ve pasaport harçları gibi gelirleri her yıl yeniden değerleme oranında arttırılıyor. 2022 yılı için bu oran yüzde 36,2 olarak hesaplandı. Bu oranın hesaplanması da basit bir şekilde şöyle: 2020 Kasım’ından 2021 Ekim’inde kadar olan aylık Toptan Eşya Endeksi toplamı; 2019 Kasımından 2020 Ekim’ine kadar olan aylık Toptan Eşya Endeksi toplamına bölünüyor. Yani bu yeniden değerleme oranı bir nevi son iki yılda Toptan Eşya Fiyatı’nda yaşanan artışı gösteriyor.

 

GÖZLEM – Lütfi Elvan’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan istifası ve yerine “ekonomi üzerinde eğitimi ve uzmanlığı olmayan” yardımcısı Nureddin Nebati atanması konusunda ne düşünüyorsunuz?

K – Bekleniyordu. Geçen haftaki söyleşimizde de bu konuya değinmiştik. Lütfü Elvan’ın istifa edeceği veya görevden alınacağı kesindi. Yerine damat Berat Albayrak ile yakın ilişkisi olan ve son dönemde beraber çekilmiş bir fotoğrafları basına yansıyan Bakan Yardımcısı Nureddin Nebati’nin atanması sürpriz olmadı. Lütfü Elvan’ı Devlet Planlama Teşkilatı’ndaki Daire Başkanlığı döneminden tanırım. İdeolojik görüşü katı olmayan, şeffaf, gazeteci arkadaşlara yardım etmekten çekinmeyen konusuna hâkim, dürüst bir bürokrattı. Bu iktidarla nasıl bu kadar çalıştı hayret ettim. Ama sonuçta kendi bildiği doğrulardan da vazgeçmedi. Her ne kadar Naci Ağbal’ın görevden alınma sürecinde 128 milyar doların kaybedilmesi ile ilgili Berat Albayrak’ı ve iktidarı savunan açıklamalar yapmak zorunda kalmış olsa da, son olarak Meclis’te bütçe görüşmelerinde Erdoğan’ın “Faiz neden enflasyon sonuç” teorisini kapalı olarak şöyle eleştirmişti: “…Enflasyon cephesindeyse maalesef arzuladığımız seviyede değiliz. Hedeflediğimiz büyümeyi sürekli kılmanın ön koşulu fiyat istikrarından (Faizleri arttırarak enflasyonu kontrol altına almayı kastediyor) geçiyor… Merkez Bankası’nın temel görevi fiyat istikrarını sağlamaktır.” Elvan’ın bu sözlerine ve Erdoğan’ın teorisini destekleyen açıklama yapmamasına karşın, yardımcısı Nebati, sanırım yukarıdan da aldığı işaretle, Erdoğan’ın teorilerini desteleyen “…arz enflasyonunu azaltmak için faizlerin düşürülmesi gerekmektedir. Faizin enflasyonun altında tutulmasında bir sorun yoktur. Düşük faiz politikamızı her uygulamaya yeltendiğimizde güçlü bir itirazla karşılaştık. Bu sefer bunu uygulamada kararlıyız” açıklamasında bulunmuştu. Bu değişiklikle hükümette bir “pürüz” daha temizlenmiş oldu. Bundan sonra Erdoğan’ın “faiz düşürme” politikasından vazgeçmeyeceği “bir adım” daha katı şekilde ortaya çıkmış oldu.

 

GÖZLEM – İngiliz yayın organı Reuters, hafta ortasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faizleri yükseltmeyeceğine dair” yaptığı konuşmadan dakikalar önce verdiği haberde… “Merkez Bankası’nın net rezervinin Kasım ayı itibarıyla bir önceki aya göre 28 milyar dolardan 25 milyar dolara düştüğü, ancak yerel bankalarla yapılmış olan 48 milyar dolar değerindeki swaplar (takas) hesaplandığında rezervlerin ekside bulunduğu” hatırlatılarak, “Net rezervler Ağustos 2020’de 28 milyar dolar iken, 11 milyar dolara düşürmek sadece 5 ay sürdü. Bu rakam, 2003’ten beri görülen en düşük seviye. Rezervler ne kadar düşük olursa, devalüasyon o kadar olası hale gelir. Ekonomi pahalı bir uğraştır” denildi. Devalüasyon geliyor mu?

K – Devalüasyon oldu bile. Rezervler düşük olduğu için de 2020’de yaptıkları gibi dolar 6 küsur TL seviyelerindeyken rezervlerle müdahale edip 128 milyar doları çerçöp edemiyorlar. Onun için de TL, birkaç ay dengede gittiği o dönemin ardından, şimdi hâlâ “istikrarlı olarak ve gittikçe artan bir şekilde” değer kaybetmeye devam ediyor. Türk Lirası, Amerikan Doları’na karşı son bir yılda yüzde 71,46, geçen 23 Kasım’da Erdoğan’ın döviz kurları ve faizlere ilişkin arka arkaya yaptığı açıklamaların etkisiyle sadece bir günde ise yüzde 19 değer kaybetti. Bu tek günlük değer kaybı 10 Ekim 2018’de TL’nin yüzde 15,9 değer kaybettiği Rahip Brunson krizini de geçerek AKP tarihindeki en büyük değer kaybı oldu. Cumhuriyet tarihindeki en büyük tek günlük değer kaybı 22 Şubat 2001’deki “Anayasa kitapçığı fırlatma” olayındaki kayıptı. Bunu TL’nin yine bir günde yüzde 25,7 değer yitirdiği, Tansu Çiller döneminde 5 Nisan kararları sonrasında gelen 6 Nisan 1994 tarihli kayıp izliyor. Dolayısıyla 1994 yılında bu devalüasyon sonrası Türkiye 2-3 yıl sürecek büyük bir krize girmiş, 2001 krizi sonrasındaki kriz sürecinde ise koalisyon hükümeti devrilmiş ve AKP’nin iktidara gelmesine neden olan zemin oluşmuştu. Şimdi ülkenin önündeki esas büyük tehlike olasılığı; TL’deki bu değer kaybının spiral bir şekilde artarak ekonomiyi işlemez, “alışveriş yapılamaz”, belki borçları ödenemez hale getirecek büyük bir krize yol açmasıdır. Kanımca bu iş bir “ekonomi” sorunu olmaktan çıkıp “güven” sorunu olmaya doğru ilerlemektedir.

 

GÖZLEM – Rahmetli Türkeş’in mezarı başında meydana gelen olay hakkında görüşünüz?

K – Ülkücülüğüyle bilinen eski MHP’li Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok’un ablası Günaydın Altınok Altınel katıldığı anma törenindeki olayları Cumhuriyet’ten Barış Terkoğlu’na şöyle anlatıyor: “Orası siyaset üstü bir vakıf. Türkeş’i seven herkes toplanmıştı. Oğlumla gittim. Protokoldeydim. Saygı duruşundan sonra Türkeş’in ruhuna Kuran okunması başlamış. En az 50 kişilerdi. Utanç tablosuydu. Ne Türkeş’e yakışıyor ne ülkücülere yakışıyor. Önce Mahmut Öztürk’e (eski milletvekili), Ali Uzunırmak’a (eski Ocak Başkanı) giriştiler. Bayrakların arka demir tarafıyla, Bosnalılara saldıran Sırplar gibi vuruyorlardı. 80 yaşındaki Mahmut Ağabey’in kafasından kan boşaldı. Yaşlı insanları kanlar içinde tuvalete sakladık. Polisi aradık gelsinler diye gelmediler. Süleyman Soylu’yu 25-30 senedir evladım gibi severim. Onu da aradım olay yerinden. O da cevap vermedi. Sonra akşam aradım koruması açtı ‘Söyleyeceğim abla’ dedi. Gözümle gördüm (saldırıda) MHP’li İl Başkanı’nın belinde silah vardı. Salonda yukarda MHP’nin encümen azası da vardı. Belli ki gözlemeye gelmiş. (Saldırıya uğrayan isimler) Başbuğ’un birlikte yürüdüğü, aynı koğuşta hapis yattığı kişiler. ‘Ülkücüyüz’ dediler Türkeş’in posterini, Türk bayraklarını yerlere attılar. Eğer ki o salona giren eşkiyaların birazcık kanı olsaydı şehidin (Ercüment Yahnici’yi kastediyor) abisine vurmazlardı. Bülent Yahnici’yi de dövdüler. Eve geldikten sonra Yenimahalle İlçe’den aradılar. ‘Sosyal medyadaki görüntüleri ve yazıları çekin yoksa kötü olur’ dediler.” Dolayısıyla şu anda Keçiören Belediye Başkanı kardeşiyle beraber AKP’li olan Günaydın Altınok Altınel’in anlattıkları olayın MHP’lilerce yapıldığına işaret ediyor. Buna işaret eden bir başka açıklama da Alpaslan Türkeş ailesinin kurduğu ve anma törenini düzenleyen Türkeş Vakfı Genel Sekreteri Alpaslan Yılmaz’dan geldi: “Yapılan çirkin saldırının yöneteni bellidir. Bütün video görüntüleri ile failler apaçık belli olan kişilerdir. Saldırganlar polis bilgisi altında salona girmiş daha sonra da yine polisin himayesi ile salondan kaçırılıp, selametle uğurlanmışlardır.” Yılmaz aynı açıklamada “Vakfımız yeri kurulmuş bir vakıf değildir. Kuruluşunda ve devamında Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin katkısı ve ilgisi olduğu yalanı ortada dolaştırılan Sayın Mansur Yavaş’ın alakası yoktur” ifadesinde de bulundu. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da Sözcü’ye “Yanlış yorumlanmaması için vakfın toplantısına katılmadığım gibi çiçek de göndermedim. Vakıf Genel Sekreterinin Belediyede görevli olması nedeniyle ilişkilendirilmiş olabilirim. ‘Vakfın Genel Sekreteri bizde çalışıyor’ diye ilişkilendirme oluyorsa, belediyede çok sayıda ülkücü var. Ülkücü diye kimseyi çalıştırmayalım mı?” dedi. Tüm bu durum ortadayken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin saldırıyla ilgili Mansur Yavaş’ı suçlayarak “Mansur Bey’in elinin altında geliştiği kanaati hakim. Bundan sonra Mansur Bey dikkat etsin. Artık kendisinin arkasında bir ülkücü nefes var” şeklindeki ifadeleri pek de gerçeği yansıtmıyor gibi gözüküyor. Bir defa beni kimse Mansur Yavaş’ın böyle bir “fiziksel saldırı” planlayacak, ifa ettirecek kişiliğe sahip olduğuna ikna edemez. Ayrıca kendisinin belediyede neredeyse CHP’lilerden çok ülkücüleri ve sağcıları koruduğu, ince bir “denge” tutturmaya çalıştığı biliniyor. Ülkücü tabanına olumsuz bir etki yaratacak bu tür bir girişime neden başvursun?

 

GÖZLEM – MHP Genel Başkan Yardımcısı’nın ve Genel Sekreteri’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a ağır hakaretleri ve tehditleri konusundaki yorumunuz?

K – Bunun birkaç nedenden kaynaklandığını düşünüyorum. Birincisi Mansur Yavaş Ankara’da ülkücü tabanda ve sağ kesimde çok beğenilen ve siyasetin dışında kalmaya çalışarak destek toplayan bir belediye başkanı olarak görev yapıyor. Genel olarak başarılı bir belediye başkanı. CHP’ye Millet İttifakı’na katkısı büyük. Puan topluyor. Bahçeli bir taraftan bu başarıyı kötülemeyi hedeflerken bir taraftan da kendi partisince yaratılmış olduğu belli olan bu kargaşadan Yavaş’ı sorumlu tutarak, Yavaş’ın MHP tabanındaki gücünü kırmak istiyor. Ayrıca Bahçeli’nin konuşmasındaki feverandan, kamuoyu nezdinde MHP’nin efsane liderine gerekli saygıyı göstermiyormuş görüntüsü doğmasından duyduğu rahatsızlığın etkili olduğu da anlaşılıyor. Alpaslan Türkeş Vakfı eski ülkücülerden kurulu ama şimdi bir kısmı İyi Parti’de. Vakfın sadece genel sekreteri olan Alpaslan Yılmaz değil aynı zamanda bazı başka üyeleri de Belediye’de çalışıyor. Bahçeli’nin Mansur Yavaş’ı Vakfın faaliyetlerinin arka planında olduğu için hedef aldığı, bunun için kullanılan “Anma törenini basma planlaması”nın ise MHP’nin kronikleşmiş siyaset yapma yöntemi olduğu konuyu yakından takip edenlerce ifade ediliyor. Sonuçta Ankara İl Başkanı’nın Bahçeli’nin izni ve onayı olmadan böyle bir tören faaliyetinde bulunmayacağı dile getiriliyor.