Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

İhracat hedefli ekonomi politikası iktidarın sonunu getirecek

Gazeteci yazar Murat Kışlalı,  GÖZLEM’in ülke gündemindeki önemli olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, para piyasaları başta olmak üzere ekonomide yaşananlar, Merkez Bankası’nın faiz indirme politikası, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, “Helalleşme yolculuğuna çıkıyorum” açıklaması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “devlet başkanı” olarak gittiği toplantı ve törenlerde “Parti genel başkanı gibi” konuşmalar yapması ve “muhalefete çok ağır sözlerle eleştirmesi, Erdoğan’ın Gezi olayları sonrasında ortaya atılan “Camide içki içildi” ve “Kabataş’ta başörtülü kadına saldırıldı görüntü var” iddialarını yeniden gündeme getirmesi konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM – Ekonomi’nin “tamamen raydan çıktığı ve yönetilemediği” iddiaları karşısında görüşünüz?

K – Hafta içinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nu ziyaret etti. Görüşme 2 saat sürdü. Görüşmeden sonra Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri, adım gibi eminim muhafazakârlılığından şüphe olmayan TOBB Başkanı ve camiasının tam anlamıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomi politikasıyla ilgili ne düşündüğünü ortaya koyuyordu: “… ‘Ülkeyi fakirleştirip ihracat yapacağım’ diye inatlaşma içine giren bir anlayışla karşı karşıyayız. ‘Ne kadar çok fakir olursak, o kadar çok ihracat yapacağız ve buradan gelir elde edeceğiz’ diye akla mantığa sığmayan bir düşünceyle karşı karşıyayız.”

Rifat Bey kelimesi kelimesine durumu bu şekilde izah etmemiştir ama tırnak içindeki sözler ‘Kemal Bey’in olduğu kadar O’nun da düşüncelerini özetliyor’ diye düşünüyorum. Bu bir özet, tabii 2 saatte kimbilir neler konuşuldu. Bu itibarla da Rifat Hisarcıklıoğlu’nun –belki yine Cumhurbaşkanı’ndan izin alarak da olsa– böyle bir zamanda Kılıçdaroğlu’yla konuşmasını ve durumu bu kadar açık ve seçik bir şekilde dile getirmesini tebrik etmek lazım. Evet TL değer kaybederse maliyet yapısı TL’ye; gelirleri dövize bağlı olan başta turizm gibi sektörler kârlılıklarını arttırırlar. Ama bir defa Türkiye’de ihracatın yüzde 70 gibi bir bölümü ithalata bağımlı. İhrac edilen mallar ithalat kullanılarak üretiliyor. Maliyeti ithalat ile dolayısıyla döviz fiyatlarındaki artışla artıyor. Bir süreliğine, özellikle turizm gelirlerinin önemli olduğu yaz aylarında, bu sektörün gelirlerindeki artış nedeniyle döviz gelirleri artar, cari açık azalır ama bir süre sonra turizm etkisi bitince ve dövizdeki artış kendisini enflasyonda gösterince sanayinin, ticaretin büyük bölümüyle beraber başta dar gelirli kesimler olmak üzere sabit gelirliler çok ciddi sıkıntıya gireceklerdir. Burada kârlı çıkacak tek kesim döviz borcu olmayan varlıklı kesimler. Bu durumda da Türkiye’yi şu tablo bekler: Faizlerin enflasyondan düşük olduğu bu ortamda; dövize yönelen kaynaklar devalüasyona; mala yönelen kaynaklar ise enflasyona yol açar. Bu durum da yatırımlar için çok kötü, dar gelirliler için çok daha kötü bir ekonomik ortam yaratacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gittikçe artan bir özgüven ve inatla faizleri düşürme yönündeki bu “ihracat hedefli” ekonomi politikasının iktidarının sonunu getireceği kanaatindeyim. Genelde hep iyimserliğini koruma eğiliminde olan liberal kapitalist kesimler bile sorunun çözümünün artık “ekonomik değil siyasi olacağını” bir başka deyişle bu iktidar gitmeden normale dönülemeyeceğini kabul ediyorlar.

GÖZLEM – Faiz indiriminde ısrar – Dolar – Euro – Altın – Enflasyon – İşsizlik tırmanışı – Hayat Pahalılığının büyük kitleleri olumsuz etkileyişi – İş Alemi ve Yatırımcıların yarınlarını bile görememesi, sorunun büyüklüğünü gösteriyor; ne yapılmalı?

K – Bu iktidar bir şey yapamaz, çünkü zaten bu günlere gelinmesinin nedeni önceden de ifade ettiğim ekonomi politikasıdır. Ancak seçimlere gidildiği anda iktidarın değişeceği beklentisiyle döviz ciddi biçimde düşer. Bunu atanacak, görece “bağımsız” bir Merkez Bankası Başkanı’nın faizleri arttırmasıyla TL’nin değerinin daha da artacağı bir dönem izleyecektir. Bu noktadan itibaren de devletin daha fazla planlama yapıp enerji, tarım gibi sektörlerle ithal ara malını idame edecek kritik sektörlerde sahaya oyuncu olarak gireceği ve ithalata bağımlı sanayi yapısını değiştireceği bir sistem devreye girmelidir. Devlet kaynakları da şimdi olduğu gibi çok dar kesimdeki özel sektör yerine, dar gelirli kesimlere ayırarak, örneğin öğretmen, güvenlik görevlisi gibi kamu çalışanı alımlarına yönelerek alım gücünü arttırmalı, ekonomiyi canlandırmalıdır. Bunun için de yolsuzlukların, kayıtdışının üzerine gidilmeli, özellikle doğrudan vergi oranları arttırılmalıdır. Sadece faizleri arttırıp eskiden olduğu gibi ekonomiyi en az müdahaleyle özel sektöre bırakmak problemlere bir çözüm olmaz. Bilakis başlanılan yere dönüş olur.

GÖZLEM – CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, “Helalleşme yolculuğuna çıkıyorum” açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz?

K – Türkiye’de, seçmenin kabaca üçte ikisinin muhafazakâr sağ kesimden, üçte birinin demokrat sol kesimden oluştuğu bir siyasi yapı var. Başından beri Kemal Kılıçdaroğlu, iktidarı gerçek anlamda ele geçirmek için CHP’nin tarihsel olarak sorunlu bir ilişkisi olduğu “muhafazakâr sağ” kesime ulaşmayı hedefliyor. Burada başta Kemal Bey’in özel olarak kastettiği kesimlerin hangileri, tarikatlar mı, belli aşiretler mi, belli fikir birliktelikleri mi olduğu belli değildi. Daha sonra bu “helalleşmenin” bu dönemdeki hukuksuzlukları “affetme” anlamına mı geldiği sorgulandığında CHP kurmayları bunu kesin dille yalanladılar. Yine, iletişimindeki muğlaklıktan dolayı Kemal Bey hafta içindeki grup toplantısında bu kesimlerden bazılarını şöyle açıkladı: “28 Şubatlıların açtığı yaraları kapatıp helalleşeceğiz. İkna odalarına kapanan başı kapalı kızlarımızla, Roboski, Sivas, Kahramanmaraş mağdurlarıyla, Diyarbakır hapishanesi mahkumları ile helalleşeceğiz. … Ahmet Kaya ile helalleşeceğiz.” Bu sözlerinden anlaşılan Kemal Bey’in helalleşmeyi hedeflediği kesimlerin bir bölümünün “laiklik” ile diğer bölümünün ise “ulus devlet” ile “varoluşsal” bir sorunu olduğudur. Bu durumda CHP, laiklik’ten veya ulus devletten mi ödün verecek? Eğer bu ilkelerinden ödün veremeyecekse, bu kesimlerle nasıl bir “helalleşme” içine girebilir? Çünkü bu kesimler için burada bir ara yol yok. Ya laiksiniz ya da devlet ve bireysel düzenin dine göre düzenlenmesini istiyorsunuz. Ya ulus devleti savunuyorsunuz, ya da federal devleti. Öte yandan muhafazakâr sağ seçmenin çok büyük bölümü bana göre kişisel hayatında dindar ama devlet ile ilişkisinde laikliği özümsemiş bir kesim. Kürt kökenli yurttaşların büyük bölümünün de ben ulus devletle ilgili değil adaletle, hukukla ilgili sorunları olduğunu düşünüyorum. Kemal Bey’in bu çıkışı, sürekli ısıtılıp ısıtılıp CHP’nin önüne temcit pilavı gibi konulan “CHP dinsizdir” veya “CHP elit düzenin partisidir” algılarını düzeltmek için yapılmış olabilir. Eğer öyleyse sözde fikir olarak güzel; “CHP muhafazakâr seçmenin de adresi olabilsin”. “Ayrılıkçı Kürt seçmenin de adresi olabilsin.” Ama özde ulaşılması zor bir hedef. Muhafazakâr sağ için İyi Parti, MHP, Deva, Gelecek, Saadet Partileri varken, diğer tarafta HDP varken CHP nasıl bir helalleşme ile bu kesimlerin nezdindeki algısını değiştirebilecek, görmek, ayrıntıları izlemek gerek. Genel başkan olmadan önceki dönemde belki de Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzmanlığına dayalı en çok haberi yapmış bir gazeteci olarak, Kemal Bey Tunceli olayları için “Dersim” ifadesini kullandığında “eyvah” demiştim. Yurt dışına genel başkan olarak yaptığı ilk gezi olan Berlin gezisinde de “Laiklik tehlikede diyemem” demişti. Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin genel başkanı olarak Cumhuriyet ile sorunu olan kesimlerle “helalleşme” yoluna gidecek olsa da bu yol Cumhuriyet’in ilkelerinden ve temellerinden ödün vererek olamaz. Çünkü CHP’nin tabanı bunu kaldıramaz. Esasa girildiğinde Türkiye’de dinci ve ayrılıkçı kesimlerle Cumhuriyet’i barıştırmak biraz zor bir hedef gibi duruyor. Kemal Bey’in bu yaklaşımı ancak CHP karşıtlığından dolayı Millet İttifakı’nın herhangi bir başka partisine oy vermemeyi düşünenleri bu ittifaka yaklaştırmak açısından faydalı olabilir.

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “devlet başkanı” olarak gittiği toplantı ve törenlerde “Parti genel başkanı gibi” konuşmalar yapması ve “muhalefete çok ağır sözler söylemesi” konusundaki görüşünüz? Bu konuşmalar Anayasa’daki konumuna uygun mudur?

K – Ben kendisinin “Parti Genel Başkanlığı” ile “Devlet Başkanlığı” arasından “sahiplik” açısından bir ayrım yaptığını ve duruma göre “farklı bir ceket” giymesi gerektiğini düşündüğünü sanmıyorum. Ona göre zaten “devlet ile partisi arasında bir ayrım yok”, sadece böyle bir ayrım olduğunu “düşünenler” var. Cumhurbaşkanı’nın Anayasal konumuna gelince de, “demokrasi bizim için amaç değil araçtır. …Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” düşüncesine sahip bir zihniyetten bu konuma ilişkin bir hareket tavrı almasını beklemek biraz saflık olur diye düşünüyorum.

GÖZLEM – Erdoğan, Gezi olayları sırasında ortaya atılmış ama “gerçek olmadıkları ortaya çıkmış” olan “Camilerde içki içildi görüntü var” ve “Kabataş’ta başörtülü kadına saldırıldı görüntü var” iddialarını yeniden gündeme getirdi, görüşünüz?

K – Hitler’in propoganda bakanı Joseph Goebbels’in propogandada “hayati” gördüğü kurallardan bir kaçını tekrar hatırlayalım: “Propogandada kullanılan yalanlar ne kadar büyük olursa insanların onlara inanması kolaylaşır, yalanın etkisi artar” / “Propoganda esnasında yalan söyleyin, inananlar olacaktır, Şayet başarısız olduysanız devam edin” / “Halkın zihni her zaman senin sıcak tutulmalıdır, soğumasına ve işlerin olağan akışına dönmesine izin verilmemelidir” /  “Aydınları hedef almayın, propogandanın hedefi her zaman kalabalık toplum kitleleri olmalıdır.”

Goebbels özetle “Büyük yalan söyleyin, yalanı tekrarlayın, inanmasalar da tekrarlayın, tekrar tekrar gündeme getirin (sıcak tutun), aydın kesimi değil (aydın olmayan) kitleleri hedefleyin” diyor. Bilemiyorum başka söze gerek var mı? Özellikle AKP’nin “Entellektüel seviyesi ‘görece’ düşük” bir bölüm seçmeni için bu taktikler geçmişte ciddi biçimde iş gördü. Erdoğan kendisi açısından doğruluğu kanıtlanmış, iş görmüş bir yöntemi devam ettirmeye çalışıyor. ancak siyasetini entellektüel olarak çok daha sığ ve gittikçe daha da sığlaşan bir düzleme düşürüyor. Yaptığı propogandaların “kabul görme seviyesi” düşüyor. Kısmen “gerçeklik” duyusunu yitirmesinden, kısmen, en azından yıllardır kendisini körü körüne izleyen seçmen kitlesi için böyle bir “algı dünyası” yaratmak istemesinden bu tür “doğru olmayan” ve “doğru olmadığı defalarca kanıtlanmış” iddialardan medet umuyor. Sonuçta dinci söylemde hedef kitle “entellektüel düzeyi ‘görece’ düşük seçmen kitlesi” olduğu için, burada önemli olan “gerçeklik” değil bu kesimin biat etmesine zemin oluşturacak bir kutuplaştırıcı söylem seviyesi tutturmak oluyor. Ancak bu söylemin kendisine veya AKP’ye yeni oy kattığını, “kararsızların” oyunu devşirmede etkili olduğunu düşünmüyorum.

GÖZLEM – “50 +1” tartışmaları ve MHP’nin, Erdoğan’ın görüşüne karşı “50+1’den yana olması” konusunda yorumunuz?

K – Daha önceden de değişik şekillerde üzerinde durulan “50 + 1” tartışması gündeme son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile 2 saatlik görüşmesinde geldi. Orada Erdoğan’ın “50+1’in mahsurlu olduğunu anladık. 50+1’i o zaman bu kadar sıkı bir şeye bağlamamamız gerekirmiş. Onun farkına vardık” dediği ifade edildi. 50+1 Cumhurbaşkanı açısından sıkıntılı. Çünkü “açılım” sürecinin sona ermesinden ve son dönemde HDP’lilere yapılan büyük haksızlıklardan sonra HDP seçmenden Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci ayağında artık Erdoğan’a oy çıkmayacağı anlaşıldı. Bu takdirde de her ne kadar AKP hâlâ ilk parti olsa da, yapılacak “normal” bir seçimde Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilemeyecek. Oysa önceki sistemde AKP yüzde 35 civarlarındaki bir oy oranıyla bile MHP ile koalisyon oluşturup hükümeti kurabilecek, bu hükümetin başına da Erdoğan geçebilecekti. Erdoğan oyları düştükçe bu sistemin yanlışlığını anladı ve belki de “İki turlu değil de tek turlu bir Cumhurbaşkanlığı seçimi” düzenlemesi yapılmış olmasını isterdi. Ancak artık çok geç. Böyle bir değişiklik için Anayasa’nın değiştirilmesi gerekiyor. Bu noktada da ben Karamollaoğlu ile görüşmesini Saadet Partisi’ni Cumhur İttifakı’na katmaktan veya Millet İttifakı’ndan uzaklaştırmaktan çok “muhalefet ile bir uzlaşı arayışının temkinli ilk adımı” olarak görüyorum. Eminim ki Erdoğan’ın aklının bir yerinde “Cumhurbaşkanlığı seçim şartlarını nasıl yumuşatabilirim” sorusu yatıyordur.

GÖZLEM – MHP Genel Başkanı’nın, üst ve yerel teşkilat yöneticilerinin “AKP iktidarına ortak değiliz, muhalefet partisiyiz” açıklamaları sizce ne anlama geliyor?

K – MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli her ne kadar hafta içi yaptığı son konuşmasında “Hükümete bakan vermemiş olsak da Cumhur İttifakı’nın sevabına da günahına da ortağız” demiş olsa da son dönemde söylediklerinin altında yatan önemli tespit ve değerlendirmeler var. Bir defa “Ben muhalefetim” diyerek bir taraftan gerçek muhalefetin hareket alanını daraltmak istiyor, diğer taraftan da hükümet ile arasına mesafe koyuyor. İkincisi “hükümetin günahına da ortağız” diyerek “hükümetin günahı olduğunu” kendisi ilk ağızdan ifşa ediyor. Üçüncüsü de; her ne kadar “milliyetçilik” söylemiyle “devletin kadro ve harcama rantından” her dönemde ilk sıralarda faydalanmış bir parti olsa da, Bahçeli’nin, hem siyasi olarak hem de vicdanen, MHP’nin, son dönemde açığa çıkan çapta büyük yolsuzluklarla anılmasını istemediği anlaşılıyor. Bu Bahçeli’nin karakteri ile de uyumlu. Sonuçta ne derseniz deyin, Bahçeli ismini “yolsuzluklar” ile aynı cümleye koyamazsınız.