Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

“Ekonomiyi seçimlere kadar canlı tutma arzusu ülkeye pahalıya mal oluyor”

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını cevaplandırdı. TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı ile Yönetim Kurulu Başkanı’nın açıklamaları, Merkez Bankası’nın faiz indirim kararları, Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, 2021 Türkiye Raporu, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Zina” ile ilgili açıklamaları, Devlet Bahçeli’nin avukatlığını da yapmış olan Hamit Kocabey’in HSK’dan istifası ettirilmesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, bozulan koalisyon hükümeti konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı ile Yönetim Kurulu Başkanı’nın Yüksek İstişare Kurulu toplantısında yaptıkları konuşmalar konusunda görüşünüz?

Hem TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, hem de TÜSİAD’ın Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski konuşmalarında laikliğin “hayati” önemi üzerinde durdular. Özilhan “Türkiye’nin modernleşme sürecinde laiklik adeta ülkenin ve demokrasinin çimentosu oldu. Bu ilke, geleceğin de en büyük teminatı olacaktır” derken, Kaslowski de “Laiklik ilkesini özümsememiş bir toplumda eşit vatandaşlık kavramının ve bilincinin yerleşmesi çok zor olur. Modern ve demokratik bir toplumu kurmak güçleşir” diye konuştu. İktidarın tabiatının ve varoluş sebebinin –yani kendi deyimiyle “fıtrat”ının– ve bunun uzantısı olan politikaları ile icraatının kaçınılmaz sonucu olarak ülke rejim değiştirmenin eşiğine geldi veya getirilmeye zorlanıyor. TÜSİAD’daki havayı, böyle bir dönemde, rejim değişikliğinden ülke ve toplum ile beraber kendileri için de hem maddi, hem yaşamsal büyük kayıpları olacak sermaye kesiminin “koruma” refleksi olarak görüyorum. Bu kaygı ve refleks sadece laik sermayede değil, sermayenin aşırı radikal unsurları hariç tüm yelpazesinde ve toplumun diğer kesimlerinde de hissediliyor. Tabii ülke, toplum ve kendileri için kaygılarına hak verip, verdikleri reflekse saygı duyarken, sermayenin bu iktidarı “iktidara” nasıl çağırdığını da unutmamak gerekiyor. Bundan neredeyse 20 yıl önce, o dönemde sözde “istikrar” adına Recep Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi iktidara çağıran ve gelişlerini uzunca bir dönem destekleyen, sermaye kesimi için “olumlu”, “hayırlı” görenler, haklarını yemeyelim bugün sorumluluk duygusuyla, bildiğimiz anlamdaki Cumhuriyet’i korumak için refleksiv bir koruma güdüsü sergiliyorlar.

Bu açıklamaların zamanı konusunda çeşitli görüşler var; sizin “Neden şimdi” sorusuna cevabınız?

Çünkü sermayenin temsilcileri, bu iktidardan ve iktidarın rejim değişikliği ve serbest piyasa ideolojisinden ülke ve toplum ile beraber Cumhuriyet’in de, kendilerinin de elde ettiği kazanımların kayıp gittiğini, daha acil önlemler alınıp sorunun üstünde daha ciddi olarak eğilinmez ise, kayıpların daha da artacağını, özellikle son dönemdeki “aşırı dinci” yaklaşımların ışığında görmeye başladılar.

Merkez Bankası’nı “faiz indirimi” kararı ve “dolara etkisinin ne kadar olacağı” konusunda ne düşünüyorsunuz?

Piyasalar, Merkez Bankası’ndaki son görevden almalardan sonra, hafta içinde Perşembe günkü Para Politikaları Kurulu toplantısı öncesi Banka’ın 100 puanlık bir faiz indirimi daha yapacağı beklentisini, piyasaların deyimiyle “satın almıştı”. Görevden almalardan sonraki doların 9.40 TL’ye doğru çıkışı, faiz indirimlerinin önündeki son pürüzlerin de temizlendiği ve 100 puanlık bir indirimin de “satın alındığı” bir dengeyi oluşturuyordu. Ancak hafta içinde Perşembe günü Merkez Bankası faizleri beklenenin de üzerinde 200 puan indirince dolar kuru 9,48’e fırladı. Bence kurun yakın dönemde daha da yükselmesi ve daha kısa süre önce bu sayfalarda öngörüsünde bulunduğum “10 Liraya ulaşması” artık işten bile değil. Çünkü durum, Erdoğan’ın ısrarla sürdürdüğü “Faizlerin indirilmesi” inadının yanlışlığının ötesine de geçti. Erdoğan’ın piyasa ve hatta hayatın gerçeklerinden ne kadar uzak olduğunu ve bu durumun artık ciddi biçimde “kaygı verici” bir hâle geldiğini göstermesi bakımından çok önemli. Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için faizleri indirmeye devam edip ekonomiyi en azından seçimlere kadar “canlı görünümde tutma” arzusu devam edeceğinden ve bunun kendisi için “hayati bir önem taşıdığı” bu keskin 200 baz puanlık indirimden dolayı öncesinden de daha açık ve seçik şekilde anlaşılmış olduğundan, kurda süregelen ivmenin “kısa vadeli dalgalanmalardan” ari olarak spiral şekilde artmaya devam edeceğini öngörmek pek de zor değil. Bu keskin indirim kararı ve devamında gelecekler iktidarın sonunu getirecek.

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, 2021 Türkiye Raporunu açıkladı. Raporda Türkiye’nin son dönemde izlediği dış politikasının AB’nin güvenlik ve dış politika öncelikleriyle uyumlu olmadığı belirtilerek ağır eleştiriler yapıldı. Raporda “Türk askerleri ve Türkiye’yle bağlantılı silahlı güçlerin kontrolündeki bölgelerdeki hakları durumunun endişe kaynağı olmayı sürdürdüğü” öne sürülerek “Tüm çabalara rağmen, işgalci bir güç olarak Türkiye’nin insan hakları meselesinin üzerine eğilmeyi sürdürmesi gerekiyor” denildi. Her yıl yayınlanan raporda “Türkiye için ilk defa ‘işgalci güç’ denilmesi” dikkati çekti. Görüşünüz?

AB’nin Türkiye’nin Suriye ile ilgili tespitlerine büyük ölçüde katılmakla beraber, eğer 2021 yılı dış politika açısından bize bir şeyi gösterdiyse bunun “AB’nin politika ve icraatlarının çok büyük çoğunluğunun Türkiye’nin çıkarlarıyla çatıştığı” gerçeği olduğunu düşünüyorum. Nasıl ki, Türkiye’nin içine düştüğü çıkmazdan kurtulması için Erdoğan hükümetinin bir çözüm olmayacağı, bir katkıda bulunamayacağı, bulunmayacağı ortadaysa, AB’nin de Türkiye için bir umut olmadığı, Türkiye’nin içine düştüğü krizden çıkmakta yardımı dokunması bir yana, bu durumundan kendi lehine çıkar sağlamak için, Yunanistan ile olan ilişkilerde açık ve seçik görüldüğü üzere, azami çaba göstereceği bana göre ayan beyan ortadadır. Artık şunu anlayalım: AB Türkiye’nin dostu değil. AB’yi, Türkiye’nin içine düştüğü kötü durumu kendi çıkarı için kullanmaya, devşirmeye çalışan, “beka” derdine düşen iktidarı kendi istediği yola girmeye zorlayan, bu durumundan azami faydalanmaya çalışan ve muhalefetin özlemlediği “bağımsız” Türkiye’yi yaratmak için hiçbir katkıda bulunmayacağı açık olan bir topluluk olarak görüyorum. Dolayısıyla AB eğer Türkiye’nin, daha doğrusu iktidarın Suriye politikasından memnun değilse, bu kendi ve ABD’nin işine gelmediği içindir. Yarın Türkiye Suriye ile barıştığında AB’den bir “aferin” gelmesini beklemek de bana göre, Türkiye’nin içine düştüğü durumdan kurtulması için mevcut iktidardan bir medet ummak kadar büyük saflık gerektirir. Öyle olmasa Türkiye’ye büyük katkı sağlayacak Doğu Avrupa enerji kaynakları konusunda veya Kıbrıs çözümsüzlüğünde Türkiye’nin bu derece karşısında yer almaz, “şımarık” üyesi Yunanistan’ı biraz olsun hizaya sokacak ve böylece bölgeye istikrar getirecek politikalar izlerdi. Aynı şekilde AB’nin Suriye’de Türkiye’ye dönük eleştirilerini izliyoruz ama ABD’ye dönük, PYD/YPG’ye dönük nasıl eleştirel bir yaklaşım izlediğini de merak ediyorum.

Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından hazırlanan “Fetvalar” isimli kitapta, “Baldızıyla zina eden kişinin hanımı boş olur mu” sorusuna “Baldızla yapılan zinanın nikâhı sona erdirmemesi, baldızla olan evlenme yasağının ebedi değil geçici olmasından kaynaklanmaktadır” gerekçesiyle “Zina büyük günahlardan olmakla beraber eşlerden birinin zina etmesi, nikâhlarına zarar vermez, nikah düşmez” deniliyor. “Aldatma’nın boşanma sebebi olduğunu” söyleyen Medeni Kanun’a aykırı olan bu görüşün “fetva olarak verilmesi” konusunu nasıl yorumluyorsunuz? Diyanet İşleri ne yapmak istiyor?

Acaba “Zina büyük günahlardan olmakla beraber eşlerden birinin zina etmesi, nikâhlarına zarar vermez, nikah düşmez” ifadesi kullanılırken, zina eden eşin koca değil de karısı olabileceği dikkate alınmış mı? Benzer bir şekilde düşünüldüğünde acaba “Zinanın nikâha zarar vermemesi”, ileriki bir süreçte, 4 eşliliğe izin verildiğine göre, erkeğin zina ettiği kadın ile evlenmesine olanak tanınması açısından mı düşünülmüş? İşin “tebessümle” yaklaşılacak bu tarafları bir yana, güncel konuları biraz olsun takip eden entelektüeller açısından artık Diyanet İşleri’nin ne yapmak istediğini anlamayan veya anlamak istemeyenler az kişi kalmıştır diye düşünüyorum. Diyanet İşleri, tepeden aldığı talimatla medeni kanunlara ve modern Cumhuriyet’e alternatif oluşturacak bir rejimin temel taşlarını döşemeye, bunu yaparken de iktidara dönük eleştirilerin hedefini saptırmaya çalışıyor.

İktidara ve Cumhur İttifakı’na destek veren Aydınlık Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik, “Hakimler ve Savcılar Kurulu’ndan Bahçeli’nin avukatlığını da yapmış olan Hamit Kocabey’in istifası ettirilmesi” konusunu yazdı ve “Bahçeli bir süredir uyarıyor. Yapılan yanlışlara dikkat çekiyor. ‘Suriyeli sığınmacıların dönüşü, Laiklik tartışması, Anayasa’nın ilk dört maddesi, HDP’nin kapatılması, Seçim barajının yüzde 7 olması’ sadece bu yanlışların birkaçı. AK Parti okuyamıyor” dedi; görüşünüz?

Aydınlık Gazetesi’nin ve bürokraside uzun yıllar çalışmış olan İsmet Özçelik’in bürokrasinin derin koridorlarından aldığı kulislerde, parti yayın kuruluşu yöneticisi olmasına rağmen, hep bir gerçeklik payı vardır. Hatırlarsanız, geçmiş haftalarda benzer değerlendirmeleri Gözlem’de de yapmıştık. Ben iktidarın alternatif planları arasında “seçimlere dar ya da daraltılmış bölge sistemiyle girilse ve seçim barajı yüzde 5’e hatta daha da altına düşürülse, bu durumun AKP’nin avantajına olacağı”na dair değerlendirmelerin yer aldığına inanıyorum. Devlet Bahçeli’nin ara ara yaptığı çıkışların hiç olmazsa bazılarının ardında, MHP’nin dayatması olmasa seçimlerden daha fazla, hatta çoğunluğu sağlayacak milletvekili sayısıyla çıkacağını düşünen bir iktidara karşı atılmış karşı adımlar olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple de Tayyip Erdoğan’ın istemediği ve Devlet Bahçeli tepkisiyle gelebilecek bir “erken seçim”in, her şeye rağmen tahmin edilenden çok daha büyük bir ihtimal olduğu kanısındayım.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, bozulan koalisyon hükümetinin, “istifa eden” Başbakan dahil, üst düzey yöneticileri hakkında “müstehcen şantaj videoları” iddiası gündemin zirvesine oturdu. Sedat Peker “Ben müstehcen videoları paylaşımlarına almam. Ama videolar ‘Deli Çavuş’ hesabından yayınlanacak” açıklaması yaptı. Yorumunuz?

Sedat Peker’in işaret ettiği ve cezaevine gönderilen kumarhaneci Halil Falyalı’nın hapishaneden çıkmak için istifa eden Başbakan da dahil bazı üst düzey siyasetçilerin kasetlerini kullanmak istediği anlaşılıyor. Benim edindiğim bilgiler istifaya neden olan kaset görüntülerinin “telefon seksi” unsurları içerdiği yönünde. KKTC’de Ekim 2020’de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Rauf Denktaş tarafından kurulan Ulusal Birlik Partisi adayı Ersin Tatar Cumhurbaşkanı seçilince, yerine UBP’nin başına önce vekaleten sonra da bir “uzlaşı” ile Ersan Saner seçilmişti. Saner’in kurduğu koalisyon işlemez hale gelince Saner Cumhurbaşkanı Tatar’a 13 Ekim’de hükümetin istifasını sundu. 30-31 Ekim tarihlerindeki Kurultay’da tekrar Parti Genel Başkanlığı’na adaylığını koyacaktı ki kaset şantajı olayı ortaya çıktı.

+++++++++