Mustafa Karabağlı: “Paris İklim Anlaşması’nın onaylanmasında katkı payımız var”

ESİAD Başkanı’na göre, “Türkiye, Avrupa’nın üretim merkezi olabilecek kapasitede… Ciddi bir avantaj var ve bu avantaj değerlendirilmeli.“
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Selin TEKİN

Mustafa Karabağlı… Ege Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı…

Ankara Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun olmasının ardından iş hayatına Vestel A.Ş.’de araştırma geliştirme laboratuvarında adım atan Karabağlı, Dokuz Eylül Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünde yüksek lisansını tamamladı.

Edindiği iş tecrübesinin ardından 1991 yılında Star Elektronik firmasını, 1992’de de kurucu ortak olarak AR Elektronik şirketini kuran Karabağlı, çeşitli güç ve kontrol elektroniği devre tasarımı, yazılımları ve üretimi ile uğraştı.

2000’li yılların başında Akıllı Elektrik sayaçları tasarımı ve üretimi işine giren Karabağlı, 2008 yılında Luna markasını yaratarak, akıllı elektronik sayaçlarını kendi markası ile üretmeye başladı. Yeni tasarımlar ve geliştirdikleri yeni teknolojilerle üretim sayılarını artırarak akıllı sayaç pazarında Türkiye’de yüzde 80’den fazla pazar payına sahip olan, Orta Doğu ve Balkanların da en büyük sayaç şirketi haline gelen Luna şirketler grubunda Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürüyor.

Çeşitli sivil toplum kuruluşunda etkin faaliyetlerde bulunan Karabağlı, Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) üyesi, Ege Bölgesi Sanayi Odası’nda (EBSO) Meclis Üyesi ve Elektrik Bileşenleri ve Ölçme Cihazları Sanayi Komitesi Başkanı, Batı Anadolu Sanayici ve İş İnsanları Federasyonu’nda (BASİFED) Yönetim Kurulu Üyesi, Fenerbahçe Spor Kulübü üyesi.

Bu senenin mart ayından bu yana ESİAD’da Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev alan Karabağlı, sivil toplum kuruluşlarının önemine şu sözlerle vurgu yapıyor: “Sivil toplum kuruluşlarının cesaretlendirilmesi, desteklenmesi gerekiyor ki özgür bir demokrasi ve tartışan, konuşan, doğruyu bulan bir yönetim şekli ortaya çıksın.”

İzmir’in tanıtım eksikliği olduğuna ve kentin uluslararası arenada iyi tanıtılması gerektiğine dikkat çeken Karabağlı, “Belli bir süre birikmiş olan bu tanıtım eksikliğini kapatacak şekilde çevik ve hızlı olmamız lazım.  İzmir’in çok büyük avantajı var. İzmir kendi başına çok büyük yatırım alabilecek potansiyele sahip” diyor.

Karabağlı, Türkiye’deki genç işsizliğin önüne geçmek için eğitim sisteminin sil baştan düzenlenmesi gerektiğini şu sözlerle dile getiriyor: “Eğitim belirli bir zanaatkârlık üstüne şekillendirilmek zorunda. Her şehre üniversite açıyoruz, yüzlerce üniversite var, bir sürü öğrenci alıyoruz. İşsizliği öteliyoruz. Her şehre açılan bir sürü niteliksiz üniversite, işsizliği öteleme projesinden başka bir şey değildir. İşsizlik, ötelediğinizde bir müddet sonra gelir kapınıza dayanır.”

ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Karabağlı ile hayata geçirdikleri çalışmaları, AB Yeşil Mutabakatını, Z kuşağı ve İzmir’i, Türkiye, Ege Bölgesi ve İzmir’in ekonomisini,  genç işsizliği konuştuk.

ESİAD’daki başkanlık sürecinizde hayata geçirdiğiniz, öne çıkan çalışmalar hakkında bilgi verir misiniz?

Başkanlıkta yeniyim ve başkanlığım pandemi dönemine denk geldi. Pandemiye rağmen elimizden geldiğince canlı, dinamik bir aktivite ve etkinlik dönemi yaratmaya çalıştık. Gündem çok sıcak, dolayısıyla çok konu var. Avrupa Birliği Bilgi Merkezi’yiz. Bu sıfatla yürütmek zorunda olduğumuz projelerimiz var, bunlar tamamen AB’nin farkındalığını artırmak, Türkiye’nin Avrupa Birliğine giden hedefinin toplum tarafından doğru algılanması ve bu sinerjinin devam ettirilmesine yönelik etkinliklerden oluşuyor. Üyelerimizin bilgilendirilmesi, Türkiye’nin sosyal durumunun doğru şekilde anlatılması, algılanması adına konuk konuşmacılar davet ettiğimiz etkinlikler yapıyoruz. Sürdürülebilirlik Elçileri Programımız fiziksel ortamda gerçekleşti. Kemal Kılıçdaroğlu’nu misafir ettik. Başarılı ve keyifli bir toplantı olduğunu düşünüyorum. Güncel ekonomik gelişmelerin değerlendirildiği, Kerim Rota’nın konuk konuşmacı olarak katılacağı Türkiye’nin bugünü ve yarınının ekonomik gelişmelerinin ele alındığı önemli bir toplantı gerçekleştireceğiz.

AB Yeşil Mutabakatı konusunda attığınız adımları paylaşır mısınız? ESİAD, sanayicilerin bilinçlenmesi adına nasıl bir rol oynadı?

Bir cisim Türk sanayicisine yavaş yavaş yaklaşıyor. Hepimizin bunun farkına varması gerekiyor. Bu konu sanayicinin tek başına farkına varması gereken bir kavram da değil; özellikle merkezi hükümetin, bakanlığın atması gereken adımlarla buna göre bir yol haritası belirlenmesi gerekiyor. Bunun da bir karşılığı ve maliyeti var; doğru projelendirilip hayata geçirilmesi lazım. Biz de buna dikkat çekecek şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sürdürülebilirlik yuvarlak masamızın katkılarıyla İzmir geneline hitap edecek bazı aktiviteler yapalım ve bu aktivitelerle hem kamu otoritesi hem yerel yönetimlerdeki konuya ilgi duyan kurumlar ve sorumlular hem de sanayi dünyasını buluşturalım şeklinde bir düşüncemiz olmuştu. Bu yönde bazı adımlar attık. ESİAD, EGİAD ve İZSİAD ortaklaşa etkinlik gerçekleştirdik. Diğer sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla, ESİAD koordinatörlüğünde bunun gerçekleştiriliyor olması başarılı bir faaliyetti. Biz Yeşil Mutabakatı, bu konudaki hassasiyetimizi birçok noktada dile getirdik.  AB Bilgi merkezi olmamız vesilesiyle geçtiğimiz kısa dönem içerisinde de AB Büyükelçisini misafir ettik. Son gelişinde yanında uluslararası medya grubu da vardı. Onlarla da sohbet ettik, sanayicilerin düşüncesini anlattık. Topyekûn toplum bu konuda refleks verince sonunda Paris İklim Anlaşması’nın meclisten onaylanması kararı çıktı. Tek başımıza bunu yapmadık ama çorbada tuzumuz var diye sevindik ve gerçekten gurur duyduk. Hatta öyle bir noktaya geldi ki uluslararası bir muhabir, bir Fransız  televizyonunda “Türkiye’de Paris İklim Anlaşması’nın onaylanma açıklamasının arkasındaki gerekçeyi anlatırken bizi adres gösterdi. İsmimizin Fransa’daki bir televizyon kanalında anılması ve ‘İş dünyası, sanayi dünyası bunu istiyor dolayısıyla hükümet de bunu yapmak zorunda kalacak’ açıklaması” çok önemliydi.

“Paris İklim Anlaşması, ciddi bir kazanımdır”

Paris İklim Anlaşması neden önem taşıyor?

Yeşil Mutabakat konusunda belki de en azından Türkiye’nin kararlılığını uluslararası arenada anlatabilecek önemli aşama Paris Anlaşması’nın onaylanmasıydı. Aslında direkt olarak birbiriyle çok ilgili değil fakat Paris İklim Anlaşması’nı onaylamamış bir ülkenin Yeşil Mutabakattaki eylem planına uyması ve gerçekleştirmesini beklemek çok gerçekçi olmayabilirdi; en azından bu örtüyü üzerimizden kaldırmış olduk. Avrupa biliyor ki; Türkiye Yeşil Mutabakata uygun hareket etmeyi planlamış ve gerçekleştirebilecek. Kuvvetli bir beklenti oluştu, bu da Türk sanayicisi için ciddi bir kazanımdır. Çünkü bu beklentinin ortadan kalkmaya başladığı noktada, doğal olarak Avrupa’daki birçok tedarikçi, alternatif tedarikçi arayışına girmeye başlıyor. Bu alternatif tedarikçi arayışına giren kişi bir defa “Ben bunu başka bir kaynaktan alabilirim ya da alıyorum, benzer fiyatları da bulabiliyormuşum demek ki” dediği anda buradaki Türk sanayicisinin işi çok zorlaşır. İşte onlara bunu söyletmeden bu örtüyü kaldırmış olduk. İyi bir sonuç elde edildiğini düşünüyorum.

Türkiye’deki sanayiciler karbon ayak izine uyum sağlayabilecek mi? Yeterince hızlı mıyız, geç kalmadan hedefe ulaşabilecek miyiz?

Türkiye şu anda dünyadaki sera gazının yüzde birini salıyor. Türkiye’nin taahhüttü 2030 yılında bu salınımı yüzde 20 oranında düşürüp 0.80’ler seviyesine indirmek.  Tabii bunu indirmek için Türkiye’nin kat etmesi gereken yollar var. Yeşil Mutabakat karbon ayak izi bakımındansa ayrı bir konu, çünkü AB’nin hedefi 2050 yılında iklim nötr seviyeye inmek. Yani artık iklimde değişime yol açmayacak şekilde tüketimde bulunmak. AB’nin varsayımını özetlemek gerekirse, diyorlar ki: 2050 yılına kadar dünyanın sıcaklığı ve iklim bir miktar daha değişecek, biz bunu azaltmaya başlayacağız. Ama 2050’ye geldiğimizde artık kıta olarak iklimin doğal etkisine hiçbir etkimiz kalmamış olacak. Tüm dünya bunu sağlasa 2050 yılında iklim değişimi yönündeki etkiler yok olmuş olacak. 2050 yılında dünyanın ortalama sıcaklığı, o günkü iklim koşulları neyse öyle kalacak, daha kötüye gitmeyecek. Bu çok iyi bir haber. Bir takım senaryolarda 2100’lerde 2150’lerde dünyanın çok ciddi çölleşeceği, birçok yerinin ciddi manada yaşanamayacak hale geleceği varsayılıyordu. Bunu bir nevi 2050’lerde durdurmuş olacağız; AB açısından çok ciddi bir hedef. Türkiye açısından da…
İşin bir boyutu da ticaret. Biz sanayiciler olarak karbon ayak izine uyum sağlayabilecek miyiz? Maalesef çok hızlı değiliz. Ama Türk sanayisinin genelde değişen koşullara çok çabuk uyum sağlama becerisi vardır.  Yapmayız, yapmayız ama son noktada her bir şeyi yaparız… Kültürümüzün böyle bir parçası var. Burada da gecikme olmadan o hedeflere ulaşacak şekilde gereklerini yerine getiren sanayiciler olacağına inanıyorum. Yapacağımız çok şey var ama fırsat kaçmış değil.

“İnovatif düşünce en iyi İzmir’de gelişir”

İzmir’in Z kuşağının tercih edebileceği bir teknoloji merkezi olması nasıl sağlanabilir?

Toleranslarıyla, iklimiyle, coğrafyasıyla, kültürüyle, Levantenlerden beri süregelen karma kültüre sahip bir kent İzmir ve bunu da benimsiyor. İzmir’e gelen de İzmir’in kültürünü benimsiyor. Bir süre sonra kendisini İzmirli ilan ediyor, İzmirli görüyor.  Bu çok özel bir durum ve keyifli bir unsur. Doğal olarak İzmir’in kendi istekleri ve kendi yaşam şartları doğrultusunda yaşanabilecek bir ortam sunduğunu düşünüyorum. Bu açıdan baktığımızda özellikle Z kuşağının, Z kuşağının içinden zeki başarılı, inovatif beyinlerin İzmir’de kendilerine yaşayabilecekleri bir ortam yarattığı fikrine sahibim. Bu açıdan baktığımızda Z kuşağındaki arkadaşlarımız, parlak beyinler için eğer biraz ekonomik imkân yaratabilirsek onların İzmir’i tercih etmemesi ihtimalini düşünmüyorum. Burası özgür bir kent ve özellikle Z kuşağında bu hassasiyet var, özellikle parlak beyinlerde bu hassasiyet daha fazla. İzmir bu anlamda Türkiye için bir şanstır. Türkiye’de teknolojik inovatif düşüncenin ve yatırımların İzmir bölgesinde gelişeceğine inanıyorum. Türkiye’nin başka bölgelerinde bu yatırımların yapılabilmesi, bu insan kaynağının orada barınabilmesi pek de kolay değil. Bu açıdan baktığımızda İzmir, en önemli adaydır. Diğer yandan iklim koşulları, denizi, güneşi, direkt dış hatlar terminali olan bir havalimanı olması, İzmir- İstanbul otoyolu, ulaşım kolaylığı anlamında da İzmir’in ciddi avantajları var. İzmir önemli bir merkez olabilir.

ESİAD olarak İzmir’in bir teknoloji merkezi olması yönünde neler yapıyorsunuz?

Biz bunu olabildiğince yüksek sesle dile getiriyoruz. ESİAD’ın böyle bir yatırım ortamı hazırlama, kuluçka oluşturma gibi bir misyonu yok. Böyle bir sorumluluğumuz olamaz, buna bütçemiz de yok. Biz ancak farkındalık yaratabiliriz. Bu konuda yatırım yapabilecek iş dünyası insanlarını, öncü olma fikrine sahip olabilecek kamu otoritesinin dikkatini İzmir’e çekmeye çalışıyoruz. İYTE’de bir teknoloji üssü kararı çıktı, bu karar Cumhurbaşkanı tarafından anons edildi. Bunlar bizi heyecanlandırıyor. Buralardan yeni yeni beyinler, yeni yeni insanlar çıkacak. O insanlar da bu bölgede barındıkları için bu bölgedeki teknoloji şirketlerinde görev alabilirler. Sorumluluk alabilirler. Bu kuluçka merkezlerinden bir takım sanayi kuruluşları çıkabilir diye düşünüyorum. Çünkü burada bu insanların barınabilecekleri bir ortam var. Biz bunu en üst perdeden dile getirmeye çalışıyoruz.

İzmir ve Ege Bölgesi’nin ekonomisine dair değerlendirmelerinizi paylaşır mısınız?

İzmir ekonomik olarak Türkiye’de çok önemli bir kent. Türkiye’deki her şeyin yaklaşık olarak 5’te biri İstanbul menşeilidir. Türkiye’nin yaklaşık olarak 20’de biri de İzmir’dedir. Nüfus ve yarattığı değerler açısından da böyledir. İhracata baktığınızda durum farklıdır, İzmir 20’de birinden daha fazla katma değer koyar. İzmir Türkiye’de en fazla vergi ödeyen üçüncü ildir. Tabii bu İzmir’in sorumluluğunu da ortaya koyuyor. İzmir’in önemli katma değer yaratan tarafları var. İzmir limanı ciddi öneme sahip. Bölgeye yakın olan, Aliağa, Bandırma, Çandarlı limanları da büyüyor ve ticarete ciddi katkı koymaya devam ediyorlar.

Ege Bölgesi’nin önemi de ortada. Çok ciddi bir turizm potansiyeli var. Çeşme yarımadasındaki özellikle Bakanlığın sunduğu taslak projelerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Muhakkak gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorum. Bölgedeki turizm unsurlarının değerlendirilebilmesi için katalizör vazifesi görecektir. AB Büyükelçisi geldiğinde flamingolardan bahsettik. Dünyadaki flamingo nüfusunun yaklaşık yüzde 10-15’inin İzmir’de bulunduğunu duyunca şaşırıyorlar, hayran kalıyorlar. Bu insanları getirip burada bunları anlatabilmek, bunları gösterebilmek, duyurabilmek ancak başka katalizör vazifesi görebilecek çekim alanları ile olabilir. Çeşme Yarımada Projesi de bence bunlardan bir tanesi. Proje ile beraber bölgenin turizm potansiyelinin çok ciddi artacağını düşünüyorum.

Türkiye ekonomisini nasıl değerlendiriyorsunuz? TL’nin değer kaybı, yüksek faiz, dalgalı kurlar sanayiciyi nasıl etkiledi?

Maalesef pandemi, tüm dünya ekonomisinin bileşenlerini hazırlıksız yakaladı. Oyunun kuralları çok değişti. Pandemi ile beraber sadece üretim süreçlerinde aksamalar meydana gelmedi; Uluslararası düzeyde ticareti ve sanayiyi dünya ekonomisinde yeniden nasıl yönetebilir ve buradan nasıl avantajla çıkarız kavgası, buradan nasıl daha fazla hak alırız mücadelesi de başladı. Bu da gelişmekte olan ülkeleri ciddi manada etkiledi. Suların durağan olduğu zamanlarda çok problem yoktu, dalgalar başlayınca sığ olan kayıklar su almaya başladı, yüksek duvarları olan gemiler rahat rahat yollarına devam ediyor. Maalesef yüksek olmayan küçük kayıklar çok etkileniyor bu dalgalanmadan. Türkiye de bundan nasibini aldı ve almaya da maalesef devam ediyor. Pandemi biraz sürpriz oldu. Belki dünya tarihinde çok az rastlanmış olan özellikle de son yüzyılda son iki yüz yılda görülmemiş olan genel sorun bu döneme denk geldi ve Türkiye buna hazırlıksız ve kötü yakalandı. Süreci yönetmek de hiç kolay olmadı. Bunun etkileri, faizlerde, enflasyonda ve kurda kendini gösteriyor. Tabii çok acayip bir kısır döngü var. Kur bir taraftan, faiz bir taraftan, enflasyon bir taraftan birbirini tetikliyor, domino taşı etkisiyle sürekli birbirini etkilemeye devam ediyor. Pandeminin etkilerinin de çok kısa sürede bitmeyeceğini düşünüyorum. Etkisini göstermekten vazgeçmesine en az 1 sene daha var diye düşünüyorum. Tedarik zinciri kırılmaları çok ciddi etkiler yarattı. Hammadde sorunları hat safhada. Üretim dünyasında çok ciddi sıkıntı var. Ama fırsatlar da var. Türkiye için de önemli bir fırsat bu.

“Türkiye Avrupa’nın üretim merkezi olabilecek kapasitede”

Türkiye’nin fırsatları neler ve Türkiye fırsatları değerlendirebiliyor mu?

Türkiye’de tam olarak değerlendirilebildiğini söyleyemem. Ama değerlendirilebileceğini düşünüyorum hâlâ. Çünkü lojistik sorunlar dünyadaki sanayi ve iş dünyasını ciddi manada yordu. Herkes yorgun, biraz daha yakından tedarik edebileceği kaynaklara yönelmek istiyor. Çünkü lojistik çok yorucu vaziyette. Konteyner bulunamıyor, gemi ayarlanamıyor, uçakları anormal derecede pahalı… Taşıma çok ciddi manada bir maliyeti oluşturuyor ve çok ciddi de süre alıyor. Süreyi çok alınca da Uzakdoğu’dan çıkan bir malın Avrupa’ya varması ve oradan elleçlenip piyasaya dağıtılması gereken süreçte fiyat eskimeye başlıyor. Kişi malı 100 dolara alıyorsa, Avrupa’ya geldiğinde kaynağında fiyat ya 80’e iniyor ya 120’ye çıkıyor. İkisi de problem. 120’ye çıkınca da sorun yaşanıyor çünkü ona göre satıyor olmak lazım, yerine koyma maliyeti var. 80’e inerse 100 dolara aldığını 100 dolara satamıyorsun çünkü 80 duyuldu.  Kurların dalgalanması işleri zorlaştırıyor. Bunun avantaja döndürülebileceği bir lokasyonda Türkiye. Türkiye çok rahat Avrupa’nın üretim merkezi olabilecek kapasitede. Maalesef milli gelir düzeyimiz düştü. Bu düşmeyle beraber Türkiye’deki çalışanların maliyetleri de Uzakdoğu’yla yarışabilir hale geldi. Bu aslında hoş bir şey değil ama öte yandan Türkiye için bir avantaj. Çünkü artık Avrupa’daki birçok kurumun yatırım yapmak için Uzakdoğu’ya gitmesine gerek yok. Zaten Türkiye burunlarının dibinde, Çin’deki ve Uzakdoğu’daki maliyet avantajını ortaya koyuyor. Örneğin Avrupa’daki bir yatırımcının açacağı fabrika, üretim tesisi, kuracağı yer açısından Türkiye, avantajlı bir yer. Avrupa’ya coğrafi olarak çok yakınız, karayolu ile her türlü malı gönderebiliyoruz. Genel olarak baktığımızda ciddi bir avantaj var ve bu avantaj değerlendirilmeli. Bunun için yabancı yatırımcının dikkatini çekecek doğru yatırım ortamları, güven verecek bir takım söylemler, açıklamalar çok önem arz ediyor. AB ile ticari anlamda bir entegrasyonumuz var ama bunu mevzuat güncelleştirmeleriyle, bazı konu başlıklarını açarak, onlarla birlikte o hedefe yürüdüğümüzü gösterebilecek bir takım adımlar atarak Türkiye’de çok ciddi bir fırsat yaratılabilir.  

İzmir’in avantajları ve dezavantajları neler? Yatırımcılar, İzmir’e nasıl bakıyor?

İzmir’e çok olumlu bakıyorlar. Hem ESİAD’daki, hem de iş dünyasındaki görevlerim nedeniyle, bunu bizzat görüyor, bilfiil yaşıyorum. Aslında İzmir’e çok sıcak bakıyorlar ancak İzmir’i tanıdıktan sonra… Sorun, İzmir’i tanıtana kadar… Kişiyi buraya getirdik mi sorun bitiyor, şaşkına dönüyorlar, böyle bir şehir, böyle bir toleransı, yaşam standardı olan, özgür insanların olduğu bir toplum, bir topluluk beklemiyorlar. Kafalarında bambaşka bir Türkiye var. İzmir’e gelip adım attığında bunun böyle olmadığını görüp anlıyor ve şaşkınlıkla gidiyor buradan.  İzmir’in tanıtım eksikliği var. İzmir’i uluslararası arenada iyi tanıtmamız lazım. Türkiye bir markadır ama İzmir’in ayrı bir marka olarak öne çıkarak aktiviteler yapıyor olması gerekiyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin son dönemlerde bu konuya ilişkin ciddi çabaları, çalışmaları, katkıları var. Tunç Soyer, bu tanıtımlara önem veriyor, katılıyor, çeşitli kültür sanat etkinliklerinde, çeşitli şehirlerle işbirliği fırsatları yaratıyor. Belli bir süre birikmiş olan bu tanıtım eksikliğini kapatacak şekilde çevik ve hızlı olmamız lazım.  İzmir’in çok büyük avantajı var. İzmir kendi başına çok büyük yatırım alabilecek potansiyele sahip.

“İşsizliği öteliyoruz”

Türkiye’deki işsizlik, özellikle genç işsizliği nasıl değerlendiriyorsunuz? İstihdam nasıl sağlanabilir? Genç işsizliğin ortadan kalkması için neler yapılmalıdır?

Modeli en başından alıp değiştirmemiz lazım. Bu iş, eğitimle bu iş başlamalı. Eğitim belirli bir zanaatkârlık üstüne şekillendirilmek zorunda. Memlekette sıhhi tesisatçı bulamıyorsunuz. Ama bir güvenlik görevlisi ilanı veriyorsunuz, kapıda 500 kişi kuyruk oluyor. Böyle bir model olmaz, olamaz, bu modelle bu iş çözülmez. Her şehre üniversite açıyoruz, yüzlerce üniversite var, bir sürü öğrenci alıyoruz. İşsizliği öteliyoruz. Her şehre açılan bir sürü niteliksiz üniversite, işsizliği öteleme projesinden başka bir şey değildir. İşsizlik, ötelediğinizde bir müddet sonra gelir kapınıza dayanır. Genç işsizliğin temelinde bu var. Mesleki eğitimin verilmemesi, aranılan elemanların yetiştirilmemesi, ara elemanların oluşturulmaması gibi eğitim eksiklikleri, işsizlikle sonuçlanıyor. Gençler de çareyi yurtdışına gitmekte, güvenlik görevlisi olmakta buluyorlar.  Bu üretken bir sonuç doğurmuyor. Üretken bir sonuç doğurmayınca doğal olarak katma değer yaratamıyoruz ve kendi kendimize aynı çemberin içerisinde dönüp duruyoruz. O yüzden de üretimin çok katma değerli ya da pozitif çıktıları olmuyor. Olmayınca da milli gelirimiz giderek düşüyor, bu şekilde devam ederse düşmeye de devam eder. Çünkü nüfus artışı kadar üretim hızımızı artıramıyoruz. Nüfusumuz artmaya devam ediyor ama üretim hızımız maalesef daha düşük kalıyor. Bu da doğal olarak işsizliği artırıyor. Senelik nüfus artışı yüzde 1.1 ise her sene bir milyon kişiye yeni iş bulmak zorundayız. Eğer biz bu kadar iş imkânı yaratacak bir potansiyel oluşturamıyorsak bu da her sene birikmeye devam edecek. Bir şey yapmak zorundayız.  Eğitim sistemini değiştirmek zorundayız, böyle bir eğitim sistemi olmaz. Fabrikada mavi yaka olarak çalışan dört senelik bir işçi, yeni bir üniversite mezunundan daha fazla maaş alıyorsa herkesin gidip aynaya bakması lazım, bir yerde hata var.  İşin kötü tarafı üniversiteyi bitiren işe de giremiyor. Doğal olarak onun bir beklentisi var. Benim bir masam olsun diyor. Herkese böyle bir iş nasıl bulacağız?

Bazı üniversite mezunlarının kendi alanı dışındaki işlere başvuru yapıp, işe alınmaması konusunda düşünceniz nedir?

Mavi yaka olmak için üniversite mezunu geliyor ve müracaat ediyor. “Ben depoda çalışırım” diyor. İşveren de oradaki müdür de o kişi de biliyor ki bulduğu ilk fırsatta o işi bırakacak. İşveren, kafasında ileriye dönük proje kuramıyor. Çünkü biliyor ki bu insan geçici, fırsatını buldu mu gider. İşçi kalıcı görmediği için orada kariyer yapacak bir beklenti içine girmiyor. Üniversite mezunu insan kendi kariyerinden çok daha düşük bir işi yapmaya razı olsa bile sanayici ya da iş dünyası o insanı işe almakta tereddüt ediyor. Sil baştan yapmazsak, işsizliğin önünü alamayız.  Gidin Esnaf ve Sanatkârlar Odası’na konuşun, birçok meslek bir süre sonra ölüyor. Üye kalmadığı için odalar kapanıyor.  Hele hele teknik beceri gerektiren meslekleri yapan kişileri bulmak iyice zorlaştı. Bizim bu gençleri üretime kazandıracak şekilde eğitim sistemimizi yeniden düzenliyor olmamız lazım. Bunun siyasi tarafları, ticaret tarafları vardır ama iş dünyası gözüyle baktığım zaman kesinlikle oyunun kurallarını yeniden yazmak zorundayız, başka çaresi yok.

“ÇOK SESLİ DEMOKRASİ ANCAK STK’LAR İLE YAKALANIR”

Sizce sivil toplum kuruluşları neden önemlidir?

Sivil toplum kuruluşlarını, demokrasinin çok sesli, önemli bir bileşeni olarak görüyorum. STK’lar olmazsa çok sesli demokrasiyi yakalamamız mümkün değildir, ancak sivil toplum kuruluşları bunu başarabilir. Çünkü STK’lar bağımsızlardır ve herhangi bir siyasi görüşün bileşenleri değillerdir. Baktığımız zaman ya kamuya ait bir takım organizasyonlar ya da siyasi partilere tabi olanlar var. STK’ların bu anlamda çok önemli bir vazifesi olduğunu düşünüyorum. Bizler de bu vazifeyi yerine getirmeye çalışıyoruz. Toplumu ileriye taşıyacak söylemler, merkezi otoriteye doğru refleksleri verebilecek, önerilerde bulunabilecek yegâne kurumlar sivil toplum kuruluşlarıdır. Çünkü ticari ve kariyer kaygıları yoktur. Kimseden talimat almazlar. Neyi görüyorlarsa, neyi yaşıyorlarsa onu anlatırlar. Demokratik ülkeler, bu yönde özgürleşmek istiyorlarsa, toplumdaki yönetime katılımı artırmak istiyorlarsa sivil toplum kuruluşlarını desteklemeleri gerekir. Tabii burada siyasete de merkezi otoriteye de vazife düşüyor. Sivil toplum kuruluşlarının cesaretlendirilmesi, desteklenmesi gerekiyor ki gerçekten özgür bir demokrasi ve tartışan, konuşan, doğruyu bulan bir yönetim şekli ortaya çıksın. Bu anlamda STK’ların çok önemli olduğunu düşünüyorum.