Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

10 Elçi Bildirisinin Yolu’nu Ankara açtı

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin ilk sıralarında olan olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, “Osman Kavala / 11 Büyükelçi / İstenmeyen Adam ilanı” krizi, iktidar medyasında son haftalarda hükümete yönelik “eleştirel yazılar ve haberlerin” çıkması, faiz indirimi sonrasında TL’nin değer kaybetmesi, Eski ekonomi başkanı Prof. Dr. Işın Çelebi’nin Merkez Bankası’nın politikalarına yönelik açıklamaları, AKP Genel Başkan Yardımcısı Vedat Demirörs’ün açıklamaları konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…


GÖZLEM – “Osman Kavala / 11 Büyükelçi / İstenmeyen Adam ilanı” olayı konusunda görüşünüz; “şimdilik” kriz buzdolabına konmuş görünüyor; sonrası ne olabilir?
K – Osman Kavala, tam 4 yıldır hüküm verilmeden –hatta hakkında bir davadan beraat kararı verildikten sonra başka bir dava açılmak suretiyle– tutuklu olarak cezaevinde tutuluyor. Recep Tayyip Erdoğan “sanki suçluymuş, hakkında bir karar verilmiş gibi” bir algı yaratarak kendi “kararını” mahkemelere dayatıyor. Eğer suçu varsa, delilleri ortaya koyun ve cezasını verin. Kaldı ki 4 yıl yatmış olduğu dikkate alındığında, ancak çok ciddi bir suçla yargılanıyorsa, “yatmış olduğu zaman dikkate alınarak” cezaevinden alıkonabilirdi. Ama bu ikinci davasında hâlâ hakkında bir karar verilmeden tutuklu olarak hapiste tutulması hukuka aykırı. Bu işin bir tarafı. Yabancı ülkeler tabii ki bir ülkenin iç işlerine karışamazlar ama siz kendinizi Anayasa ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarıyla bağlamışsınız. AİHM “Kavala’yı ve Selahattin Demirtaş’ı bırakın” kararı verdi. İktidarın bu karara uymadan kararın etrafından dolaşmaya çalıştığı kesin. Ankara’da, başını ABD’nin çektiği 10 büyükelçi, ABD Başkanı Joe Biden’in bir planı olduğu anlaşılan bir bildiriyle, “Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını” istedi. Erdoğan bu bildiriye “Türkiye’ye böyle bir ders vermek haddinize mi sizin? … Kimsiniz siz? Neymiş? Kavala’yı bırakın. Sen kendi ülkendeki haydutları, katilleri, teröristleri bırakıyor musun? Amerikası, Almanyası, hangisi böyle bir şeyi şu ana kadar yaptı? Yapmadılar ve yapmazlar. Konuştuğunuz zaman sana verecekleri cevap şudur: ‘Yargı bağımsızdır’. Sizde yargı bağımsız da bizdeki yargı bağımlı mı? Bizdeki yargı, bağımsızlığın en güzel örneklerini veriyor” diye cevap verdi. 10 ülkenin ortak bildirisi hakikaten alışılagelmiş bir diplomatik hareket değil, ancak bu büyükelçilere, daha doğrusu bu ülkelere Türkiye’ye böyle bir “dayatma” yapma saygısızlığına, kendi deyimiyle “ders verme haddine” en başta Erdoğan’ın başında olduğu iktidar yol verdi. Yabancı ülkelerin “Erdoğan’a Türkiye yargısı kararlarında baskı yaptığını ve bunun kabul gördüğünü” biliyoruz. Daha önce hem ABD Başkanı Donald Trump’ın talebiyle Rahip Brunson, hem de Alman Başbakanı Merkel’in talebiyle de Deniz Yücel anında serbest bırakılmıştı. Aslında burada Biden’in, “kendi Türk düşmanlığına ve hırsına yenildiği” anlaşılıyor. Eğer Erdoğan’ı New York’ta kabul etseydi ve “kendisinden Osman Kavala’nın bırakılması” talep etseydi, pek tabiidir ki Osman Kavala da sessiz sedasız, şimdi 5 Kasım’da yapılacak Kavala’nın tutukluluk durumu hakkındaki değerlendirmede veyahut 26 Kasım’da yapılacak bir sonraki duruşmada “serbest bırakılması” mümkün olabilirdi. Ancak şimdi bu kadar büyük bir restleşmeden sonra Erdoğan’ın geri adım atacağını sanmıyorum. Şimdi, 30 Kasım’da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısı yapılacak. Türkiye’nin de altında imzasının bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddesi, Komite’ye bir ülkenin AİHM kararını uygulamayı reddetmesi durumunda kararın uygulanmadığının tespiti için AİHM’ye başvurmasını öngörüyor. Eğer o tarihe kadar Kavala bırakılmazsa, Komite AİHM’e başvuracak ve Kavala’nın bırakılmadığı tespit edilince, Komite aralarında Türkiye’nin kurucusu olduğu Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılması da dahil Türkiye’ye karşı alınacak yaptırımları değerlendirecek. Öte yandan Avrupa’nın Kavala davasıyla ilgili tutumunu örneğin bir Kumpas davalarında göstermemiş olması, esas olarak adaletin yerine getirilmesinden ziyade bu süreci kendi çıkarları için kullandığını ve Türkiye’nin güçsüz olduğu bir anda Erdoğan iktidarının zafiyetinden faydalanmayı amaçladığını ortaya koyuyor. Bu işin en temelinde, yeri geldiğinde Erdoğan ile bağımsız Türkiye’nin başta ordu olmak üzere çeşitli kurum ve politikalarını zayıflatmak için harekete geçerek işbirliği ve danışıklı dövüş yapan Batı’nın şimdiyse iktidarın güçsüzlüğü ve zafiyetlerini tespit ederek, bu durumdan olabildiğince faydalanmak üzere harekete geçmiş olduğu gerçeği yatıyor.

GÖZLEM – İktidar medyasında son haftalarda “eleştirel yazılar ve haberler çıkmaya” başladı. İktidarın “gönüllü” savunucularından Habertürk Yazarı Nagehan Alçı, “Osman Kavala / Elçiler olayında İktidar’ın aldığı tavrı” eleştirerek “15 sene sonra Türkiye ne Batı tipi ne Ortadoğu tipi tam olarak Rusya tipi bir siyasal rejime doğru adım adım gidiyor. Muhafazakar-otoriter ve laik-otoriter kesimler Batı düşmanlığında uzlaşıyor. İktidar ve muhalefet medyası Batı düşmanlığında buluşuyor” dedi, görüşünüz?
K – Önce iktidar içindeki liberal kesimler çözülüyor. Liberallerin çıkarları sadece bu iktidar ile değil aynı zamanda iktidarın Batı ile uzlaşmasından kaynaklanıyordu. Şimdi bu uzlaşmadan kaynaklanan pastanın küçüldüğünü, elde ettikleri rantın kaybolacağını görüyorlar, hissediyorlar. Yoksa bu “dönüşün” sebebi “doğruyu” bulmaları değil. İktidarın gittikçe artan ve kendi radikal unsurlarını bir arada tutmaya yönelen kutuplaştırıcı, düşman yaratıcı icraat ve politikalarının, artık iktidar cephesinde yer alan dış çeperlere, örneğin bu örnekteki liberal çevrelere vereceği zararın farkına varmış durumdalar. Artık eskisi gibi bir rant olmadığı için veya bu rantı paylaşmada kendilerine eskisi kadar olanak tanınmadığı için bir nevi çıkarlarını korumak adına bir savunmaya girmiş durumdalar.

GÖZLEM – “Faiz indirimi” ve sonrasında “Kavala çatışması” Doları 10 liraya, çeyrek altını 1000 liraya doğru yola çıkardı; Türk lirasının değer kaybı nasıl önlenecek?
K – Önlenemez. Özellikle turizmden gelen döviz girişinin iyice yavaşlayacağı kış aylarında döviz kurundaki artış sürmeye devam edecek. Bunun bir nedeni iktidar dövizdeki artışı durdurmak istemiyor. Onun yerine kredi faizlerini düşürerek kredi imkânlarını arttırmayı ve ekonomiyi bu borçlanma süreciyle “canlı” tutmayı veya “canlı algısı” yaratmayı hedefliyor. Bu sürecin doğal sonucu olarak enflasyon artacak. Bazı kesimler döviz kurundaki artışla ihracatın artacağını ve cari açığın düşeceğini umuyorlar. Ancak bu beklenti, ihracat büyük oranda ithal mallara bağımlı olduğu için kendisini “beklenen” ölçüde göstermeyecek. Dolayısıyla da bir noktada “dövizin değer kaybetmesine ve buradan iktidara bir başarı hikayesi çıkarmasına” olanak tanımayacak. Bu gidişin sonu geniş kitleleri ciddi yoksulluğa sevkedecek, sokakta ciddi rahatsızlıklar doğmasına neden olacak bir krizdir. İktidar bu noktaya gelene kadar zamanından önce bir seçime gidebilir veya içteki memnuniyetsizlikleri yaratacağı huzursuzlukları veya özellikle dış gelişmeleri de devreye sokarak seçimin erteleneceği bir zemin oluşturmaya çalışabilir.

GÖZLEM – Eski ekonomi başkanı Prof. Dr. Işın Çelebi “Merkez Bankası para politikası açısından alacağı kararlarda para arzını genişletmede, faiz politikalarında, piyasaların gelişmesine, oradan gelen sinyallere göre karar vermelidir. Bu teknik olarak da zorunlu bir konudur. Biz geçmişte bunun kötü örneklerini yaşadık. Tansu Çiller’in faizi dondurma, sabitleme çabası Türkiye’yi 5 Nisan 1994’te büyük bir krize sürükledi. Aynı şekilde 21 Şubat 2001’de Türkiye tarihinin en büyük krizlerinden birini daha yaşadı. Yani faiz ve kurla masa başında oynamak, sabitlemek, piyasaların işleyişini reddetmek Türkiye’yi krize sürüklüyor; faizi ve kuru piyasalara bırakmak lazım. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı çok önemli. Merkez Bankası, kararları düşünerek ve piyasalardan gelen sinyallere göre vermeli” diyor, haklı mı?
K – Haklı. Türkiye 1994 ve 2001’den sonra üçüncü bir büyük krize doğru sürükleniyor. Böyle bir krize girmesini engelleyecek güce ve esnekliğe sahip değil. Eğer ekonominin temelleri sağlam olsaydı, bir başka deyişle dışa bağımlılığı görece düşük üretim bazlı bir ekonomi söz konusu olsaydı, özellikle eşitlik sağlayıcı ve fakirliği giderici bazı politikaları uygulamaya sokmak için kur ve faizlerle beraber oynama lüksüne sahip olabilirdi. Ancak şimdi iktidarın böyle bir lüksü yok. Farkında olmadan, kaçınılmaz bir şekilde kendi “ısrarıyla” yarattığı krizin gelmesini bekliyor.

GÖZLEM – AKP Genel Başkan Yardımcısı Vedat Demirörs “Bizim enflasyondaki yükseklik eyvallah, kurun yüksekliğini görüyoruz ama inanın hepsi kontrol altında. Biraz sabırlı olacağız. Yılbaşına doğru her şey sistemine oturacak. Allah aşkına, Türkiye’de son 20 senede her eve bakın ya bir otomobil ya da 2 otomobilimiz var. Her evde 2 – 3 telefon var” dedi. İki gün sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan tekrarladı ve “Her evde araba var, kapıcıların arabası var, bunları nasıl görmüyorsunuz” dedi, siz ne diyorsunuz?
K – AKP, iktidarının ilk yıllarında, kendisinden önce başlatılan IMF politikalarını sert bir şekilde uygulayarak enflasyonu ve ona bağlı faizleri indirmeyi ve bu şekilde geniş kitlelerin uzun vadeli borçlanmalarını sağlamak suretiyle bu kesimlerin ev, araba ve nisbeten değerli malları satın alabilmelerini sağladı. Ancak bu politikalar ve bunların uzantıları, zaman içinde eşitsizliğin iyice bozulmasına ve dar gelirli kesimlerin gelirlerinin düşmesine yol açtı. İktidar hâlâ durumları ciddi olarak bozulan kesimleri, içlerine düştükleri durumdan kurtarmak için “borçlanmaya” itmeye çalışıyor. Ancak en dar gelirli kesimlerden başlamak üzere bu düzen “imdat” sinyalleri vermeye başladı. Ekonomik olarak bakıldığında Türkiye’de geniş kitleler geçimlerini sağlayamıyorlar ve bunun yarattığı büyük bir sıkıntı içindeler. Bu da bu kitlelerin oy tercihlerini değiştirmelerine yol açıyor.

GÖZLEM – Anketlerdeki sonuçlar, 4’üncü Kuruluş Yıldönümündeki “coşkulu kalabalık” İYİ PARTİ’nin “sürekli oy tabanını yükselttiğinin” işaretleri… Parti ve lideri Meral Akşener’in yarınları için görüşünüz?
K – Türkiye’nin sosyal yapısı gereği, eğer AKP iktidardan düşecekse, AKP’nin kaybettiği oyların büyük oranda CHP’ye değil de İyi Parti’ye gideceğini öngörüyorum. Türkiye’de solun oy oranı, her ne kadar yükseliş trendine gireceğini düşünüyorsam da, yakın gelecekte yüzde 40’ın üzerine çıkamaz. Bunun yüzde 10 kadarı HDP ise, CHP için potansiyeli yüzde 30 olarak görüyorum. Yüzde 30 CHP için büyük başarı olur ama eğer AKP iktidardan düşecekse, önceden de söylediğim gibi yüzde 30’luk oy oranına ve fazlasına ulaşma konusunda en iddialı partinin İyi Parti olduğunu düşünüyorum. Meral Akşener samimi, doğru, dürüst, halkın dilinden anlayan, halka hitap eden, ülkeyi içine düştüğü durumdan daha basit ve etkili şekilde çıkaracağı izlenimi veren bir lider. Son dönemdeki mesajları da gelecek seçimlerde İyi Parti’yi en azından Millet İttifakı içinde muhalefetin başı olarak konumlandırdığını, hesaplarını CHP’den daha fazla oy alacağı üzerine yaptığını ortaya koyuyor. “Başbakanlığa talibim” açıklamasından hafta içinde bir TV programında güçlendirilmiş parlamenter sisteme ilişkin sarfettiği sözlerine kadar, İyi Parti’nin iktidara birinci parti olarak hazırlanma hedefi içinde olduğu anlaşılıyor. Akşener hafta içinde şunları söyledi: “Önce bu ucube sistemden kurtulmalıyız. Bir ilkeler bütünlüğü imzalayacağız. Kamuoyuyla paylaşacağız. Ondan sonra parlamenter sisteme hızlı bir şekilde geçilecek. Hemen ertesi gün seçim olması gerekmiyor. Diyelim ki birisi seçildi. Partiler seçime girdi. Benim ve partimin iddiası birinci parti çıkmak. Demek ki hemen hızlı bir şekilde yürütmeden sorumlu bir başkan yardımcısı tespit edilebilir.” “Bu sistemde bir cumhurbaşkanı olacak, sembolik çalışacak, bir başkan yardımcısı olacak o başbakan gibi çalışacak mı diyorsunuz?” sorusuna “Evet. Seçilen cumhurbaşkanının tekrar seçilmesine gerek yok… Başbakanlık görevini yürütecek kişi başka bir şey. Partinizin de yüksek oy alması gerekiyor. O kadar rahat bazı şeyler olur ki” yanıtını verdi. Ayrıca “Cumhur İttifakı’ndan kopan bir seçmen kitlesi var. Bu seçmen kitlesine biz yöneldik. Bu seçmenin bizi tercih etmesini sağlamaya çalışıyoruz” dedi. “Deva ve Gelecek Partisi AKP’de kopuşu sağlayamıyor, bunu biz başarırız ve muhafazakar kanadı toparlarız” diye konuştu. Hem ülkenin temel değerleriyle sorunu olmayan muhafazakâr kesimi, hem de Atatürkçü milliyetçileri hedefliyorlar. Tüm bu olgulardan Akşener’in en azından muhalefet içinde en çok oyu alarak icraatın başına geçmeyi hedeflediği ve buna yönelik yol haritasının da bana göre “gerçekçi” olduğu ortaya çıkıyor.

GÖZLEM – Mali Eylem Görev Gücü (FATF), Türkiye’yi kara para ve terör finansmanıyla mücadeledeki başarısızlığı nedeniyle “Gri liste”ye aldı. CHP İstanbul Milletvekili Yüksel Mansur Kılınç, 3 yıl önce, 2019 yılında Meclis Başkanlığı’na verdiği soru ve araştırma önergelerinde “24 Eylül 1991 tarihinde Türkiye’nin de üye olduğu FATF, 16 Aralık 2019’da kamuoyuna açıkladığı Türkiye ile ilgili son raporunda ülkemize kara para aklama ve terörizm finansmanıyla uyarılarda bulunmuştur. Raporda, gerekli ilerlemelerin sağlanamaması durumunda ülkemizin ‘Gri liste’ye alınacağı belirtilmektedir” uyarısını yapmış. Görüşünüz?
K – FATF Başkanı Marcus Pleyer zoom aracılığıyla düzenlenen sanal basın toplantısında Türkiye’nin gri listeye alındığını açıklayarak “Türkiye, kara para aklama vakalarını, El Kaide ve IŞİD gibi BM tarafından terörist olarak tanınan gruplarla bağlantılı para transferlerini takibe almalı. Türkiye’nin kara para aklamayı önlemede, terörün finansmanını engellemede, suç şebekeleri ve yolsuzluklarla mücadelede adımlar attığını göstermesi hayati önem taşımaktadır. Türk hükümeti, gereken adımları atacağı yolunda son derecek yüksek düzeyde siyasi taahhütlerde bulundu. Onları bu taahhütleri somut eylemlere dönüştürmeye çağırıyorum” diye konuştu. Başkan burada “Türkiye’nin kara para aklamayı önlemede, terörün finansmanını engellemede, suç şebekeleri ve yolsuzluklarla mücadelede adımlar attığını göstermesi hayati önem taşımaktadır” diyerek Türkiye’nin bu adımları atmadığını söylüyor. Bu taahhütleri yapanın “son derece yüksek düzeyde siyasi taahhütlerde bulundu” diyerek Erdoğan olduğunu ima ediyor. “IŞİD’e, El Kaide’ye yapılan transferleri önlemiyorsunuz” diyor. Bunlar iktidara dönük “altyapı oluşturma” niyeti taşıdığı algısı yaratan “çok ağır” ithamlar. Bunun üstüne bir de kara parayı Türkiye’ye getirme ve ekonomiyi buna bağlı kaynaklarla canlı tutma politikaları sonucu iktidarın çıkardığı sayısız mali affı ve bu politikalar sonucunda “yasadışı yabancıların” Türkiye’de yerleşmeye ve ciddi iş alanı bulmaya başladıkları olgusunu eklemek gerekiyor. Türkiye için çizilen, Türkiye’nin geldiği nokta bu. Yalnız ben FATF’ın çıkışını bir taraftan da yine Batı’nın güçsüz bulduğu iktidarın zaaflarından faydalanma ve bu yolla Türkiye’den ödün koparma çabalarının bir parçası olarak görüyorum. Terörün finansmanı diye Türkiye’yi suçlayacaksınız ancak ABD’nin burnumuzun dibinde PKK’dan üretmeye çalıştığı terör devleti için hiç bir çaba içinde bulunmayacaksınız. Bu, Batı’nın tipik inandırıcılıktan uzak ikiyüzlülüğünü gösteriyor.
GÖZLEM – Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Eskişehir’deki “Kadınlarla Büyük Türkiye Yolunda” toplantısında “Yeni kuşaklarda evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya karşı bir mesafe, en azından son dönemlerde bir gecikme görüyorum. En az 3-4 çocuk tavsiyesinde bulunuyorum” dedi. Ülkedeki işsizlik, açlık ve yoksulluk içinde olan insan sayısı ortada iken, “bu tavsiye” ne anlama geliyor ve sebebi ne olabilir?
K – Herhalde “Çocuk yapmakla uğraşın başka işlere bulaşmayın” mesajı veriyor. Bir taraftan da gündem değiştirme çabası. Maalesef dar gelirli kesimin bir bölümü aynı zamanda sosyo kültürel seviye olarak düşük olduğu için, bu kesim çocuk yapma ile geçinme arasındaki doğrudan ilişkiyi “geleceğe” havale etme eğiliminde olabiliyor. Bu nedenle de Erdoğan’ın çağrısı hakettiği kadar büyük bir tepki yaratmıyor olabilir.