Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Çöl, kültür ve ekonomi

Arabistan, bilindiği kadarı ile dünyada tespit edilebilmiş petrol rezervlerinin yaklaşık beşte birine sahiptir ( yüzde 18) ve doğal olarak da dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından birisidir. 250 milyar doları bulan bu rakam, neredeyse ülkenin tüm geliridir. Çünkü ülkenin yüzölçümü olan 2 milyon 150 bin kilometrekarelik alanın yüzde 95’i çöllerden oluşur.

Çölleşme son yüzyılların küresel bir sorunu olarak sürekli vurgulansa ve BM RİO Dünya Zirvesinde (1992), “iklim değişikliği ve insan faaliyetleri de dahil olmak üzere muhtelif aktörlerin etkisi altında kurak, yarı kurak ve az yağış alan bölgelerdeki toprağın doğal özelliklerini yitirmesi veya kısaca toprağın aşınması” şeklinde iç karartıcı bir tanımlaması olsa da, aynı zamanda insan kültür tarihinde kendine ait özellikleri ile her zaman dikkat çekmiştir. Bunun en iyi örneği Arap Yarımadasıdır.

Tarih boyunca Arapların yaşadığı ana kara parçası olan Arabistan Yarımadası, neredeyse Avrupa’nın üçte biri ölçülerinde olmakla birlikte nüfusu hiçbir zaman kesitinde çok yoğun olamamıştır. Bunun malum nedeni toprakların büyük bölümünün çöllerle kaplı olması ve tarıma elverişli olmamasıdır.

Eski Yunan kayıtlarında burada yaşayan halktan ‘scene’ şeklinde bahsedilir: Yani çadır bedevileri, çadırda yaşayan halk anlamında. Hiç yağış almayan bu topraklar çöl ve kurak arazileri ile kilometrelerce uzanan çölün hükümdarlığında altındadır. Aralarda nadiren görülen vadiler, çölün sonsuz dokusunda canlı noktalar olarak insanın umudunu yeşertir. Esasında yüzeyde olmasa bile çölün derinliklerinde su kaynakları gizlidir ve Arapların ataları da yüzlerce metrelere uzanan  yeraltı sularına ulaşmada yani kuyu biliminde haklı bir üne sahiptirler.

Çöl deyince develeri anımsamamak mümkün değil elbette.400 kilograma yakın yükleri iki hafta boyunca su içmeden eksi elli derece sıcakta taşımakla mahir olan bu hayvan, adeta çöl için yaratılmış                     özel transit aracı olarak tedarik zincirinin en önemli halkasını oluşturur. Kesin olarak teyit edilen bilgilere göre milattan önce iki binli yıllarda deve,Araplar tarafından ehlileştirilmiştir.. Bilimsel adı Camelusdromedarius olan tek hörgüçlü develerin susuzluğa dayanıklılığı yapılan çalışmalarda böbrek yapılarının çok konsantre idrar yapabilme yetenekleri ile ilişkilendirilmiş olsa da develer sadece yük taşımacılığında değil binlerce yıldır et ve süt üretiminde çöl kabilelerinin neredeyse tek protein kaynağı olmuştur. Dolayısı ile de Dünyada deve ile ilgili sözcük dağarcığının en zengin olduğu dil de Arapça’dır. Sadece devenin yaşı, cinsi, yürüyüşü ve rengi gibi fizik özellikleriyle ilgili anlatımlar için bile birkaç kitap kütüphanelerde görülebilir. Darwin’in doğal evrim teorisini toplum bilimlere uygulaması ile tanınan Herbert Spencer,’her hayvanın bir paraziti vardır, devenin de Araptır’ diyerek bu ilişkinin derinliğini ortaya koyar.

Hayvanlarda çöl için deve ne ise bitkilerdeki karşılığının hurma olduğunun burada altını çizelim. Araplara göre Hurma, ağaçların sultanıdır. Latince ismi Phoenix dactylifera olan hurma şeker formunda yüksek karbonhidrat içerir ve şeker oranı yaklaşık yüzde 80 civarındadır. Lif, protein ve bor, kobalt, bakır, flor, magnezyum, mangan, selenyum ve çinko gibi iz elementler içerir. Sonuçta Bedevinin tek besin kaynağı hurma, deve sütü ve deve eti olmuştur.

Çölün çetin şartları, modern devletler olarak ayrılmadan önceki şartlarda Arapları birbirine bağlı adeta simbiyotik bir yaşam formu geliştirmeye itmiştir. Son yüzyılda gün yüzüne çıkan petrolün getirdiği zenginlikten evvel hurma yetiştiriciliği ve deve çobanlığı ekonomisi dışında artı değer yaratamamışlar, olsa olsa Akdeniz ve Afrika ile uzak doğu arasındaki ticareti sağlayan kervanlara yağmalamakla zaman geçirmişlerdir.

Biteviye geçen yüzyılların deve ve hurmaya dayalı ilkel ekonomisinde vahalara yakın ya da bir tapınağın çevresinde toplanılan geleneksel panayırlarda, aşiretler arasındaki  ‘gaza’ denilen talanlar ve ‘’ta’r’’ denilen yazılı olmayan öç orijinli cezai yaptırımları ile evrilen bir sosyal doku içinde yaşamaya devam eden Arapların, İslamiyet öncesi El-İlah(Allah) dedikleri en büyük tanrıları ve kutsal saydıkları üç ilaheleri vardı: Allat, Uzza ve Menat. Mekke’nin de kendine özel en büyük tanrısı Hübel idi. O zamanlar bir çok kültürde kentlerin koruyucu bir tanrısı genel bir inanış olarak şekillenmiştir. Tanrının bulunduğu mekan kutsal sayıldığından orada bir canlı yok edilemezdi ve bir çok kaçak bu kutsal mekanlara sığınırdı ölmemek için. Zamanla da haç yerleri, bir çok düşman kabilenin birbirine zarar vermeden dini ritüellerini yaptıkları barış havzaları haline gelmiştir.

Bu fizik şartların güçlüğünde tüm sanatlar olmasa bile belagat gibi söz sanatları hep takdir edilmiş, şairler saygın ve tanrısal bir yetenek olarak kabul edilmiştir. Zor koşullar, çöl insanlarında konukseverlik ve güç koşullara dayanıklılığı takdir edilen bir erdem olarak ortaya çıkarmış, zamanla Akdeniz ve Doğu Asya’nın ticaretinden nemalanarak Kızıldeniz ve Pers Denizi kıyılarında yaşayan halkları zenginleştirerek asrının ilerinde Saba, Hadramud ve Avsan gibi kadim kitaplarda söz edilen efsanevi krallıklar görülmüştür.

Coğrafya’nın insan, kültür ve ülke ekonomisi üzerindeki etkilerine dair görüşlerini içeren 1377 tarihli Mukaddime’sinde İbn Haldun, insanın yaşadığı fizik koşulların belirleyiciliği minvalindeki düşüncelerinden yola çıkılarak O’na atfedilen “coğrafya kaderdir” sözünü burada anmanın tam sırası!