Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Erdoğan sokaktaki gidişin farkında…

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başında yer alan olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Cumhurbaşkanı’nın Atatürk’ü anma töreninde CHP için söylediği sözler, Gazeteci Mehmet Barlas’ın “CHP’nin kapatılması” yönündeki yazısı, Muhalefet partilerinin 6’lı toplantıları, 30 Ağustos törenlerinde devlet protokolünde “Genelkurmay Başkanı’nın önünde yer verilen” Diyanet İşleri Başkanı, 10 Kasım’da Anıt Kabir’deki törene gitmemesi, İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan’ın şehit ağabeyine küfretmesi konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM – Cumhurbaşkanı’nın 10 Kasımda Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun tertiplediği Atatürk’ü anma töreninde CHP için söylediği sözler konusunda görüşünüz?

K – Cumhurbaşkanı Erdoğan, “CHP’ye yükleneyim” derken kendi gizli emellerini ortaya koyduğu ve ruh halini açık eden bir konuşma yapmış. Öncelikle diyor ki “Her fırsatta önünde poz verdikleri ama içinde ne olduğunu bilmedikleri Nutuk’ta, Cumhuriyet’in kuruluşu ile ortaya konulan üç hedef belirtiliyor. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkaracağız.” Bir defa Erdoğan’ın bırakın Nutuk’u okumuş olma olasılığını, herhangi bir kitabı veya gazeteleri bile okumaktan hoşlanmadığı bilinen bir gerçek. Atatürk Nutuk’u esas olarak Türk gençliğini Kurtuluş Savaşı sürecinde yaşanan üç ayrı iç mihrağın –gerici, liberal ve Batıcı kesimlerin– ve Batı’nın düşmanlıklarına dikkat çekmek ve gelecekte de benzeri şekilde yaşanacak tehlikelere karşı uyarmak için yazmıştır. Nutuk’un sonundaki bölüm olan “Gençliğe Hitabet” tam da bunu anlatmaktadır. Atatürk’ün burada bahsettiği tehlike de tam anlamıyla şimdi bu iktidarın uygulamalarında şekil buluyor. Dolayısıyla Nutuk esas olarak bir “vizyon” değil bir “uyarı” bütünlüğüdür. İkinci olarak Erdoğan kendi dış siyasetini “Mustafa Kemal Libya’da, Suriye’de, Çanakkale’de, Kafkasya sınırlarımızda, Anadolu’nun her karış toprağında. Hani bize diyorlar ya ‘Azerbaycan’da, Suriye’de, Libya’da ne işin var?’ Hani siz Kemalisttiniz. Atatürk’ün yolundan gidiyordunuz” diye savunuyor. Ancak çok basit bir noktayı bilerek, her defasında yaptığı gibi çarpıtıyor. Mustafa Kemal’in olduğu, Erdoğan’ın sözünü ettiği yerler o dönemde yurt toprağıydı. Mustafa Kemal yurdunu savunuyordu. Bu topraklar şimdi komşu veya dost olması gereken ülke toprakları. Bu bilinçli bir çarpıtma. Hele hele Atatürk’ün “Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir” ve “Yurtta sulh, Cihanda sulh” gibi çok ünlü sözleri dikkate alındığında. Atatürk bir Türk toprağı olan Hatay’ı bile savaşarak değil, akılla, politikayla almıştı. Yeri geldiğinde vatan için can vermekten hayatta çekinmeyecek, en ufak tereddüt göstermeyecek olmasına karşın, ülkeyi sonu belirsiz maceralara kesinlikle sokmazdı. Bunun en güzel örneklerinden iki tanesi; Çanakkale Savaşı’nda askerine verdiği “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve komutanlar alabilir” sözleri ile yabancı bir gazetecinin “eğer Kurtuluş Savaşı kazanılamazsa hangi yolu izleyeceğine” dair sorusuna “öyle bir durumda hayatta olmayacağı için” yanıt veremeyecek olduğunu belirtmesidir. Erdoğan’ın konuşmasında farkında olmadan Atatürk’ten değil de kendisinden bahsettiği bölüm ise espiriyle karışık “Şayet inanın Gazi hayatta olsaydı, emin olun bunları o partiden sopayla kovalardı. Gerçi bu partinin mevcut yapısı içerisinde Atatürk o partinin kapısından içeri sokulur muydu onu da bilmiyoruz” ifadeleri oldu. Bu sözler de aslında Atatürk’ü değil Erdoğan’ın kendi iç ruh halini ifade ediyor. Bırakın Atatürk’ün “sopayla kovma” gibi şiddeti yönetim tarzının bir ögesi haline sokma ihtimalini, Atatürk’ün küfür ve hakaret ettiğine dair bile ben elde bir örnek olduğunu sanmıyorum. Atatürk hem içte, hem dışta tüm hasımlarını engin devlet adamlığıyla yönetmesini bilirdi. İnsanları ağırlığıyla, bilgisiyle, yarattığı sevgi ve saygıyla yönetemeyen kişiler şiddete, hakarete, küfüre başvururlar.

GÖZLEM – Gazeteci yazar Mehmet Barlas’ın “CHP’nin kapatılmasından söz etmesi, bazı milletvekilleri için liste yapılmasını ve 150’likler benzeri bir uygulamaya tabi tutulmalarını istemesi” konusunda yorumunuz?

K – Çok da önem vermiyorum. Bir defa Mehmet Barlas’ın her devrin adamı olduğu malum. Bir kemiği olmadığı için sözleri ancak kendi “yüksek” önerilerinden faydalanacağını umduğu iktidara yaranmak için bir anlam ifade edebilir. Eninde sonunda bir aşırı dincinin söyleyeceğini kendisi ön alıp önden ifade etmiş. Babasının CHP’liliğinden mi tutasınız, kendi demokratlığından mı, neresinden bakarsanız bakın hiç bir anlam ifade etmeyen, ağırlığı olmayan ancak mevcut iktidara sözde akıl fikir vererek kendisine bir çıkar, rant sağlamayı amaçlayan bir yaklaşım. Bazılarını hiç şüphesiz memnun etmiştir ama o kadar. Bunun gerçekten hayata geçirilmesine dair en ufak bir hamle bile CHP’nin oyunu ayında 5-10 puan arttırır.

GÖZLEM – Muhalefet partilerinin 6’lı toplantıları “olumlu” olarak sürerken, anketlerde AKP için de, Erdoğan için de “giderek olumsuzlaşan sonuçlar” açıklanmaya devam ediyor. Cumhur İttifak’ının “siyasi gerilimi arttırma çabalarında” anketlerde ortaya çıkan bu tablonun “ne kadar rolü olduğunu” söyleyebiliriz?

K – Anketlerdeki sonuçlar, her ne kadar Erdoğan bu anketlere artık inanmadığını ifade etse de, iktidar açısından kötü gidişin ele avuca gelmiş sonuçlarını kapsadığı için çok önemli. İktidarın bu gidişin farkına varması için anketlere bakmasına da gerek yok, ne olursa olsun, ne kadar gerçeklikten kopmuş olursa olsun, Erdoğan’ın sokaktaki gidişin farkında olmamasına imkân yok. Ancak yine son dönemdeki anketlerden sokağın nabzı tutulacak olursa; Yöneylem Araştırma Şirketi’ne göre AKP’nin oyu yüzde 31,8. MHP yüzde 6,4. Cumhur İttifakı toplam yüzde 38,2. Buna karşın CHP yüzde 30,3. İyi Parti yüzde 13,1. Millet İttifakı yüzde 43,4. Bunlara seçim sürecinde toplam yüzde 2,7 oyu olan Deva, Saadet ve Gelecek partileri ile yüzde 10,6 oyu olan HDP de eklendiğinde muhalif olduğu kesin olan cephenin oyları yüzde 56,7’ye ulaşıyor. Fark büyük. Yine araştırmaya göre Türkiye ekonomisinin mevcut durumundan Erdoğan’ı sorumlu tutanların oranı yüzde 55,3. Ekonomik krizi en büyük sorun olarak görenlerin oranı yüzde 58,9. Area Araştırma’ya göre olası bir referandumda güçlendirilmiş parlamenter sistemi destekleyeceklerin oranı yüzde 60,9. Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara dönük çağırısını olumlu bulanların oranı yüzde 48,7. Avrasya Araştırma’ya göre erken seçim yapılmasını isteyenlerin oranı yüzde 62. Erdoğan’ın ekonomiyi kötü yönettiğini düşünenlerin oranı yine yüzde 62,1. Kılıçdaroğlu’nun daha iyi yöneteceğini düşünenlerin oranı yüzde 59,1, Akşener’in daha iyi yöneteceğini düşünenlerin oranı yüzde 57,3. Nereden baksanız yüzde 60 civarında bir muhalif blok var. Bu durum da haliyle iktidarı çok daha katı önlemler almaya, daha sert bir politika izlemeye, siyasi gerilimi arttırmaya ve hatta MHP’nin son yaptığı çıkışta olduğu gibi “muhalefeti dahi üstlenmeye” varacak “ilginçlikte” politikalar üretmeye sevk ediyor.

GÖZLEM – 30 Ağustos törenlerinde devlet protokolünde 40 kademe yükseltilerek, “Genelkurmay Başkanı’nın önünde yer verilen” Diyanet İşleri Başkanı, 10 Kasım’da Anıt Kabir’deki törene “devlet protokolü eksiksiz katılırken” gitmedi, ne diyorsunuz?

K – İyi yapmış. Kendisinden de bu beklenirdi. Yerini belli etmesi de, kararsız seçmenin kararını belirlemesinde kullanacağı önemli bir mihenk taşı olmuş. “Öyle bir zihniyeti mi tercih edersiniz, böyle bir zihniyeti mi?” sorusuna cevap alınırken tarafların açık seçik belli edilmesi, muğlaklık ve bulanıklık olmaması daha iyi.

GÖZLEM – “İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan’ın şehit ağabeyine küfretmesi” konusu ülke ve siyaset gündeminin ön sıralarında yerini koruyor. Ne var ki, “şehidin kim olduğu, nasıl öldüğü, kaç yaşında olduğu” konusunda ağabeylerinin, köy muhtarlarının ifadeleri çelişiyor, gazetelere haber olmamış, resmi açıklamalarda da “netlik” yok; ne diyorsunuz?

K – İyi Parti lideri Meral Akşener’in açıklamalarından İyi Parti’nin, Akşener’in ziyaret ettiği tüm ilçe ve illerde illâ ki, bir esnafın kapısına, bir sokağın girişine orada provokasyon yaratıp İyi Parti’yi zor duruma sokacak, kaçınılmaz yükselişini engelleyecek yöntemlerin yürütüldüğü anlaşılıyor. Bu olayda da, her ne kadar Türkkan’ın sükunetini kaybedip, böyle bir oyuna gelmiş olmasına karşın, sözkonusu “şehit yakını”nın İzmir’den geldiği, ziyaretlere özel olarak katıldığı dikkate alındığında, bir provokasyon organizasyonu şüphesi ortaya çıkıyor. Kanımca bir kaç hafta içinde bu kişinin ilişkileri daha seçkin bir şekilde muhalif medya tarafından ortaya çıkarılacaktır. Öte yandan ben iktidarın şehitlerle ilgili duyarlılığını samimi bulmuyorum. Bu iktidar “açılım” sürecini başlattı. Apo ile devleti aynı masaya oturttu. Teröristleri Türkiye’ye taşıyıp, ayaklarına mahkemeleri gönderip, çadır mahkemelerde aklattı. Bu açılım süreci sonunda 500-600 güvenlik görevinin şehid olmasına neden olan hendek savaşları yaşandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat şehitler için “Kelle” ifadesini kullandı. “Şehitlik, gazilik sektör haline geldi” dedi. Acısını haykıran şehidin kızkardeşine “Senin ağabeyin de bu mesleği seçmeseydi” diye çıkıştı. “Artık şehit cenazesi istemiyoruz” diyen vatandaşa “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diye yanıt verdi. İktidar Apo’nun mektubunu devlet kanalında yayınlattı. Apo’nun yargı tarafından aranan kardeşi yine devlet televizyonuna çıkartıldı. Kaç tane şehit yakını Cumhurbaşkanı’na hakaretten yargılandı, ceza aldı. Kaçının evine sudan sebeplerle icralar gönderildi. Şimdi eğer hakikaten şehitlik hassasiyeti olan bir iktidar olmuş olsaydı, bu gerçekler yaşanmazdı. Dolayısıyla tüm bu gelişmeleri iktidarın muhalefeti yıpratmaya dönük bir provokasyon ve operasyon süreci olarak görüyorum.

GÖZLEM – Türkkan olayı şu soruları akla getiriyor; “Şehit yakını” diye bir mertebe var mıdır, “hukuk / kanun / ceza” söz konusu olduğunda “böyle bir etiketin etkisi” olabilir mi? Bir insanın “kendisine küfür eden” sokaktaki bir insanın “şehit yakını olduğunu” bilmesi mümkün müdür? Ayrıca ve mesela, “Şehit yakınlığı” bir insanın işlediği suçta cezayı hafifletir mi?

K – Hukuki olarak bu konunun düzenlemelerin içine alınmasının zorluğu veya imkânsızlığı bir yana, siyasi olarak bu olaydan çıkarılacak ders, muhalefetin, sahada siyasetini sürdürürken bu tür provokasyonlara ve operasyonlara gittikçe daha fazla maruz kalacağının bilincinde olması ve faaliyetlerini buna göre düzenlemesi gerekliliğidir.

GÖZLEM – Sayıştay, Karayolları Genel Müdürlüğü 2020 yılı denetiminde “yap-işlet-devret modeli” ile yaptırılan otoyol projelerinde sözleşmenin değiştirildiğini saptamış. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın açıklaması göre, Sayıştay’ın ‘taslak’ raporunda, “Geçiş ücreti ve kur güncellemesinin yılda bir kereden ikiye çıkarılması sonucu üç projede şirketlere geçen yıl fazladan 884 milyon lira aktarılmış.” Sayıştay “taslak” raporuna göre, “Sözleşmelerde yapılan bu değişiklikler nedeniyle projelerin kamuya devredileceği tarihe kadar şirketlerin kasasına fazladan 2 milyar 549 milyon 982 bin TL girecek.” Ne var ki, “taslak raporda yer alan” bu husus, Sayıştay Raporu’nda yer almamış; görüşünüz?

K – Her ne kadar Sayıştay özünde iyi işleyip görevini yapıyorsa da siyasi iradenin etkisiyle bu yapılanlar engellemelerle karşılaştırılarak yargı nezdinde bir sonuca ulaştırılamıyor. Bu olay özelinde “yolsuzluklar” konusunun iki ayağı var. Her ne kadar iktidar tarafından engellense ve hatta “yerindelik” denetimi elinden alınsa da Sayıştay hâlâ “iyi kötü” faaliyetlerini devam ettirerek başta köprüler, tüneller, karayolları, devlet hastaneleri, gibi Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinde olmak üzere henüz kendisinden yetkisi alınmamış olan KİT’lerde ve kurumlarda yapılan yolsuzlukları ve usulsüzlükleri tespit etmeye devam ediyor. Sayıştay Başkanı Metin Yener’in Meclis’te verdiği bilgilere göre Sayıştay dairelerinin kendi bünyesinde yargı sürecine gönderdiği 4 bin 204 dosya var. Bu dosyalar yolsuzlük, usülsüzlüklerle ilgili tespitleri içeriyor. Bu işin birinci ayağı. Öte yandan, konunun ikinci ayağını bu yapılan denetimlerle, yapılamayan denetimlerin yargıya intikal ettirilip sonuç alınamaması oluşturuyor. Şöyle ki; halen Sayıştay denetiminden kaçırılmış, başta başkanlığını Erdoğan’ın yaptığı Türkiye Varlık Fonu’ndaki pek çok KİT olmak üzere, çok sayıda kamu kurum ve kuruluşu var. Şimdi; kısmen sürdürülen denetimlerde bulunan yolsuzluk ve usülsüzlükler ile denetlenemeyen kuruluşlardaki yolsuzluk ve usülsüzlerin hesabı bu dönemde yargıda sorulamıyor. Ancak bunların da denetlenmesiyle bulunacak olan yolsuzluk ve usülsüzlükler ile Sayıştay’ın ve diğer başta belediyelerin olmak üzere denetim kurumlarının tespit ettiği yolsuzluk ve usülsüzlüklerin iktidar değiştiğinde yargıya intikal ettirilerek bunlardan elle tutulur bir sonuç alınacağına dair ciddi emareler var. Bunlar mevcut muhalif liderlerin son dönemde daha da çok ve yoğunlukla ifade ettikleri bir “niyet” beyanı şeklinde gündemde sıklıkla yer almaya başladı. Örneğin daha önce KÖİ ile yapılan yatırımların kamulaştırılacağını ifade eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hafta içinde “İstanbul’a ihanet edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Yerli ve yabancı, Kanal İstanbul ihalesine kim girerse ağır bedeller ödeyecektir” dedi. Yine bir başka örnek, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Lütfü Türkkan’dan dolayı kendisine yüklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Lütfü Bey’in hatasından siyasi rant kovalayacağına … gel atılması gereken bazı adımları hemen at. Milletimize küfreden Mehmet Cengiz’in aldığı ihaleleri iptal edip sildiğin vergi borçlarını tahsil et” diye konuştu. Tüm bu ifadeler “yolsuzluk” konusunun muhalefet tarafından seçim sürecinde belki “geçim derdi” sorunu kadar olmasa da o mertebeye yakın bir şekilde gündemde tutulacağına işaret ediyor ve iki liderin güvenilirliğinin ışığında, iktidara geldikleri takdirde bu konuların üzerine nasıl gidileceğine dönük ipucu veriyor.