Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Siyasi islamcı nepotizmin getirdiği uçurum

Ülkemiz, bilim ve teknoloji rotası yerine siyasi İslamcı ideolojinin nepotizmle bütünleşik yönetim anlayışının izlediği kör inanç sokağının sonundaki uçurumdan yuvarlanmış bulunuyor. Bilim ve teknolojiyi rehber edinmek yerine bilimi tersten okuyan ve bilim dışı yöntemleri mutlak inanç kalıpları olarak topluma dayatan bir yönetim anlayışının kaçınılmaz sonu yaşanıyor.

Eğer bir yönetim anlayışı, ekonomi biliminin yasalarını tersine çevirerek uygular; kitlelere özgürlük ve refahın yolunu açması gereken siyaseti, baskı ve korku yaratma aracına dönüşür ve toplumsal uzlaşma, barış ve sosyo-kültürel bütünleşmeyi gözeten toplum bilim yasaları yerine, toplumsal zıtlaşma, çatışma ve kutuplaşmadan siyasi rant umarsa, sonuç kaçınılmaz olarak çok yönlü iflas ve uçurumdur. AKP iktidarı ilk 6 yılında Cumhuriyetimizin kurumlaştırdığı yasalara iyi kötü bağlı kalmış ve ancak cumhuriyetin kazandırdığı sanayi kuruluşlarını satarak geçici refah etkisi yaratmıştı. Takip eden dönemde daha çok, Cumhuriyet kurumları ile hesaplaşma; parti içi rekabet ve iç hesaplaşma yaşadı. Bunun sonucunda 2013 yılından itibaren kişi başı gelirde azalma ve yoksullaşma başladı.

Son dönemde ise üstüne üstlük tek adam yönetiminin keyfilik ve baskıcı uygulamaları devreye girdi. Günümüzün ileri teknoloji ve gelişmiş küresel ekonomik ilişkiler dünyasında, hukukun, yasaların ve piyasa ilişkilerinin devre dışı bırakılıp, kişisel keyfi kararların geçerli olduğu bir ortamda ekonomik sistemişlevsiz kalır ve ekonomik sorunlar büyür. Bunun tarihte de çok örnekleri var. Ülkemizde de ekonomik sistemin, sistem olarak işleyeceği bir ortam yok edildi. Bu nedenle ekonomik sorunlar hızla arttı.  İşsizlik, yoksulluk, enflasyon hızla yükselişe geçti. Daha fazla üretim ve katma değer potansiyeli olan sanayi sektörü ihmal edildi ve daha düşük katma değer yaratan ticaret temelli bir strateji öne çıkarıldı. Ticaret sektörünün İthalat ve ihracat üzerinden yarattığı büyüme, daha çok yoksullaştıran büyüme işlevi gördü.

Para istikrarının güvencesi olması gereken bağımsız Merkez Bankası, talimatlarla bağımlı ve işlevsiz konuma taşındı. Devletin finansal kaynakları inşaat olarak, köprü, yol ve hastane gibi birincil etki olarak enflasyon yaratan; ancak uygun koşullarda, sonradan dolaylı olarak üretimi uyaran alanlara kaydırıldı. Üstelik inşaat alanındaki bu yatırımlar kontrol ve denetimden yoksun olarak yandaşlara talimatla verildi. Yandaş şirketlere tanınan döviz temelli garantiler bütçeye ağır yükler bindirdi. Kısacası devletin para ve maliye politikalarından yatırım, sanayileşme, üretim, kalkınma ve planlama politikaları bilim dışı keyfiliklere kurban edildi.  İhracat artışından, dış ticaret fazlası vererek,  bu fazla üzerinden döviz kurlarının düşmesini beklemek bir ham hayalden ibarettir. Zira ihracatın arkasında güçlü bir sanayi sektörü yerine; ithalata dayalı bir montaj sanayi yapısı ile bunu sağlamak mümkün olmayacaktır. Ayrıca döviz kurları, kısa dönemli para politikası araçları ile yönlendirip, desteklemeden, sadece uzun dönemli yapısal bir dönüşümden, kısa süreli çözüm beklemek bir boş hayal olarak kalacaktır. Ekonominin ileri teknolojiye dayalı güçlü bir sanayi yapısı yoksa kalıcı döviz fazlası elde etme uzunca bir süreç gerektirir. Keşke bu 20 yıldır yapılsa idi.

Kısacası ekonomi bilim dışı politika uygulamaları ile çökertilirken, bunlara eklenen siyasetteki ötekileştirme, kavga, hukuk ve adalet dışı uygulamalar bu politikalara olan güveni artık boşa çıkarmış bulunuyor.  Toplum kesimleri ve iş dünyasından, bütün bu süreci yakından gözleyen ve olup bitene bilgi ve deneyimi ile vakıf olan nitelikli bürokratlara kadar herkes yaşanan tablo karşısında gerçekten şaşırmış durumda ve bu iktidardan umudunu artık kesmiş bulunuyor. Zira iktidar gerçekleşmesi uzun yapısal dönüşüm bekleyen bir sözde politikaya umut bağlarken tüm toplum kesimlerinin her biri kendi aşırı derinleşmiş sorunlarına acil çözüm bekliyor.

Oysa AKP iktidarı, içerde olduğu gibi dış dünyada da kendine olan inanç ve güveni tümüyle kaybetmiş bulunuyor. Yaşanan uçurumda yuvarlanırken, tutunacak tek dal olarak erken seçim seçeneği ile iktidarın yenilenmesi ve seçim sonrasında da ikinci bir ulusal kurtuluş savaşı mantığı içinde bilim ve teknolojinin rotasında yol alan bir iktidarın oluşturulmasına ihtiyaç bulunuyor. Bu sayede, ekonomik sorunları yönetebilen ve çözüm getiren bir ekonomik sistemden, çoğulcu parlamenter demokrasiye, uzlaşma ve barışı getiren bir sosyal sitem oluşturmaya, hukuk ve adaleti yeniden tesis etmeye acil ihtiyaç bulunuyor.