Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Hatalarımızı sorgulayarak yeni milli stratejiler belirlemeliyiz

Terörün her türlüsü; ülkemizin huzur ve güvenliğini, devlet yapımızı, toprak bütünlüğümüzü ilgilendiren çok ciddi tehdittir. Bu tehdidin arkasında bölgemizi kendi çıkarlarına göre şekillendirmeye çalışan devletler (ABD, Rusya, Fransa, İsrail… gibi) vardır. Böyle bir tehditle mücadelede başarısızlık telafisi mümkün olmayan kayıplara neden olabilecektir. Bu nedenle terörle mücadele azami kararlılıkla, hiçbir boşluk bırakılmadan, tavizsiz olarak sürdürülmelidir.

Geçtiğimiz hafta PKK/PYD’li teröristler tarafından Suriye’nin Azez bölgesinde Özel Harekât Polislerimizi hedef alan güdümlü füze saldırısı sonrasında yapılan; “Son saldırılar ve tacizler bardağı taşırmıştır. Artık tahammülümüz kalmamıştır”, “ABD ve Rusya bize verdikleri sözü tutmamışlardır. Bundan sonra güvenliğimiz için gerekeni yapacağız” şeklindeki açıklamalar; bende, bundan önce terörle mücadelede gereken kararlılığın gösterilip gösterilmediği konusunda kuşku yaratmıştır.

Türk Silahlı Kuvvetlerimizin ve güvenlik güçlerimizin özellikle PKK ile mücadelede kendilerine verilen görevleri büyük bir fedakarlıkla yapmakta olduklarından kuşkumuz yoktur. Ama açıklamalara bakıldığında öyle görünüyor ki; siyasi irade, ABD ve Rusya’nın sözüne güvenerek terörle mücadelede birtakım boşluklar bırakmış, PKK’nın Suriye’ye yerleşmesine tahammül etmiş, taciz ve saldırılar karşısında sabır göstermiştir. Güvenlik konusunda bir kural vardır: yüzde 99 güvenlik, güvenlik değildir. Düşman, kalan yüzde bir zafiyeti arayıp bulacak ve buradan saldıracak, hedefine buradan ulaşmaya çalışacaktır.

Son zamanlarda ABD ve Rusya ile ilişkilerimizin seyri, bu süreçte Suriye’de güvenlik güçlerimize yapılan saldırıların artması ve ardından bu açıklamaların yapılması dikkat çekicidir. Olaylar böyle gelişirken “Buralardan kaynaklanan tehditleri, ‘oralarda etkin olan güçlerle’ ya da kendi imkanlarımızla bertaraf etmekte kararlıyız” şeklindeki açıklama; muhataplara karşı pazarlık içeren bir mesaj mıdır, yoksa köprüler atılmış, PKK’nın kökünün kazınması konusunda kesin karar verilmiş midir? Bunu zaman gösterecektir. Sanıyorum Ekim ayı sonunda Roma’da yapılacak G-20 zirvesinden sonra bu konu daha iyi anlaşılacaktır.

Askeri yönden değerlendirmek gerekirse; 2002-2003 yıllarında yurt içinde ve yurt dışında toplam PKK’lı terörist sayısı 6 bin civarındayken günümüzde bu sayı Irak ve Suriye’de toplam 90 bine kadar çıkmıştır. PKK/PYD’nin Suriye’deki silahlı gücü yaklaşık 50 bin kadardır. Bu teröristler ABD tarafından bütün dünyanın gözü önünde desteklenmekte, silahlandırılmakta, eğitilmekte, ABD bütçesinden pay almaktadır. ABD; PKK’yı Suriye’ye yerleştirmiştir, yönetim sistemini kurmuştur. Rusya, Fırat’ın batısında Türk Silahlı Kuvvetlerinin PKK/PYD ile temasını önlemek için gereken önlemleri almıştır. Bu aşamaya gelinmesinde bizim yaptığımız hataların sorgulanmasında yarar vardır.

Bundan başka; yurt içinde FETÖ tehdidi hala devam etmektedir, FETÖ’nün yerini almaya çalışan (bazıları dış destekli) tarikatlar birbiriyle yarış halindedir, ülkemizde kimin nesi olduğu bilinmeyen milyonlarca göçmen barınmaktadır, Suriye’de ülkemiz için tehdit oluşturan radikal İslamcı terör örgütleri dış destekle varlıklarını ve eylemlerini sürdürmektedir, Yunanistan Ege ve Doğu Akdeniz’de yine ABD’nin desteğiyle fırsat kollamaktadır. Bölgede bizi destekleyecek ülke neredeyse kalmamıştır. Kalanlar da ABD ve Rusya’ya rağmen elini taşın altına koyar mı bilemeyiz. Bu koşullarda Suriye’de PKK/PYD’ye yönelik kapsamlı bir askerî harekât; birkaç cephede, birden fazla düşmana angaje olacak büyük bir askeri güç, asıl önemlisi çok büyük bir ekonomik güç gerektirecektir.

Bu koşullarda, ABD ve Rusya’ya rağmen zamansız ve hazırlıksız girişilecek bir askerî harekât daha büyük kayıplara neden olabilecektir. Ben PKK/PYD’nin Fırat’ın doğusundaki varlığına yönelik kapsamlı bir askerî harekâta ihtimal vermiyorum (belki Türk kamuoyunu etkilemek için küçük çaplı, sınırlı hedefli operasyonlar yapılabilir). Bunun yerine; hatalarımızı sorgulayarak yeni milli stratejiler belirlemek, konuyu uluslararası zemine taşımak, bölge ülkeleriyle, özellikle de Suriye yönetimiyle ilişkilerimizi geliştirerek bütün sorunlara ortak çözümler aramak, bu emperyalist projenin karşısına güçlü bir bölgesel cepheyle çıkmak daha yararlı olacaktır kanaatindeyim.