Soru: “Araplaşma, Güney Anadolu’dan başladı mı?”

GÖZLEM, konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara “Nereye gidiyoruz” ve “Ne yapılmalı” sorularını sordu. İşte görüşleri…
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Tansu Çiller Hükümeti’nde Sağlık, Mesut Yılmaz Hükümeti’nde “Gümrüklerden sorumlu” Devlet bakanlığı, Bergama Belediye Başkanlığı, Doğru Yol Partisi İzmir İl başkanlığı, 19’uncu, 20’nci ve 21’inci Dönem İzmir milletvekilliği yapan DOĞRU Parti Genel Başkanı Rıfat Serdaroğlu, son yazısında, “Türkiye’nin geleceği bakımından ‘son derece önemli’ olan bir konuda herkesi uyandıracak” bir örnek vererek, uyarıda bulundu.

Dedi ki; “Yeniçağ Gazetesi Reyhanlı Temsilcisi Halit İri, Milli Eğitim Müdürlüğüne, ilçedeki ilkokullarda kaç Suriyeli çocuk okumaktadır, diye sorar. Yanıt; Reyhanlı’da ilkokullarda toplam 45 bin 182 çocuk vardır. Bunlardan 18 bin 4 adedi Suriyeli çocuklardır. Türkiye’de kadınlarımızın doğum oranları 1.7, Suriyeli kadınların ise 5.7’dir. Üstelik Suriyeliler daha genç yaşta doğurmaya başladıklarından, ülkemizin demografik yapısı süratle bozulacaktır.”

Bugün Reyhanlı ilkokullarında okuyan öğrencilerin “Suriyeli oranı” yüzde 39.85’tir. Ve bugün Türkiye’de yaşayan Suriyeli kadın 5.7 çocuk, Türk kadın 1.7 çocuk doğurmaktadır. Burada oran “yüzde 70.18 ile yüzde 29.82” Suriyeli kadın lehinedir. Bu demektir ki, 10 Suriyeli kadın 57 çocuk doğururken, 10 Türk kadını 17 çocuk, 100 Suriyeli kadın 570 çocuk doğururken, 100 Türk kadını 170 çocuk, 1000 Suriyeli kadın 5700 çocuk doğururken, 1000 Türk kadını 1700 çocuk doğuracaktır…

100 bin Suriyeli kadın (ki, Güney Doğuda vardır) 570 bin çocuk doğururken, 100 bin Türk kadını 170.000 çocuk doğuracak ve nihayet, 1 milyon Suriyeli kadın (ki, Türkiye’de çok daha fazladır) “5 milyon 700 bin çocuk” doğurarak, “1 milyon 700 bin çocuk” doğuran Türk kadınını “4 milyon çocuk” ile geride bırakacaktır!..

Bugün Türkiye’de “resmi açıklamalarına göre” 3.5 milyon Suriyeli vardır, ama “gerçek sayının bu rakamdan çok fazla olduğu” iddiası ciddidir. Ve de… “Suriyelilerin vatandaşlığa alınması” da hızla sürmektedir.

Bu tablo ortaya bir soru çıkarıyor; “Bu rakamlar; “böyle giderse, çok uzun bir zaman geçmeden Güney Anadolu’dan başlamak üzere” Anadolu’nun “Araplaşması” anlamına gelmiyor mu?

Bu sorunun cevabını, Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürü ile genel müdürlüğün bağlı olduğu İçişleri Bakanı hem de “acil olarak” vermek durumundadırlar.

Dahası, “muhalefet partileri” de bu soruyu “bir defa” değil, “bin defa” sormalıdırlar!..

GÖZLEM konuyu masaya yatırdı ve “Bu gidiş nereye kadar gider ve süreci durdurmak için ne yapılmalıdır” sorusunu uzmanlara sordu… İşte görüşleri…

******

“KÜLTÜREL YOZLAŞMADA ÜÇÜNCÜ FAZ ARAPLAŞMA?”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – Türk ve Arap toplumlarının ve kültürlerinin ilişkisi farklı içerik ve nitelikleri ile değişik aşamalardan geçti.  Öz olarak Arap kültürü, çöl ortam ve olgusunun yarattığı kısıt ve sınırlar içinde kapalı aşiret kültürleri olarak şekillendi. Dolayısı ile doğa güçleri tarafından kontrol edilen, edilgen bir algıya sahiptir. Türklerin Orta Asya dönemi kültürü ise doğa merkezli, doğa ile bütünleşik, sürekli yer değiştiren ve dinamik bir yaşam içinde dünyevi bir algıya sahip olarak şekillendi. Ancak İslam Dini ile kendi dar kabuğundan çıkıp geniş bir coğrafyaya yayılan İslam Dininin, çok sayıdaki bölgenin farklı düşün sistemleri ve kültürlerini henüz yok etmeyip, kendi haline bıraktığı dönemde, çok kültürlülük sayesinde, bilim ve kültürün her alanında parlak bir dönem yaşandı. Ancak kapalı Arap kültürünün yayıldığı bölgelerde din üzerinden kurduğu tekil hegemonya, zamanla dini inancın tek başına tek doğru olarak merkeze alınmasına yol açtı. Ayrıca yine din üzerinden kişisel hegemonya kurmayı sağlayan tarikatlar yüzünden İslam Dünyası dar, çatışmacı, kişisel-geleneksel kültür değerlerine mahkum edildi. Bu durum parçalanma, çatışmacı kapalı tarikat yapıların oluşumunu daha da yaygınlaştırdı. Bu süreçte İslam coğrafyasında dinamik özellikleri ile öne çıkan Türk kültürü ve Türk Devletlerinin ağırlık kazandığı bir dönem yaşandı.

Selçuklu döneminde dinamik ve dünyevi Türk kültür değer ve davranışları korundu. Ancak Osmanlı’da Yavuz döneminde İstanbul’a getirilen Arap Ulemasının devlet katındaki etkileri Devlet kültürüne sızdı. Ayrıca uzun süreç içinde Osmanlı’daki kısıtlı eğitim şansının, üstelik din ağırlıklı kitap ezberi şeklinde yapılması, muhafazakar ve geleneksel Arap kültürü ve Arap hurafelerinin toplum tabanında yaygınlık kazanmasına hizmet etti. Bu süreç Türk Toplum ve kültürünün Araplaşma yönündeki birinci fazını oluşturdu. Birinci fazın duraklatılması ve önünün kesilmesi Büyük Dahi Atatürk’ümüz sayesinde gerçekleşti. Ne var ki, devlet katında önü kesilen Araplaşma sürecinin tabandaki temsilcileri olan tarikatlar alttan alta faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler. Özellikle Sağ iktidarlar, oy uğruna bunlara göz yumdu. 

Türk Toplumunun Araplaşma yolundaki ikinci Fazı ve en büyük adımı AKP’nin Siyasi İslam modeli ile güçlü biçimde devreye alınmış bulunuyor. Dinin Siyasete ve ticarete alet edilerek, devlet yapısının tarikatlara teslim edilmesi bu yönde büyük bir adım oluşturdu. AKP’nin müttefiki olan tarikatlar, Türk kökenli din ve aklı sentez eden kuzey İslam’ının Maturidi-Yesevi- Mevlevi ve HaceBektşaş- Yunus Emre geleneği yerine Arap kültür ve hurafelerinin etkisinde olan, çoğu da Güney Doğu üzerinden Anadolu’ya yayılan, hurafelerle karışık Arap İslam’ın temsilcileri durumunda bulunuyor. Siyasi İktidar ve bu tarikatlar, Türk kültürü yerine Arap toplumlarının hurafelerle bezenmiş taban kültürüne yakın olan Müslüman Kardeşler, İhvan Müslümanlığı ve selefi teslimiyetçiliğini öne çıkarmış oldular. Bu durum Türk toplumunda kutuplaşma ve çatışma yaratmaya hizmet ederek toplumu çok yönlü bunalıma atmış bulunuyor. Üstelik bu dönemde süper güçlerin Türk Devletinin yapısını değiştirme süreci de tabandaki selefi İslamcı kadroların teslimiyetçi kültürü sayesinde tek adam yönetimine dönüştürülmüş bulunuyor.  Böylece Türk toplumunu AKP iktidarında Araplaştırma sürecinin ikinci fazı da tamamlanmış gözüküyor.

Suriyeli sorunu Türk Toplumunu Araplaştırma sürecinin üçüncü fazına geçişe işaret ediyor. Bugünün Türkiye’sinde 5 milyona yakın Suriyeli yaşıyor. Suriye’den Türkiye’ye göç eden eğitimli ve nitelikli Arapları batılı ülkeler arayıp bulup vatandaşlık verirken, eğitimleri düşük olan, bilimden nasibini almak yerine dini hurafelerle beslenmiş taban kültüründen gelenler ise Türkiye’de kalıyor. Bu kesimlere İlişkin olarak Doğru Parti genel Başkanı Sn. Rifat Serdaroğlu’nun analizleri de üçüncü fazın uygulamaya konulmak üzere olduğunu gösteriyor. Doğum oranları açısından verdiği örnek çok net bir Araplaşmayı ve hurafe kültürü içindeki tabandan gelen nüfusun durdurulamaz artışını ortaya koyuyor. Doğum oranları 1,7 ye karşılık, 5,7 olduğuna göre, her 1 milyonluk Suriyeli kadın 5 milyon 700 bin çocuk doğururken; her 1 milyon Türk kadını sadece 1 milyon 700 bin çocuk doğurduğunda arada 4 milyon fark oluştuğunda artık bu toplum Türk toplumu olmaktan çoktan çıkmış olacaktır. Büyük sayılar kanunu gereği bu geometrik artışın önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Bu süreçte oluşacak olan kültür de, ne Türk kültürü, hatta ne de gerçek Arap kültürü olacaktır. Aksine bilgisizlik, muhafazkarlık, geleneksellik kalıplarından ve Arap hurafelerinden beslenen yozlaşmış bir cehalet kültürü olmaya adaydır. Böylesi bir süreç Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini yok etmeye yönelik bir durum yaratmaya aday olduğu gibi; bir referandumla başka bir tarafa yönlendirme açısından, süper güçlerin kullanacağı bir oyuncak olmaya adaydır. Siyasi hırs uğruna bu gelişmelere göz yummanın vebali altından kalkılamayacak kadar büyük olacaktır.

****

“CİDDİ BİR ‘DEMOGRAFİK YAPI DEĞİŞİKLİĞİ’ TEHLİKESİ VAR”

Metin Öney (Eski Milletvekili) –  Öncelikle bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekir.

Şöyle ki:

Bütün ülkelere geliş ve gidişler vardı. Bize de pek çok ülkeden gelenler olduğu gibi, bizde pek çok ülkeye gidip geliyoruz.

Ancak:

Bunun hiç şüphesiz bir kuralı vardı. Gelenler de gidenlerde Devletin koyduğu kurallar dahilinde gelip giderler. Öyle yolgeçen hanı gibi elini kolunu sallayarak bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek mümkün değildir. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, son bölümde belirttiğimiz durumun kapsamı içindedir. İlk düğme yanlış iliklendiği için bütün düğmeler yanlış iliklenmektedir.

Şöyle ki:

Aramızda hiçbir sorun bulunmayan Suriye ile birden bire “Esad’ı Eset yaparak” sorun yaratılmış ve “üç ay içinde Emevi camiinde namaz kılma” iddiası ile iş Suriye iç savaşına karışır hale gelinmiş ve bunun sonucu sayısı bilenmeyen ve kurallara tabi olmayan bir göç dalgası ile karşı karşıya kalınmıştır.

Bunun sonucu olarak çok ciddi bir “demografik yapı değişikliği” tehlikesi ile karşı karşıya kalınmıştır. Gelenleri “mülteci” kabul etmek mümkün değildir. Çünkü gelenler bayramda seyranda elerlini kollarını sallayarak ülkelerine gitmekte ve bayram bittiğinde geri gelebilmektedirler.

Bunun yanı sıra, Suriye’de artık ilk günlerdeki durum söz konusu değildir. Hiç şüphesiz bu insanlar “sınıra götürülüp “ bırakılmayacaktır.

Devletler arası bir görüşme ile yani Suriye ile yapılacak görüşmelerle iş hukuki bir zemine oturtulacak ve herkes çok daha mutlu olacağı kendi vatanına gönderilecektir. Bütün bunlar acil olarak yerine getirilirken, sayıları, nerde oturdukları ve ne iş yaptıkları tespit edilmeli ve bir kayda bağlanmalıdır. Sorun ancak bir olay meydana geldiğinde gündeme getirilmektedir.

Bir büyük yanlışta budur.

Oysa “olay” meydana gelmeden de bilhassa muhalefet tarafından gündemde tutulmalı ve mutlaka ısrarcı bir çözüm önerisi ile yönetenleri de çözüm bulup sonuç almaya sevk etmelidir. Sorunu “insani” duygularla izah sadece “istismar” olur.

Dünyada ki bütün ülkeler “hudutlarını” korumakta veya korumaya çalışmakta ve ilaveten “demografik” yapılarını muhafaza etmeye gayret etmektedirler.

******

“TEHDİDİN BÜYÜKLÜĞÜ GELECEKTE FARK EDİLECEKTİR”

Soner Aydın (Emekli Albay) – Proaktif Yaklaşım; bir tehdit gerçekleşmeden önce, tehlike ve risklerin öngörülmesi ve zamanında gereken önlemlerin alınmasıdır. Büyük devletler; proaktif yaklaşımla, milli öngörüyle gelecek on yıllarını, hatta yüzyıllarını planlarlar.

Ülkemizdeki “geçici sığınmacı” uygulamasına bakıldığında; bu uygulamanın, nasıl bir milli öngörüyle, hangi milli çıkarlara göre şekillendirildiği izaha muhtaçtır. Sorulduğunda; “muhacir-ensar” kavramı, “din kardeşliği”, “zalimin zulmünden kaçanlara kucak açılması gerektiği” gibi hamaset kavramlarıyla cevap verilmekte, bu uygulamanın; hangi milli yararımıza hizmet ettiğine, bugün yarattığı ve gelecekte yaratacağı sorunlara, elde edileceklerin kayıplarımıza değip değmeyeceğine değinilmemektedir.

Ülkemiz ABD ve AB’nin baskı ve telkinleriyle bir “sığınmacı cennetine” dönüştürülmüştür. Bu sığınmacıların başında da resmi rakamlara göre 3,7 milyonla Suriyeli sığınmacılar başı çekmektedir (gerçekte bu sayının iki-üç katı Suriyeli olduğu ifade edilmektedir). Doğru Parti Genel Başkanı Rıfat Serdaroğlu bu durumun geleceğimize yansımasıyla ilgili çok önemli tespitlerde bulunmuştur. Sayın Serdaroğlu; ülkemizdeki Suriyeli kadınların doğum sayıları üzerinden yaptığı değerlendirmede, özellikle Güneydoğu Anadolu’da nüfus yapısının Suriyeli sığınmacılar lehine büyük bir hızla değişmekte olduğunu resmi rakamları referans alarak ortaya koymuştur. Özetle; Suriyeli kadınların doğum oranı 5,7 iken Türk kadınlarının doğum oranının 1,7 olduğunu, bu durumun demografik yapımızı olumsuz etkileyeceğini ifade etmektedir.

Ülkemizde resmi rakamlara göre 1,7 milyon Suriyeli kadın bulunmaktadır. Buna göre hesaplandığında karşımıza 9,6 milyon gibi bir çocuk sayısı çıkmaktadır. Bu çocuklar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuşlardır ve demografik yapımız açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadırlar. Gelecekte Suriyeli nüfusun daha ne kadar artabileceği düşünüldüğünde tehdidin büyüklüğü fark edilecektir. Ülkemizde bu durum “fayda-maliyet” yerine; AB’den gelecek paralar hesap edilerek “kar-zarar” kavramları üzerinden, fonlardan para gelmeyince uğradığımız “zarar” da inanç değerlerimiz öne sürülerek“sadaka, yardım” kavramlarıyla açıklanmaktadır.

Yine resmi rakamlarla,2011-2019 yılları arasındaki sekiz yılda Suriyeli sığınmacılara harcadığımız para 40 milyar dolardır. Bu rakam bugüne tahvil edildiğinde bazılarına göre 70, bazılarına göre 80 milyar doları bulmuştur. Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren ülkemize kazandırılan fabrikalar, limanlar, enerji tesisleri, doğal kaynaklar ve arazilerin son 19 yıldaki satışından elde edilen özelleştirme geliri ise 62,9 milyar dolardır. Bu durumda karşımıza; atalarımızın bize bıraktığı mirası satıp Suriyeli sığınmacılara harcadığımız gibi korkunç bir tablo çıkmaktadır. Durum böyleyken sığınmacılar lehine çok cazip uygulamalarla daha fazla sığınmacı gelmesi adeta teşvik edilmektedir. Ülkemizde vatandaşlarımızın yarısı açlık sınırı altındaki asgari ücrete, emekli maaşına mahkumken, böyle bir tablonun hamasetle, inanç değerlerimizle, sadaka ve yardımla izah edilmesini anlamak mümkün değildir. Günümüz koşullarında“böyle büyük bir yatırımın boşuna yapılmayacağı” düşünüldüğünde, insanın aklına çok daha derin plan ve projelerin olabileceği gelmektedir. Bu nedenle bu yatırımın hangi milli çıkarlara hizmet ettiği ciddi bir şekilde izah edilmelidir.

Sığınmacı tehdidinin giderek büyümekte olduğu bütün açıklığıyla görülmektedir. Bölgeden gelen bilgilere göre bugün artık Güneydoğu Anadolu’muz adeta Araplaştırılmıştır. Öyle ki; Güneydoğu’da özellikle de Hatay ve bazı ilçelerinde Suriyeli sığınmacıların toplam nüfus içindeki oranının yüzde 80’i aştığından söz edilmektedir. Doğum sayıları da hesaba katıldığında bu durum demografik yapımız ve kültürel değerlerimiz açısından son derece büyük bir tehdittir. Amaçlardan birisi de ülkemizde Arap kültürünü yerleştirmek midir? Değilse daha fazla zaman kaybetmeden önlem alınmalıdır. Bu günkü uygulamaların devamı halinde bu tehdit; gelecekte, altından kalkamayacağımız kadar büyüyecektir.

Hatay’ın Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu, Suriye’nin Hatay’ı topraklarına katmak konusundaki milli hedefi, Rusya ve İran’ın Suriye ile ortaklığı, ABD’nin; Suriye’nin toprak bütünlüğünü PKK lehine bozma ve Fırat’ın doğusunda bir PKK/PYD oluşumunu gerçekleştirme hedefi, AB’nin sığınmacı politikası, sığınmacıların Türkiye’ye havale edilmesi, İsrail ve Fransa’nın bölgedeki amaçları ile birlikte ülkemizdeki siyasal İslamcı kadroların, tarikatların ve cemaatlerin Arap hayranlığı da düşünüldüğünde tehdidin büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır.