Şaşırmış yöneticiler / şaşkın ekonomi / perişan milyonlar

GÖZLEM konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara “Türkiye nereye gidiyor / Ne yapılmalı?” sorularını sordu, işte görüşleri…
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Yanlış para ve maliye politikası nedeniyle Türkiye, tarihinin en zor günlerini yaşıyor. Enflasyon ve döviz alıp başını giderken, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) faiz indiriyor. Piyasalar adeta alev yerine döndü. Uzmanlara göre ekonomide “siyasi bir yönetim krizinin ekonomik sonuçları” yaşanıyor. Türk Lirası’ndaki erime durdurulamıyor. Merkez Bankası’nın rezervlerinin eksi olması nedeniyle de dövize müdahale edilemiyor. Siyasette ise 50+1 tartışması yaşanıyor.

Dövizin Türk Lirası karşısında tarihi rekorlara imza atması beraberinde iğneden ipliğe her şeye zam olarak yansıyor. Dolar, TL karşısında psikolojik sınır olarak kabul edilen 10 lirayı 12 Kasım Pazartesi günü geçti. Dolar, hafta içinde lira karşısında 10,9678 seviyesini görerek yeni bir rekora daha imza attı. Euro da lira karşısında 12,4725 seviyesine çıkarken, gram altın da 658,96 liranın üzerini gördü. Böylece TL’deki değer kaybı, sabit gelirli vatandaşın gelirini de adeta eritti.

Dövizin TL karşısında durdurulamaz yükselişine hükümet ve Merkez Bankası adeta seyirci kalıyor. Çünkü Merkez Bankası’nın elinde döviz artışını durdurmak için “yüksek faiz” dışında her hangi bir araç kalmadı. Faiz artışını da Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, istemediği için banka döviz artışına karşı “faiz aracını” kullanamıyor, hatta faizi düşürüyor. Ekim ayındaki Para Piyasası Kurulu (PPK) toplantısında faizi 200 baz puan düşüren Merkez Bankası, 18 Kasım’daki toplantıda yine faiz indirimine gitti. 100 baz puanlık son indirimle Politika faizi yüzde 16’dan yüzde 15’e çekildi. Faiz kararı öncesinde TL karşısında 10,54’e kadar gerileyen dolar, kararı sonrasında yeniden yükselişe geçerek 11,3093’ü gördü. TL’de gün içindeki kayıp yüzde 5’e yaklaştı. MB Para Piyasası Kurulu (PPK), faiz indirimine gerekçe olarak “cari denge”ye işaret etti. PPK metninde faiz indiriminin  Aralık ayında da süreceği mesajını verdi.

Her şeye zam geldi

Gıda, enerji, akaryakıt ve sanayi ürünlerine gelen peş peşe astronomik zamlar hayat pahalılığını arttırdı. Dolar/TL kuru ve enflasyondaki artış sürerken geçinmekte zorlanan vatandaşlar temel gıdaları daha ucuza almak için her yolu deniyor. Türk Şeker hafta içinde şekere yüzde 25 zam yaptı, ekmek 2,5 liradan satılmaya başlandı. Fiyatı ilden ile 1 ila 1,5 TL arasında değişen halk ekmeği büfelerinin önünde uzun kuyruklar oluşuyor.

Son bir yılda fiyatı neredeyse 4-5 katı artan ayçiçek yağını ucuza almak isteyen vatandaşlar, kampanya yapan marketleri dolduruyor. Kampanyadaki marketler de satışları kişi başı 1 tenekeyle sınırlı tutuyor.

Tüm bunlara rağmen AKP’liler ve Erdoğan pahalılığa inanmıyor. Ekim ayının başında Üsküdar’daki evinin yakınındaki Tarım Kredi Kooperatifinde alışveriş yapan Tayyip Erdoğan, “Fiyatlar uygun” açıklaması yapmıştı.

Türkiye’deki akaryakıt fiyatlarını dolar ve euro ile ölçen Hazine ve Maliye Bakanı Lütfü Elvan, “Akaryakıt fiyatları Avrupa’da bir euro civarında, bizde de bir euro civarında. Şu anda akaryakıt fiyatları bir doların altında” ifadesini kullandı.

*****

“KRİZ BAĞIRARAK GELİYOR”

Esfender Korkmaz (Prof. Dr.) –  TL tarihinin en düşük değerini yaşıyor. Krizin adını koymak önemlidir… Zira eğer doğru teşhis konulursa, doğru çözüm politikaları oluşturulur. Türkiye’de AKP iktidarı henüz kriz olduğunu kabul etmiyor.

Gerçekte ise TL krizi var… Zira etkilerini yaşıyoruz. Yüksek enflasyon, halkın satın alma gücünün düşmesi ve gelir dağılımında bozulma ile ülke riskinin artmasını yaşıyoruz.

1.Türkiye son 3 yılda üç kur şoku yaşadı.

Birinci Kur şoku; 13 Ağustos 2018’de kurlar şok düzeyde arttı. 2017 sonunda 3,79 TL olan dolar kuru; 12 ay sonra 2018 bitiminde yüzde 40 artışla 5,29 TL’ye çıktı.

13 Ağustos 2018 kur şokunun görünen bir nedeni; 14 Mayıs 2018 de, Erdoğan’ın Blomberg’in Londra bürosunda iş adamlarına ”faiz artırımına karşıyım” demesidir.

Bu haber 15 Mayıs 2018’de Financial Times gazetesinde “Yatırımcılar Türkiye’ye karşı yatırım iştahlarını kaybetmeye başladı.” başlığı ile yayınlandı. Bu haberde “Erdoğan, faize karşıyım diyor. Cumhurbaşkanı temel faiz oranı teorisine inanmazken Türkiye’ye yabancı sermaye yatırım yapmaz.” deniliyordu.

Diğer nedeni; ABD’li Rahip Andrew Brunson olayı idi. Bu olay Türkiye-ABD ilişkilerini tarihinin en büyük krizine soktu. Her iki ülke liderleri birbirini uygunsuz ve sert sözlerle eleştirdiler. Yaptırım kararları aldılar.

ABD Başkanı Donald Trump, Brunson’un tahliye edilmediği gerekçesiyle doğrudan Türk ekonomisini hedef alan cezalandırma amaçlı yaptırımlar kararı aldı. Bu karardan sonra; 2018 başında 3.79 TL olan dolar kuru Brunson’un tahliye talebinin duruşmada reddedildiği 18 Temmuz’da 4.79’a çıktı. ABD Hazinesi’nin iki bakan hakkındaki önlemleri duyurduğu 1 Ağustos günü 5 TL eşiğini geçti.

Trump’ın açıkladığı ikinci aşama yaptırımlar içinde Türkiye’den çelik ve alüminyum ithalatına gümrük vergisini arttırma kararının uygulamaya girdiği 13 Ağustos tarihinde, dolar kuru tarihin en yüksek noktası olan 7.21 TL’yi gördü.

Aslında ekonomik kırılganlığı yüksek olması ve yumuşak zemine oturması, Erdoğan’ın Londra konuşmasının ve ABD’nin yaptırım kararlarının etkilerini artırdı.

İkinci kur şoku; Ekim 2020’de meydana geldi. 2018 kur şoku nedeniyle TÜFE yüzde 25’e çıkmıştı. Merkez Bankası gösterge faizini yüzde 24’e çıkardı. Ancak Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası Başkanını görevden aldı. Yerine Murat Uysal’ı getirdi. Uysal döneminde gösterge faizleri adım adım düşürüldü. Ekim ayında yüzde 10,25 idi. Gel gör ki aynı ay TÜFE oranı yüzde 11,89 idi. TCMB rezervlerini eriterek doları frenlemeye çalıştı. Ekim 2020’de ikinci döviz krizi patlak verdi; 1 dolar = 8,12 TL’ye çıktı; Erdoğan’ın damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak istifa etti.

Aylık ortalama dolar kuru; 2020 Temmuz ayında 6,8638 iken, Ekim ayında 7,9930 oldu.

Üçüncü kur şoku; 2021 Ekim-Kasım aylarında yaşandı. Kur şokunu Mart’ta Ağbal’ın görevden alınması tetikledi. Yerine gelen yeni MB Başkanı Kavcıoğlu, Eylül ayı başlarında para ve faiz politikasını belirlerken çekirdek enflasyonu dikkate alacağız dedi. Elbette bu faizleri düşürmek için yapılan bir hülle idi. Mamafih MB gösterge faizini, Eylül-Ekim’de üç puan indirdi. Ekim 2020 TÜFE oranı 19,89 ve MB gösterge faizi yüzde 16’dır. Yani eksi 3,3 oranında eksi reel faiz var demektir. Eylül ayından başlayarak TL değer kaybetmeye başladı. 15 Kasım 2021’de dolar kritik sınır olan on lirayı geçti.

2.Aslında TL’nin son 11 yıllık seyrine bakarsak, TL’nin aşırı kırılgan olduğunu ve yüksek oranda değer kaybettiğini görebiliriz.

********

 “SİYASİ İSLAMCI NEPOTİZMİN GETİRDİĞİ UÇURUM”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – Ülkemiz, bilim ve teknoloji rotası yerine siyasi İslamcı ideolojinin nepotizmle bütünleşik yönetim anlayışının izlediği kör inanç sokağının sonundaki uçurumdan yuvarlanmış bulunuyor. Bilim ve teknolojiyi rehber edinmek yerine bilimi tersten okuyan ve bilim dışı yöntemleri mutlak inanç kalıpları olarak topluma dayatan bir yönetim anlayışının kaçınılmaz sonu yaşanıyor.

Eğer bir yönetim anlayışı, ekonomi biliminin yasalarını tersine çevirerek uygular; kitlelere özgürlük ve refahın yolunu açması gereken siyaseti, baskı ve korku yaratma aracına dönüşür ve toplumsal uzlaşma, barış ve sosyo-kültürel bütünleşmeyi gözeten toplum bilim yasaları yerine, toplumsal zıtlaşma, çatışma ve kutuplaşmadan siyasi rant umarsa, sonuç kaçınılmaz olarak çok yönlü iflas ve uçurumdur. AKP iktidarı ilk 6 yılında Cumhuriyetimizin kurumlaştırdığı yasalara iyi kötü bağlı kalmış ve ancak cumhuriyetin kazandırdığı sanayi kuruluşlarını satarak geçici refah etkisi yaratmıştı. Takip eden dönemde daha çok, Cumhuriyet kurumları ile hesaplaşma; parti içi rekabet ve iç hesaplaşma yaşadı. Bunun sonucunda 2013 yılından itibaren kişi başı gelirde azalma ve yoksullaşma başladı.

Son dönemde ise üstüne üstlük tek adam yönetiminin keyfilik ve baskıcı uygulamaları devreye girdi. Günümüzün ileri teknoloji ve gelişmiş küresel ekonomik ilişkiler dünyasında, hukukun, yasaların ve piyasa ilişkilerinin devre dışı bırakılıp, kişisel keyfi kararların geçerli olduğu bir ortamda ekonomik sistemişlevsiz kalır ve ekonomik sorunlar büyür. Bunun tarihte de çok örnekleri var. Ülkemizde de ekonomik sistemin, sistem olarak işleyeceği bir ortam yok edildi. Bu nedenle ekonomik sorunlar hızla arttı.  İşsizlik, yoksulluk, enflasyon hızla yükselişe geçti. Daha fazla üretim ve katma değer potansiyeli olan sanayi sektörü ihmal edildi ve daha düşük katma değer yaratan ticaret temelli bir strateji öne çıkarıldı. Ticaret sektörünün İthalat ve ihracat üzerinden yarattığı büyüme, daha çok yoksullaştıran büyüme işlevi gördü.

Para istikrarının güvencesi olması gereken bağımsız Merkez Bankası, talimatlarla bağımlı ve işlevsiz konuma taşındı. Devletin finansal kaynakları inşaat olarak, köprü, yol ve hastane gibi birincil etki olarak enflasyon yaratan; ancak uygun koşullarda, sonradan dolaylı olarak üretimi uyaran alanlara kaydırıldı. Üstelik inşaat alanındaki bu yatırımlar kontrol ve denetimden yoksun olarak yandaşlara talimatla verildi. Yandaş şirketlere tanınan döviz temelli garantiler bütçeye ağır yükler bindirdi. Kısacası devletin para ve maliye politikalarından yatırım, sanayileşme, üretim, kalkınma ve planlama politikaları bilim dışı keyfiliklere kurban edildi.  İhracat artışından, dış ticaret fazlası vererek,  bu fazla üzerinden döviz kurlarının düşmesini beklemek bir ham hayalden ibarettir. Zira ihracatın arkasında güçlü bir sanayi sektörü yerine; ithalata dayalı bir montaj sanayi yapısı ile bunu sağlamak mümkün olmayacaktır. Ayrıca döviz kurları, kısa dönemli para politikası araçları ile yönlendirip, desteklemeden, sadece uzun dönemli yapısal bir dönüşümden, kısa süreli çözüm beklemek bir boş hayal olarak kalacaktır. Ekonominin ileri teknolojiye dayalı güçlü bir sanayi yapısı yoksa kalıcı döviz fazlası elde etme uzunca bir süreç gerektirir. Keşke bu 20 yıldır yapılsa idi.

Kısacası ekonomi bilim dışı politika uygulamaları ile çökertilirken, bunlara eklenen siyasetteki ötekileştirme, kavga, hukuk ve adalet dışı uygulamalar bu politikalara olan güveni artık boşa çıkarmış bulunuyor.  Toplum kesimleri ve iş dünyasından, bütün bu süreci yakından gözleyen ve olup bitene bilgi ve deneyimi ile vakıf olan nitelikli bürokratlara kadar herkes yaşanan tablo karşısında gerçekten şaşırmış durumda ve bu iktidardan umudunu artık kesmiş bulunuyor. Zira iktidar gerçekleşmesi uzun yapısal dönüşüm bekleyen bir sözde politikaya umut bağlarken tüm toplum kesimlerinin her biri kendi aşırı derinleşmiş sorunlarına acil çözüm bekliyor.

Oysa AKP iktidarı, içerde olduğu gibi dış dünyada da kendine olan inanç ve güveni tümüyle kaybetmiş bulunuyor. Yaşanan uçurumda yuvarlanırken, tutunacak tek dal olarak erken seçim seçeneği ile iktidarın yenilenmesi ve seçim sonrasında da ikinci bir ulusal kurtuluş savaşı mantığı içinde bilim ve teknolojinin rotasında yol alan bir iktidarın oluşturulmasına ihtiyaç bulunuyor. Bu sayede, ekonomik sorunları yönetebilen ve çözüm getiren bir ekonomik sistemden, çoğulcu parlamenter demokrasiye, uzlaşma ve barışı getiren bir sosyal sitem oluşturmaya, hukuk ve adaleti yeniden tesis etmeye acil ihtiyaç bulunuyor. 

**********

“ÜLKE ‘YOKSULLUK TÜNELİNE’ SÜRÜLÜRKEN”

Uğur Gürses (Ekonomist) – Birkaç yıldır, içinde bulunduğumuz süreci ‘ağır çekimde tren kazası’ olarak tanımlıyordum. Öyle ki artık bu ‘tren katarları’ yoksulluk tüneline sokulmuş durumda. Şimdi bilerek, isteyerek geniş bir kitleyi yoksulluğa iten bir politika aracı seçilmiş durumda. Paramız TL’yi gözünün yaşına bakmadan feda eden bir politika…

Yaşadığımız krizi, hatalı, yanlış ya da sadece ekonomik reçetesi yanlış bir politikanın sonucu olarak görmek çok hatalı olur. Türkiye son 3 yılda giderek ağır çekimde bir ödemeler dengesi sendromu içinde savruluyor. Cari açık küçülüyor evet; zira ülkeye gelen sermaye akımları zayıfladığı için büzülen bir finansman yapısı söz konusu.

Finansmanın iki ana omurgası var; biri uzun vadeli sermaye akımları, diğeri kısa vadeli sermaye akımları. Uzun vadeli sermaye akımları, özellikle doğrudan yatırımlarda gayrimenkul harici bakıldığında net olarak sıfırda. Bunun nedenlerinin başında ‘hatalı ekonomik reçete’ değil, hukuktan uzaklaşılması, yargının ülkeyi yönetenlerin siyasi baskısı altında olması geliyor. Yerleşik girişimciler,  giderek daha fazla biçimde, Londra’da gibi dış merkezlerde şirket ya da girişimlerinin merkezini tesis edip, olası bir hukuksuzluğa karşı tahkim kalkanına sahip olmayı tercih ediyorlar. Yabancı yatırımcı ise düşük volümle ya da muhtemelen sadece kapasite artırımı gibi nedenlerle sermaye girişi sağlıyorlar. Ama sonuçta, gayrimenkul yatırımı için gelenler ayrıştırıldığında, giden-gelen neti sıfırda.

Elde kalan kısa vadeli sermaye akımlarının ise ana pusulası, Merkez Bankası’nın basiretli bir para politikasının olup olmadığı, enflasyon hedefi doğrultusunda ne yaptığına endeksli.

Burada da son 2 yılda dördüncü Merkez Bankası Başkanı’nın olduğu ve de para politikasının ‘sabah cenazede ağıt-akşama düğünde göbek havası’ ciddiyetsizliğine dönmesiyle kısa vadeli sermaye akımları da birkaç milyar doları geçmez oldu.

Neden belli; Merkez Bankası tarihinde olmadığı kadar siyasi müdahale ve tahakküm altında. Enflasyon alıp başını giderken, Merkez Bankası faiz indiriyor, kur patlıyor; buna bahane de şu formülle ambalajlanıyor, “yüksek kur seviyesi ihracatı arttıracak, bu da cari açığı kapatacak, döviz bolluğu olacak, bu da TL’yi istikrara kavuşturacak, enflasyon da düşecek”.

Kimse kusura bakmasın, ülkenin kelli-felli iktisatçıları bu deli saçmasını ciddi ciddi tartışıyor. Bunun siyasi direktife kılıf yapıldığını, ekonomik bir mantığının olmadığı yüksek sesle konuşulmuyor. Sorunun ekonomik bir sorun olduğu varsayımı ön planda hala. Oysa siyasi bir yönetim krizinin ekonomik sonuçlarını yaşıyoruz. Bunun müsebbibi de bizatihi Cumhurbaşkanı Erdoğan. Hani o yıllarda, 2001 krizini bir yönetim krizi olarak tanımlayan Erdoğan.

İşte bu yüzden, konu ekonomik bir reçeteyle düzelecek aşamayı çoktan geçti. Bir tren kazasına ağır çekimde, hem de içinde bulunarak tanık oluyoruz. Paramız değer kaybederken, enflasyon ve geçim sıkıntısına terk edilen yoksul kesim, günden güne daha da yoksullaşıyor.

2015’e kadar görece ithal mallara karşı satın alma gücüne sahip olan orta sınıf, şimdi tamamen bu gücünü kaybetmiş halde. İthal herhangi bir elektronik, beyaz eşya, cep telefonu gibi malları satın alabilmek artık daha büyük fedakarlıklar gerektiriyor.

Konutta da benzer bir tablo ortaya çıkmaya başladı; TL’nin değer kaybının devam etmesiyle, artan inşaat birim maliyetleri yüzünden artık sıfır konut sahibi olmak da zorlaştı. İşte bu yüzdendir ki; 2020’deki bol kredi pompalamasında bile ikincil konut satışlarının payı zirveye çıktı. Bunu izleyen dönemde de çok doğal olarak, kiralarda patlamaya tanık olduk.

Bu örnekler ana sorun değil; sadece orta sınıfın kısmi refah unsuru olarak tanımlayabileceği mal ve varlık gruplarından ne kadar uzaklaştığını vurgulamak istedim. Hani o ‘turpun büyüğü’ denilebilecek olgu; Türkiye’de sayıları 17 milyona yakın olan yoksulların geçim koşullarının daha zor bir tünele girmiş olmasıdır. Yoksulların daha yoksul bir çizgiye itilmesidir. Kriz içindeki siyasi yapının getirdiği ekonomi politikasızlığın bir sonucu bu.

Net olan şu: Enflasyon yoksulu vuruyor. Yapılan çok açık; sözüm ona ‘ihracat artışı olacak, istihdam artacak, kaybedilen oylar yerine konacak’ ülküsüyle girilen yolda, enflasyon yükselip yoksulu daha yoksul, orta sınıfı yoksulluk sınırına iterken, bu sürece yeni ‘yakıt’ faiz indirimlerinin devam etmesi olacak. Ne yazık ki ulusal paramız TL’nin gözünün yaşına bakmadan ülke yoksulluk tüneline doğru sürülüyor… (ugurses.net)