TÜSİAD’dan “toplumun sesi olan” tarihi uyarı…

Tuncay Özilhan: “… Öncelikle tarihsel olarak bir değişim ihtiyacında olduğumuzun farkına varmak gerekiyor. Ya tarihin akışının hızlandığı bu dönemeçte önümüze açılan fırsatlardan yararlanmak üzere ilerleyeceğiz ve geleceğimizi yeniden kurgulayacağız ya da kısır tartışmalarla, günü kurtarmaktan öteye gitmeyen adımlarla, öze değil makyaja dönük önlemlerle bu fırsatların heba olmasına seyirci kalacağız.”
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısında , YİK Başkanı Tuncay Özilhan ile Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski “ülkenin içinde bulunduğu durumu ve bu durumdan kurtulmak için nelerin yapılması gerektiğini anlatan” iki çok önemli konuşma” yaptılar.

GÖZLEM, bu “tarihi” iki konuşmayı ve Uzmanların “bu konuşmalar hakkındaki görüşlerini” sürmanşetine aldı. İşte konuşmalar ve uzman görüşleri…

Tuncay Özilhan: “Tarihsel olarak bir değişim ihtiyacında olduğumuzun farkına varmalıyız”

*JEOPOLİTİK TEHDİTLER VE DEĞİŞİM: “Tüm ülkeler zaman zaman ekonomik, ekolojik, teknolojik, kurumsal sorunlarla ve salgınlarla karşılaşıyor. Zaten siyasi yönetimlerin işi de bu gerilimleri çözmek. Ancak tüm bu gerilimlerin şiddette biçimde üst üste yıldığı tarihsel dönemler olağan dönemlerden farklılaşıyor.

Bu değişimlere hazırlıksız yakalanmak ve iyi yönetememek kırılmalara yol açabiliyor. Buradan ilhamla bugün Türkiye’nin geleceğine baktığımda dünyadaki jeopolitik risklerin, sosyo-kültürel gerilim, derin iklim değişiminin etkilerinin ve bereketsiz dengesiz ekonomik büyümenin mahşerin dört atlısı olarak üzerimize geldiğini görüyorum.

Bunların üzerine bir de geleceği şekillendiren teknolojik dönüşümün ekonomik, insani ve toplumsal boyutlarını eklemeliyiz. Geçmişten ve bugünden radikal biçimde farklı olacak bir geleceğe ülke olarak hazır olabilmek için bu tehditlere biraz daha yakından bakmamız gerekiyor.

Tehditlerin başında jeopolitik gelişmeler var. Yakın geçmişte sert değişimler yaşadık. Önce iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçtik, sonra Hindistan ve Rusya gibi ülkelerin ekonomik jeopolitik gücü artarken Amerika Birleşik Devletleri‘nin göreli konumundaki zayıflama ve Avrupa birliği ile yaşanan transatlantik uyumsuzluk çok kutuplu bir dünya kavramını gündemimize soktu.”

*KURAKLIK VE ÇÖLLEŞME: “Dünyada jeopolitik gerilimler azalmak yerine tırmanmaya devam etti şimdi de yeniden bir ucunda Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer ucundaki gün oldu yeni bir çift kutuplu dünyaya yeni bir soğuk savaş dönemine girip girmeyeceğinizi tartışıyoruz. Jeopolitik açıdan kritik bir coğrafyada yer alan ülkemiz küresel çaptaki bu gerilimden ziyadesiyle etkileniyor, bu gerilim başta ekonomimiz olmak üzere yarattığı olumsuzlukları bir süredir yaşıyoruz.

Dünyanın her tarafında kuraklık sel orman yangını haberleri geldi bu doğa olaylarında binlerce insan hayatını kaybetti son birleşmiş milletler iklim raporu Akdeniz havzasının küresel ısınmadan en çok etkilenecek yerlerden biri olduğunu ortaya koyuyor ve Türkiye’nin yüzde 60’ı çölleşme ile karşı karşıya.

Sulu tarıma dayalı tarım politikası su kaybını artıran sulama sistemleri yer altı ve yer üstü sularının aşure ve yanlış kullanımı su sıkıntısını ağırlaştırıyor su rezervleri tarihsel olarak en düşük seviyelerine iniyor.

Türkiye’nin tarım ürünleri üreten tahıl ambarı olarak bildiğimiz bölgelerini etkileyen şiddetli kuraklık tarımı ve çiftçileri olumsuz etkiliyor ayrıca Sibirya‘yı kasıp kavuran orman yangınları Kanada’da can alan rekor hava sıcaklıkları seller karşısında Avrupa’da hayatını yitirenler Afrika’da kuraklık nedeniyle ortaya çıkan kıtlıkların yol açtığı can kayıpları iklim krizinin ne kadar yoğun ve yaygın olduğunu ve giderek hız kazandığını gösterdi.

Benzer afetleri ülkemizde de gördük doğaya orantısız müdahale çarpık yapılaşma yanlış kentleşme gerekli hazırlıkların olmaması sellerde ve orman yangınlarında can kayıplarına artırdı. Bu sorunların çözümünde adım atmazsak gelecek senelerde da artacak ekstra hava olaylarında yine canımız yanmaya devam edecek deprem gerçeğinde de aynı sıkıntıları görüyoruz.”

*ÖNLEM ALMADA GECİKME: “Marmara depreminin üzerinden geçen 22 yılda kentleşme anlayışındaki değişim ve depreme hazırlık konusunda kat etmiş olduğumuz mesafe de maalesef çok az. İklim değişikliğinin korkutucu sonuçları ve deprem bölgesinde olmamız eski politikalarla devam etmemizi olanaksız kılıyor, çevreci bir Türkiye’de bütün önlemlerimizi hızla almalıyız.

Paris İklim Anlaşmasının meclisten geçmesi ile Türkiye anlaşmayı onaylamayan altı ülkeden biri olmaktan çıktı ama karşı karşıya olduğumuz sorunun önemi ve aciliyeti daha fazlasını gerektiriyor.

Önlem almakta gecikmek bugün doğal kaynakları özensiz tüketmenin maliyetini gelecek kuşaklara ödetmek anlamına geliyor. Bu yanlış olduğu gibi artık devam ettirilebilir bir yaklaşımda değil şu andaki ekonomi modelini baştan aşağı değiştirmemiz karbon nötr ekonomi yaklaşımını benimsememiz üretim ve tüketim kalıplarımızı bu duruma ayarlamamız gerekiyor.”

*AĞIRLAŞAN SORUNLAR: Üçüncü önemli değişim alanı sosyokültürel alan; gelişmiş ülkeler nüfus yaşlanması ile karşı karşıya iken gelişmekte olan ülkelerden gelen göç bu soruna çözüm olmak yerine sorunu karmaşıklaştırıp ağırlaştırıyor.

Ekonomik veya siyasi zorlukların yol açtığı büyük göçmen akımları, yetersiz ve dengesiz ekonomik büyüme ve sosyo-kültürel farklılıklar birleştiğinde ciddi gerilimler üretiyor ve tepkisel davranışlara yol açıyor.

Gelişmekte olan ülkelerde tüm hızıyla devam eden kentleşmenin yol açtığı sonuçların yönetilmesi ciddi kaynak ve yönetim mahareti gerektiriyor. Nitekim ülkemizde de kentleşmedeki hızlanmanın, üretim ve tüketim modellerinden, çevreye, toplumsal hareketlerden, siyasi tercih kaymalarına uzanan sonuçlarını gözlemliyoruz. Son yıllarda bu etkilerin üzerine eklenmiş olan sığınmacı hareketliliği, kalkınmanın adalet boyutunun ihmale gelmediğini hatırlatıyor.

Doğa bize fay hatlarına, dere yataklarına inşaat yapmamayı acı yoldan gösterdi. Toplumsal fay hatlarının da üzerini suni olarak örterek siyaset yapmanın, bu fay hatlarını ortadan kaldırmadığını biliyoruz. Farklı eşitsizliklerin iç içe geçtiğini ve ötelenen sorunların kartopu misali büyüdüğünü görüyoruz.

Huzurlu, mutlu, barış içinde yaşayacağımız bir gelecek için toplumsal adaleti, tüm boyutlarıyla tesis etmemiz, adil bir Türkiye hedefini başarmamız gerekiyor.”

*ÇÖZÜM ÜRETMEK: “2008 küresel krizinden sonra ekonomik problemler kapsamı ve yoğunluğu ile en hararetli tartışma başlıklarından biri oldu. Dünya ekonomisinde arzu edilen toparlanma bir türlü sağlanamazken ekonomik ilişkilerin ülkelerin içinde ve ülkeler arasında yarattığı eşitsizlikler, siyasi merkezlerde çalkantılara yol açtı. Pandemi süreci bu sorunların hepsini iyice ağırlaştırdı.

Küresel ekonominin bir süre önce çok büyük bir etkinlik avantajı sağlayan çalışma usulleri, bugün sorunları ağırlaştıran bir etki yaratıyor. Eskiden etkinlik ve maliyet ucuzlaması sağlamış olan bu yapı, pandemi sürecinde üretim kesintilerine ve maliyet artışlarına yol açtı. Ülkeleri birbirine sıkıca bağlayan tedarik zincirleri, pandemi sürecindeki kapanmalar sırasında üretim kesintileri ortaya çıkardı. Mevcut üretim, tüketim, ticaret düzenindeki zafiyetlere karşı işe yarar çözümler üretmek gerekliliği artık ertelenemez bir öncelik olarak kendini dayatıyor.”

*ENERJİ SORUNU: “Bugün birçok ülkedeki birçok şirket tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmayı gündemine almış durumda. Aynı anda birçok şirkette üretim modeli değişikliğine gidilmesi küresel ekonomide belirsizlik ve riski başka bir noktaya çekiyor. Kuraklık ve enerji problemi kaynaklı tedarik sıkıntıları durumu daha da ağırlaştırıyor. Şu günlerde enerji piyasalarında yaşanmakta olan sorunlar gelecekte iklim krizinin etkileri arttığında yaşanabilecek olanların habercisi. Küresel enerji piyasaları büyük bir değişim arifesinde. Enerjiyi nasıl üretip nasıl tükettiğimizi yeniden düşünmeliyiz.”

*BÜYÜME VE MERKEZ BANKASI: “Büyümeli ve kişi başı gelirimizi artırmalıyız. Çünkü herkes refah artışı ister. Büyümek için öncelikle makroekonomik istikrarı sağlamak ve sürdürülebilir büyüme sürecini başlatabilmek gerekiyor. Bu doğrultuda en önemli adımlar, piyasa ekonomisinin kurum ve kurallarını güçlendirmek ve başta Merkez Bankası olmak üzere düzenleyici kurumların bağımsızlığını tartışma dışı bırakacak biçimde tesis etmektir.

Ancak, büyüme kadar büyümenin nasıl sağlandığı da önemli. Karşı karşıya olunan tehditler dikkate alındığında, büyümenin sadece hızlı değil, aynı zamanda istihdam yaratan, yeşil ve adil bir büyüme olması gerektiği ortaya çıkıyor. Bu nedenle, bugün paylaştığımız çalışmada, gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye hedefinin altını çiziyoruz.

Ekonomik kriz, iklim krizi, jeopolitik krizler ve başta mülteci krizi olmak üzere toplumsal gerilimler, daha önce tek tek ele aldığımız sorunlar yumağını bir ateş topuna çevirdi. Bunlara ilave olarak, dördüncü sanayi devrimi olarak isimlendirilen süreç iyi yönetilemediği, teknolojiyi tüketen değil üreten olunamadığı durumda, yeni teknolojilerin yaratabileceği muazzam imkanların, yerini artan risklere bırakması da kaçınılmaz olacak. Bütün sorunların birbirine bağlandığı, birindeki çözümün mutlaka diğerlerini de dikkate alması gerektiği bir noktadayız.”

*AÇIKLARIMIZ VE TL: “Cari açık ve bütçe açığına beceri açığı, bilgi açığı, liyakatlı kadro açığı ve yönetişim açığı da ekleniyor. Düşen sadece TL’nin değeri değil, su rezervlerimiz, birbirimize güvenimiz, ihracatımızda yüksek teknolojili ürünlerin payı, mutluluk ve huzurumuz da geriliyor. Sadece makroekonomik dengesizlikleri değil, bölgesel kalkınma farklılıklarını ve gelir dağılımı bozukluklarını da gidermek istiyoruz.

Faiz ve enflasyonun yanı sıra emisyonları, hava, su ve toprak kirliliğini de azaltmak gerekiyor. Üretimin, tüketimin, yatırımların artmasına ihtiyaç duyduğumuz kadar, hak ve özgürlük alanlarının genişlemesine de ihtiyaç duyuyoruz.

İlkelere ve kurallara dayalı küresel sistem içindeki konumumuzu güçlendirmek istediğimiz kadar gençlerin, kadınların, engellilerin ve tüm dezavantajlı kesimlerin ekonomik ve toplumsal hayata katılımını da artırmak istiyoruz. Küresel ticaret ve finans akımlarından aldığımız pay kadar akademik, bilimsel kültürel ve sanatsal çalışmalardaki payımızı da önemsiyoruz. Kısacası, daha güzel bir gelecek istiyoruz.”

-80 MİLYON VE GELECEK: “Bu noktada uygarlık yarışının bir sonraki aşamasına nasıl geçeceğimiz, daha güzel bir geleceği nasıl inşa edeceğimiz temel bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorunun cevabı 80 milyonun iradesiyle ortaya çıkacak.

Özlediğimiz geleceği nasıl inşa edeceğimiz konusunda çok önemli gördüğüm bir noktaya vurgu yapmadan konuşmamı tamamlamak istemiyorum. Bu da, mahşerin dört atlısı karşısında yönetişim anlayışımızın ve mevcut kurum ve kuralların ne ölçüde yeterli ve uygun olduğu.”

*DEMOKRASİ VE LAİKLİK: “Farklı dil, din, ırk, mezhep, etnisite, sosyo-ekonomik kökenden insanlardan oluşan milleti düşününce, herkesi harekete geçirmek, herkesin katkısını almak, kimseyi dışarıda bırakmamak ancak demokrasi ve laiklik ile mümkün olabilir. Demokrasi ve laiklik, farklılıklarımızın bizi bölen, ayıran fay hatlarına dönüşmek yerine kültürel ve düşünsel iklimimizi besleyen, bilimde, sanatta, teknolojide ileri gitmemizi mümkün kılan zenginlikler haline gelmesini sağlar. Tarihte de modern toplumun temelini oluşturan, ekonomik ve toplumsal gelişmenin önünde engel oluşturan sınıfların ayrıcalıklarını ortadan kaldıran bu ilkelerdir.

Nasıl ki modern dünyanın ortaya çıkmasında, sanayi devriminin koşullarının hazırlanmasında demokrasi asilzadelerin ayrıcalıklarına son vermişse, laiklik de ruhban sınıfının toplum üzerindeki kıskacını ortadan kaldırmış, özgürlük ve eşitliğin önünü açmıştır. Türkiye’nin de modernleşme sürecinde laiklik adeta ülkenin ve demokrasinin çimentosu olmuştur. 100 yıl önce cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk ve arkadaşlarının modern dünyanın üyesi olmak doğrultusunda atmış oldukları geri dönülemez kararlı adımda en önemli ilke laikliktir. 100 yıl boyunca ayakta dimdik durmamızı sağlayan bu ilke önümüzdeki 100 yıl içinde de özlemlerimizi gerçekleştirmemizin en büyük teminatı olacaktır.”

*HAK VE ÖZGÜRLÜKLER: “Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının sağlanması çerçevesinde devletin tüm işlemlerinde hukukla bağlı olması ve etkin hak arama özgürlüğünün güvence altında olması,

Çoğulcu ve katılımcı demokrasinin güçlendirilmesi; bütün vatandaşlar için tüm hak ve özgürlük alanlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında geliştirilmesi, siyasette ötekileştirme, ayrımcılık ve nefret söylemleri ile mücadele edilmesi,

Kuvvetler ayrılığını güçlendirmek için denge ve denetleme mekanizmalarıyla yargısal denetimin güçlendirilmesi, şeffaf, hesap verebilir, daha az merkeziyetçi ve etkin bir kamu yönetimi anlayışının yerleşik hale getirilmesi… Bu adımları atabilmek, geleceği hep beraber inşa edebilmenin temelini oluşturacaktır.

Bu adımları atabilmek, özlediğimiz toplumsal adaletin, küresel sistemin güçlü ve saygın bir aktörü olmanın ve gelecek kuşaklar için ekosistemin dengesini gözeten bir büyüme modelini inşa etmenin temelini oluşturacaktır.”

*TARİHSEL DEĞİŞİM SIRASI: “Sorunlarımızı geleceğe öteleyerek devam etme şansımız kalmadığı bir noktadayız. Çünkü o gelecek artık geldi. Bu nedenle öncelikle tarihsel olarak bir değişim ihtiyacında olduğumuzun farkına varmak gerekiyor. Ya tarihin akışının hızlandığı bu dönemeçte önümüze açılan fırsatlardan yararlanmak üzere ilerleyeceğiz ve geleceğimizi yeniden kurgulayacağız ya da kısır tartışmalarla, günü kurtarmaktan öteye gitmeyen adımlarla, öze değil makyaja dönük önlemlerle bu fırsatların heba olmasına seyirci kalacağız.”

Simon Kaslowski: “Aydınlanmanın ve Cumhuriyet’in ‘Olmazsa olmaz’ koşulu Laikliktir”

*GEÇMİŞTEN DERS ALMAK: “Tam on gün sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun 98. Yıldönümünü kutlayacağız. Yüzüncü yıla da sadece iki sene kaldı. Bu toplantıda, geleceğe ışık tutmaya çalışacak olsak da, geçen 98 yılın anlamı üzerine de bazı görüşlerimi de sizinle paylaşmak istiyorum. Zira geçmişlerinden ders alamayan, hatalarını, eksiklerini görmezden gelen ya da ellerindeki değerli unsurların kıymetini bilmeyen toplumlar ileriye dönük sıçramalarını asla gerçekleştiremezler.”

*LAİKLİK: “Cumhuriyeti kuran kadrolar yıkılan bir İmparatorluğun yarattığı travmayı aşıp, yerine o günün ileri ülkelerinin eşiti olacak bir ulus-devlet koyma projesine giriştiler. On yıldan uzun süren savaşların yıkımına uğramış, felaketler yaşamış Anadolu’dan yeni bir ulus yaratmaya çalıştılar. Bunu gerçekleştirirken kendilerine rehber olarak Aydınlanma çağının ilkelerini aldılar. Bunların en önemlilerinden birisi ve son tahlilde Cumhuriyet rejiminin harcını oluşturan, bugün de demokratik bir rejimin ve barış içinde bir toplumsal yaşamın olmazsa olmaz koşulu sayılması gereken ilke, laiklik idi.

Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir. Laiklik ilkesini özümsememiş bir toplumda eşit vatandaşlık kavramının ve bilincinin yerleşmesi çok zordur. Hatta imkansızdır. Vatandaşlık bilincinin olmadığı yerde ise modern ve demokratik bir toplumu kurmak, korumak güçleşir.

Modern ve demokratik bir toplumun yapı taşlarından birisi de kadınların her alanda var olmasıdır. Kadınların toplumsal hayata katılmaları, tüm beceri ve enerjileriyle toplumun ilerlemesine ve değerlerini oluşturmaya katkıda bulunmaları ise, ancak laik bir ortamda gerçekleşebilir.”

*YENİ BİR ANLAYIŞ: “Geçmişin başarılarıyla gurur duymalıyız. Ancak bunların ışık hızıyla değişen bir dünyada yeterli olmayacağını da görmeliyiz.  Bugün işgücü piyasasında, en geniş tanımlı işsizlik oranımız % 22 gibi oldukça yüksek bir seviyede, Dünya Adalet Projesi hukukun üstünlüğü endeksinde 139 ülke içinde 117. Sıradayız. Bu tabloya baktığımızda bizim yeni bir Kalkınma anlayışına duyduğumuz ihtiyaç çok açıktır.”

ÇÖLLEŞME: “Öte yandan toplum olarak büyük bir çoraklaşma tehdidi de yaşıyoruz. Denizlerimiz ve akarsularımız kirleniyor, göllerimiz kuruyor. Katliam boyutlarında bir ağaç kesimine maruz kalan ormanlarımız, son yıllarda sayısı artan ve engellenemeyen yangınların da etkisiyle yok oluyor. Meclisimizde onaylanmasından büyük memnuniyet duyduğumuz Paris Antlaşması kriterlerine bir an önce uyum sağlamalıyız. Yoksa çölleşme ve diğer çevresel tehditler ile baş edemeyiz.”

GENÇLERİMİZ: “Çoraklaşmanın her anlamda vahim sonuçlarını yaşıyoruz. En becerikli, eğitimli, yetenekli, hayalleri olan gençlerimiz, gözbebeklerimiz istikbali başka ülkelerde arıyor. Ülkemiz 1960’lardan beri göç veriyor. Ancak bugünkü göç yeni ve daha önce benzerini görmediğimiz, bizi kemiren bir göç. Genç işsizliği, özgürlük alanlarının daralması, güzel bir hayat kurabilme olanaklarının azalması da bu yeni nesil göçün hızlanmasına yol açıyor. Doktorlarımız, yazılımcılarımız, girişimcilerimiz, yaratıcı beyinlerimiz, geleceklerini başka yerlerde kurmak üzere ülkemizi terk ediyor. Bu durumu durduramaz ve tersine çeviremezsek ülkemiz insan kaynağı açısından da çoraklaşacak. Yeni bir anlayışla geleceğimizi inşa etmek, bizi bu olumsuz girdaptan da çıkartacaktır.”

SEFERBERLİK ÇAĞRISI: “Günümüzde refahın asıl belirleyicisi ne yer altı kaynakları ne fiziksel sermaye ne de ucuz emeğe dayalı üretimdir. Yer altı kaynaklarına dayanarak zenginleşmiş ülkeler bulunmakla birlikte, gelişmiş ülke olmak için bu tek başına yeterli değildir. Toplumların refahının en önemli belirleyicileri maddi olmayan kaynaklarıdır.

Bu çerçevede, çağın dinamiğini kaçırmamak, ileri ülkelerin gerisinde kalmamak için acilen ve tüm kaynaklarımızla, raporumuzun ısrarla vurguladığı şu üç unsuru ön plana çıkaracak bir seferberlik içine girmemiz gerektiğine inanıyoruz: İnsani gelişme ve yetkinleşme, Bilim, teknoloji ve inovasyon, Siyasal, ekonomik, toplumsal kurumlar ve kurallar…”

DÜNYADAN KOPUŞ VE MALİYETİ: “Önümüzdeki dönemin dünyada büyük ekonomik, stratejik, ideolojik çekişmelerin yaşanacağı bir dönem olduğu çok söylendi ve halen söyleniyor. Yeni güç dağılımında iş bölümünde çağa ayak uyduran ülkeler öne çıkacak. Bizim gelecek nesillere sorumluluğumuz, ülkemizi bu kritik kavşakta dünya ile aynı dalga boyunda tutmak ve o şekilde ilerletmektir. Dünyadan kopuşun maliyeti hayli yüksek ve hasarı geri döndürülemez olacaktır.”

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ: İnsani gelişmişliğin en önemli göstergesi kadınların toplumdaki konumudur. Gelecek dönemin en önemli toplumsal dinamiklerinden biri kadın haklarının ön plana çıkması ve savunulmasıdır. Bugün, Taliban Afganistan’ında dahi kadınların her türlü tehlikeye göğüs gererek kazandıkları hak ve özgürlükleri kaybetmeme mücadelesini verdiğini görüyoruz. Kadın hakları mücadelesi, kanımızca geri döndürülemeyecek ve döndürülmemesi gereken bir dinamiktir. Osmanlı döneminden beri kadınların eşitlik mücadelesi verdikleri, pek çok gelişmiş ülkeden önce siyasal haklarına kavuştukları Türkiye’nin böyle bir dönüm noktasında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması kabul edilebilecek bir durum değildir.”

ADALET VE GÜVEN: “Devletin ve kurumların tüm işlemlerinde hukukla bağlı olması, yargı bağımsızlığının sağlanması, tüm hak ve özgürlüklerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında güçlendirilmesi, her bireyin her düzeyde etkin hak arama imkanına sahip olabilmesi elzemdir. Avrupa Konseyi’nde hukuk ve demokrasi standardı sorgulanan bir ülke olmaktan çıkmalıyız. Adil yargılanma hakkının gereklerini, sanık kim ve suç ne olursa olsun harfiyen uygulamalıyız. Aksi taktirde adalete güven duygusu onarılmaz yaralar almaktadır.”

KURUMSUZLAŞMA: “Çoğulcu demokrasi ve kuvvetler ayrılığının güçlendirilmesi, şeffaf, hesap verebilir bir kamu yönetimi, denetleyici ve düzenleyici kurumların özerkliği, bizi kurumsuzlaşma girdabından koruyacaktır. Kurumsuzlaşma Türkiye’nin cezbedebileceği ve ihtiyaç duyduğu yatırım sermayesinin gelmemesinin sebeplerinden biridir. Kurumsuzlaşma ülkemizin en hayati dış ilişkilerinde erime, hatta kopmalar ile sonuçlanmaktadır.”

AB’YE TEPKİ: “Yıllardır zirve sonuçlarında, Türkiye’den aday ülke diye bahsetmeyen AB’de komisyonun son idari şema değişikliklerinde Türkiye’yi güney komşu kategorisinden Ortadoğu-Kuzey Afrika masasına almış olduğunu derin bir üzüntü ve tepkiyle karşılıyoruz. Sığınmacılara karşı tampon bölge anlayışını temel alan alışveriş ilişkisindeki ilkesizlik ve güvensizlik hiçbir tarafın çıkarına değildir. Türkiye’nin geleceğinde, bu ilişkilerin üzerinde yükseleceği zeminin de entegrasyon hedefiyle yeniden müzakere edilmesi gerekecektir.”

DIŞ POLİTİKA: “ABD ve Rusya gibi büyük güçlerle ilişkilerde de gündelik iniş çıkışlardan uzak, uzun vadeli bir stratejik perspektif için ülkemizin kurumsal ve tarihsel birikimine fazlasıyla ihtiyaç vardır. Geleceğin ekonomisinde çevreci hassasiyetlerin ve ilkelerin üretim biçimlerini, tüketici tercihlerini, ticaretin yönünü belirleyeceğini biliyoruz. Bu durumda her alanda hem gelir ve fırsat eşitliğini, hem de çevresel sürdürülebilirliği sağlayıcı kurumsal mekanizmaların en etkin şekilde hayata geçirilmesine ihtiyaç duyuyoruz.  Ekonomimizin içinde bulunduğu istikrarsızlık girdabı da kurumsuzlaşmanın bir sonucudur.”

KALKINMANIN ANAHTARI; DEMOKRATİK VE LAİKLİKTİR.

Esfender Korkmaz (Prof. Dr.) – Fredoom House, Dünya özgürlükler evi 2020 endeksine göre Dünyada 1000 dolar ve altında Fert başına geliri olan ülkelerin yalnızca yüzde 2,9’u, insan hakları ve siyasi özgürlükler olarak, özgür satüdedir. Diğerleri kısmen özgür veya özgür olmayan ülkelerdir.

Otokrasinin hakim olduğu ülkelerde kamu kaynakları verimli kullanılamaz. Siyasi iktidarlar veya diktatörler başta kalabilmek için Bütün kaynakları popülist amaçlı kullanmak zorundadır.

Türkiye’de özellikle başkanlık sisteminden sonra bütçe verileri açık değil. Sayıştay denetimi daraltıldı. Kamu ihale kanunu değiştirildi ve artık ihaleler el altından pazarlık yoluyla veriliyor. Büyük imar izinleri merkezden veriliyor. Dünyanın en yüksek paralı yolları, kamu -özel işbirliği yoluyla Türkiye de yapılan yol ve köprülerdir. Bu nedenle navlun maliyetleri arttı ve enflasyona yansıyor.

Demokratik olmayan ülkelerde Mülkiyet güvencesi zayıftır. Çin de demokrasi yok ve fakat yasalar istikrarlıdır. Türkiye de kayyum atamaları, Cumhurbaşkanlığı kararları, mülkiyet güvencesini zedelemiştir. Bu nedenledir ki Türkiye de yatırım eğilimi düştü ve işsizlik arttı. Sürekli büyüme potansiyeli kalmadı.

Kalkınmanın alt yapısı, hukukun üstünlüğü,  demokrasi ve güvendir.                           

Fredoom House özgürlük endeksine göre, Türkiye darbe yılları dahil, 2017 yılına kadar kısmen demokratik ülke statüsünde iken, 2017 yılında özgür olmayan ülke statüsüne geriledi. Yerli ve yabancı sermaye de güven kaybı oluştu.  Ayrıca kalkınmada çıpa olan AB ilişkileri zayıfladı. Kalkınma kesintiye uğradı.

Öte yandan; dünyada laik olmayan ve kalkınmış ülke yoktur. İslam ülkeleri içinde de hiç kalkınmış ülke yoktur.

Türkiye laik devlet ilkesinden taviz verdikçe kan kaybetti.

Kalkınmada eğitimde insan gücü planlaması önemli bir etkendir. Türkiye’de eğitim ideolojik kalıplara sokuldu. Popülist amaçlı imam hatip okulları açıldı. Eğitimli gençler işsiz kaldı. Yurt dışına beyin göçü arttı. Eğitime ayrılan kaynaklar heba oldu.

Siyasi iktidar piyasa ekonomisinin anahtarı faize,  dini anlayışla karşı duruyor. Faizsiz kar payı altında bankacılığı destekliyor. Piyasa düzeni, kur istikrarı bozuldu.

Merkezi devlet ve iktidarın belediyeleri, dini vakıflara, cemaatlere ve tarikatlara kaynak ve imkan aktarıyor. Kaynak israfı ve haksız rekabet piyasa düzenini bozuyor.

Özetle; Türkiye’nin yaşamakta olduğu derin ekonomik göçükte, otokrasiye ve İktidarın laiklik karşıtlığının payı büyüktür.

******

“BARDAK DOLMUŞ Kİ BU ENDİŞELER NİHAYET AÇIĞA ÇIKTI”

Ali Nail Kubalı (Ekonomist)- İlk önce şunu anlamalıyız: Neden TÜSİAD bu güne kadar sessiz kaldı? Ve bugün bu toplantıda oldukça kapsamlı bir şekilde sıkıntılarını dile getirdi.  TÜSİAD’ın bunu siyasi, politik bir amaçla yapmış olduğu söylenemez. Çünkü TÜSİAD, 20 yıldır aynı yönetimin altında çalışıyor. Herhangi bir muhalefet partisi ile de bir bağı yok. Dolayısıyla mutlaka kendine bağlı olan, Türkiye’nin en büyük şirketlerinin kendi ekonomileriyle, kendi iş durumlarıyla ilgili sıkıntıları var ve bunları dile getiriyor.

Peki bu sıkıntılar yoktu da birden bire mi başladı? Bu sene dünyada da çok büyük sıkıntılar oldu. Birincisi Covid. Covid’in dünyada yaygın olması bu ülkelerin ihracat ve ithalatını, dünya ticaretini etkiliyor. Bizim de işlerimizi etkiliyor. İkincisi çevre faktörleri; global ısınma, bu seneki ısınma sonucunda meydana gelen dünyadaki ve ülkedeki yangınlar, depremler, birçok doğal faktör de zaten dünyada mevcut olan sıkıntıların üzerine eklendi. Üçüncüsü, Amerika ile Asya ülkeleri arasında çok ciddi bir itişme kakışma başladı. Amerika ve Çin olmasa bile daha küçük ülkeler arasında açık savaşa dönüştü. Daha da tehlikelisi Amerika’nın Ortadoğu ülkelerine müdahalesinin olması. Libya’ya müdahalesi var. Bunlardan vazgeçmesi, birden bire askerlerini buradan çekmesi de büyük belirsizlikler yaratıyor. Bunlar, dünyadan bizim üzerimize gelen riskler, yükler ve endişe yaratan konular. 

Kendi ülkemiz içinde de benzer şeyler var. Mesela Türkiye’nin dış ticaret açığı ve ona bağlı olarak cari açığı çok büyüdü. İhracatımız, kurların pahalanması ile artıyor ama aynı zamanda ithalatımız da artıyor. Yani dolayısıyla dış ticaret açığımız bir türlü küçülmüyor. İnsanlar bu yeni kur seviyelerinin kalıcı olduğunu düşünmedikleri için devlet bunu aşağı çekmeye çalıştığı, kuru ucuzlatmaya çalıştığı için güvenemiyor. Kur yüksekken ihraç ettiği bir malın bundan 3-6 ay sonra bedeli geldiği zaman, kur aşağı düşmüşse pahalı diye ihraç ettikleri mal, ucuz bir fiyata gelecek ve zarar edecekler. Onun için ihracatımız potansiyel varken istediğimiz hızla artmıyor.

Bunun yanında tabii bir seçim ortamı doğdu Türkiye’de. Erken seçim olur mu olmaz mı? Sayın Cumhurbaşkanının sağlığı ile ilgili dedikodular arttı. Bütün bunlar insanlarda, yöneticilerde, şirket sahiplerinde ciddi ekonomik korkular ve bunalımlar yaratıyor. Demek ki burada bardak dolmuş ki bu endişeler nihayet açığa çıktı. Ve bu, ‘acaba bize devlet, iktidar bir mukabele yapar mı?’ korkusundan daha büyük bir risk oluşturmuş olmalı ki bu liderler konuşmak mecburiyeti hissetmişler.

“TÜSİAD BİR PAPAĞAN GİBİ AYNI ŞEYLERİ TEKRAR EDİYOR”

Uğur Civelek (Ekonomist)- Genelde TÜSİAD’ın ideolojik tarafı bellidir. Türkiye’nin ABD ve AB yörüngesinde gitmesi… ABD ve AB raporları Türkiye’yi nasıl eleştiriyorsa, önemlilerini seçmişler ve gündeme almışlar. Özgün, bağımsız şeyler söylediklerini düşünmüyorum.  Açıklamanın şu an yapılmasını da şu şekilde değerlendiriyorum: Vücut direnci düşünce tüm mikroplar devreye girer. Şu anda siyaseten iktidarın sıkıntısı var, dışarıdan destek bulamıyor. İçeride de seçmen nezdinde bir erime var, güç kaybediyor. AKP’nin MHP ile arasında da gerginlik var, AKP içinde de çatlak sesler var. Bünye direnci giderek düşüyor. Bu ortam da eskisi gibi korkutucu olamıyor. Hukuk dışılığı daha fazla kullanmasından da insanlar artık korkmuyor olabilir.  TÜSİAD’ın söylemleri Türkiye’nin sorunlarını çözer mi? Esas soru bu. TÜSİAD’ın söylemleri Türkiye’nin sorunlarını çözmez. Neo liberal politikaların iflasına doğru gidilen bir dönemde, dünyada, Türkiye’de TÜSİAD hala neoliberal söylemlerle avunuyor. Yeni bir şey söylemiyor. Sorunların çözümü onlarda yok. Sadece günün kurtarılmasına ilişkin şeyler söylüyorlar. Görünüşle ilgili, insanları aldatma ile ilgili… Bu dönem bitti. TÜSAİD da eski günlerine dönemeyecek. Şimdilik konuşuyorlar ama kendi içlerindeki bütünlüğü de sorgulanmalı. Örneğin dünyada arz şokları var. Bu enflasyonist baskı yaratıyor. TÜSİAD’ın söylemi bunu azaltmak. Dünyada sürdürülebilir olmayan eğilimler var. Merkez bankaları mayına basmış, ayağını çekemediği için enflasyonla mücadele etmekten aciz. Bu ortamda neoliberal söylemin kimseye faydası yok. Ama TÜSİAD bir papağan gibi aynı şeyleri söylüyor. Şu anda Türkiye’deki sorunların çözümü, TÜSİAD bir şey söylemiyor, muhalefet de bir şey söylemiyor. İktidar da zaten bir şey bilmiyor. Bu duruma onlar getirdi.  Ağırlaşan krizler fırtınası yaşayacağız, bugünleri çok arayacağız. Sorunlar küçükken çözülür, iyice ağırlaştıktan, kullanılabilir rezervler tüketildikten, yedekler boşa çıkarıldıktan sonra artık kolay çözüm yok, radikal çözümler var ve herkes fatura ödemek zorunda kalır. Nüfusun yarıdan fazlasının fatura ödeyecek durumun aksine desteğe ihtiyacı varken sosyal çalkantılar da yaşanabilir. Artık korkunun ecele faydasının olmadığı, günü kurtarma devrinin sona erdiği bir dönemden geçiyoruz. Bedel ödeme dönemi geliyor. TÜSİAD ödemek zorunda kalacak, vatandaş ödemek zorunda kalacak.

İktidar üreticiyi düşünemiyor, neoliberal politikalardan uzaklaşamıyor. AKP de neoliberal politikalar nedeniyle bu tuzaklara düştü ve TÜSİAD bir şey söylemiyor. Sadece makyajdan bahsediyor.

TÜSİAD da bir şeyler söyleme ihtiyacı hissediyor muhtemelen ama yeni bir şey söyleyemiyor. İdeolojik takıntıları yüzünden yeni bir şey söyleyemez. Neoliberal politikaların yarattığı sorunların çözümü Neoliberal politikalar değil. Ama onlar hala papağan gibi ezber tekrarlıyorlar.  TÜSİAD’ın söylemi Türkiye’nin ilacı değil artık.