Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

“Baskı, Gücü Elinde Tutandan Gelir”

Bürokrasiye muhalefetin baskı yaptığı tezini savunmak, dürbüne tersten bakmaya eşdeğerdir. Zira toplum yönetiminde, toplumsal güç kategorilerini kim elinde tutuyorsa, toplumun farklı kesimlerine yönelik baskı da, gelse gelse bu güç merkezlerinden gelir. Muhalefetin elinde olmayan siyasi güç kullanması da söz konusu da olamaz. Kaldı ki bürokrasi siyasi iktidara hiyerarşik olarak bağlı durumdadır. Henüz iktidarda olmayan muhalefet, ancak moral ve etik açıdan bürokrasiyi rasyonel olmaya, adil olmaya, eşit davranmaya, kısacası demokratik hukuk devleti değerlerine uygun davranmaya “davet etme” çağrısı yapabilir. Bu gün muhalefetin yaptığı da, uçuruma giden Ülke ve ekonominin, karar verici bürokratlarına bir çağrıdan öteye gidemez. Kaldı ki, ihdas edilen kişi egemenliği modeli bürokrasiyi zaten büyük ölçüde devre dışı bırakmış durumda. Muhalefetin böylesi bir çağrısı ancak moral değer taşır ve bunun ötesinde bir yaptırım veya baskı gücü olamaz. Buna karşın, terfi ve tayinden başlayan her türlü özlük hakları açısından bürokrasi, normal bir hukuk devletinde bile iktidara bağımlıdır. Bu nedenle her türlü baskı ve zorlama; siyasi iktidardan veya mobing gibi uygulamalarla siyasi iktidarın emrinde çalışanların hukuk dışı davranışlarından kaynaklanır. Genelde insanlar, özelde ise bürokrasi üzerindeki baskılar toplumda güç ilişkilerinin hukuk dışı kullanımıyla tetiklenir. Kişisel güç, örgütlenme gücü, ekonomik güç ve politik güç ile devlet kadrolarındaki her türlü istihbarat ve bilgiyi kontrol etme gücü tamamen iktidarın elindedir.

Toplumsal güç kategorileri, kişisel güçten örgütsel; örneğin Türkiye’nin bugünkü durumunda tarikatlara; tarikatlar üzerinden ekonomik güce; örneğin yeşil sermayeye; ekonomik güçten politik güce, örneğin siyasi İslam’a kaymış durumdadır. Güç kategorilerinin giderek bir biri ile oto-katalitik olarak, bütünleşme eğilimi nedeniyle güç yoğunlaşması siyasi İslamcı kadrolar elinde toplanmış ve bu sayede 100 yıllık devlet rejimi değiştirilmiştir. Tek merkezden yönetilen kişi egemenliği modeli ihdas edilmiştir. Toplumsal yapı ve işleyişin bu denli çeşitlenip çoğulculaştığı bir çağda, kişi egemenliği modeli ile devasa ekonomik ve toplumsal işleyişi tek elden yönetmek asla mümkün olamaz. Ancak kendi varlığını sürdürmek isteyen tek adam yönetimi, ister istemez otoriter bir yapılanmaya yönelir. Bugünün Türkiye’sinde olan da budur. Bu gelişmeye hizmet eden bir başka toplumsal olgu, toplumumuzun büyük bir kesiminin hala geleneksel tarım toplumu değerleri içinde yaşaması ve davranmasından kaynaklanıyor.

Tüm dünyada yaşanan dinamik teknolojik ve toplumsal gelişme ve çeşitlenmeyi bir tehdit olarak algılayan bu kesimler, muhafazakar siyasi İslamcı iktidara destek olmaktadır. Bunu desteği stabilize etmeye yönelen muhafazakar ve geleneksel AKP zihniyeti, ister istemez toplumsal kutuplaşmaya yönelmiş bulunuyor. Zira kurulan kişi egemenliği sisteminin iç dinamiği bunu gerektiriyor. Bu toplumsal kutuplaşmada geleneksel tarım toplumunun, itaat ve bağımlılık şeklindeki mutlak kalıp davranışları, tek adam yönetiminin değerleri olarak devrede bulunuyor. Devlet kadrolarının bu davranış kalıplarına sahip yandaşlarla önemli ölçüde doldurulmuş olduğu bugünün Türkiye’sinde; muhalefetin moral uyarı ve çağrıları da, zaten ya boşa gidecektir, ya da sadece bağımlılık yerine aklıselimi, bilim ve çağın gereklerini gören çok sınırlı sayıdaki bürokrat üzerinde, eğer kaldı ise, yankı bulma ihtimali olacaktır. Zira bu az sayıdaki bürokratlar zaten ya istifa ettirilmiş veya kızağa çekilmiş olarak köşesinde sessiz sinmiş durumdadır. Bütün bu analizler, devlet kadroları üzerindeki baskıların, geleneksel mutlak bağımlılık ve itaat kültürü sayesinde, siyasi İslamcı zihniyeti dayatan tek adam rejiminin, tek yolcu ve mutlak davranış kalıpları ve talimatlarından gelebileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bu durum, güzel ülkemizi uçurumun tepesinden yuvarlamak üzeredir. Muhalefet, sadece bürokratları değil, tüm toplum kesimlerini aklıselime, bilime ve çağın değerlerine uygun davranmaya davet eden politik stratejiler geliştirmelidir. Ancak bu sayede hem tüm toplum kesimleri üzerindeki baskılardan, hem de uçurumdan kurtulmanın mümkün olabileceğini anlatabilmelidir.