Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

İşte Dünya ve işte Atatürk!..

“… Bugün hür bir Türkiye’de, inançlarıyla beraber hür yaşayan” bazı insanlar, Atatürk’ü sevmiyorlar, elbette “sevmeye mecbur değiller”, sevmeyebilirler… “Saymıyorlar” işte bu olmamalı… Dahası daha da kötü; “Hakaret ediyorlar” nasıl bir nankörlüktür ki, “milyonlarca Türk’ün haklı olarak ‘Atam’ dediği, İstanbul başta, büyük bölümü işgal edilmiş Anadolu’da ‘çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran’ bu büyük insana” hakaret etmekte yarışıyorlar!..

Ve de “en acısı” bu adamlar, “ceza göreceklerine” ödüllendiriliyorlar; yazıklar olsun!..

Halbuki, “Dünya’nın dört bir yanında, ‘ona saygı duyan, sevgi dıyan’ ve de anan insanlar” var; büyük adamlar var, krallar var, başkanlar var, cumhurbaşkanları var, başbakanlar var, filozoflar var, uzmanlar var, gazeteciler var…

Ve… Dünyanın dört bir tarafında heykelleri var, “adı verilen parklar”, bulvarlar, caddeler var…

Geçen haftadan itibaren, “bir Türk denizcisinin ‘Atatürk ile ilgili olan’ anılarını” köşeme aldım. Bu hafta da anıları okuyucularıma ulaştırmaya devam ediyorum.

“Deniz Mühendisi” Mehmet Ali Ergöz’ün anılarını okumamış olan okuyucularımın okumalarını ve de “okumayanlara okutmalarını” dilerim.

Dilerim ki, “nankörlerin nasıl birer insan olduklarını” anlasınlar!..

Ben okumamıştım, “onun anılarını bana gönderen” arkadaşıma teşekkür ediyor, ve… “Anıların sahibi” Sayın Mehmet Ali Ergöz’e de şükranlarımı sunarak… Anılara devam ediyorum…

***

Yıl 1985…

İzmir’e yük getiren Yunan bandralı gemide baş mühendis mide kanaması geçirdiği için hastaneye kaldırılmış.

İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, baş mühendis olarak benim.

Bir sohbet esnasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı) gümrükte fotoğraf makinesinin mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi.

Makine yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum.

Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım.

“Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz” dedim.

Şu cevabı verdi;

“Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağı yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı. Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir”.

Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım…

***

Yıl 1986…

Mısır’ın Alexsandriye Limanı’ndayız. Amerika’dan buğday ve soya getirmiştik. Antik bir kent olduğu için şehri sokak sokak geziyorum. Roma döneminden kalma büyük bir yapıya rastladım, kapısında “Seamen House” yazıyordu. İçeri girdim. Öğlen vakti olduğu için yemek servisi yapılıyordu. Yaşlıca bir garson benimle ilgilenip bir masaya oturttu. Siparişimi verdim. Biraz sonra yaşlı garson yemeğimi getirdi ve “nereli olduğumu” sordu. “Türküm” dedim. Biraz durdu ve hiç beklemediğim biçimde, “Siz Türkler yatıp kalkıp Atatürk’e dua etmelisiniz. Siz de, bizim olduğumuz gibi uyuyordunuz. O sizi uyandırdı ve şimdi kendi gemilerinizle dünyanın her yerinde deniz ticareti yapıyorsunuz. Ne mutlu size. Biz hâlâ uyuyoruz…” dedi. Atatürk hiç konu edilmemişken, yemek sipariş etmekten başka tek kelime bile konuşmamışken, birdenbire söylenen bu sözler binde bir balyoz etkisi yaptı. Gemide bazı gerici zihniyete sahip arkadaşlar vardı. Bunlar Atatürk’e karşıydılar. Ertesi gün, onları aynı yerde yemeğe davet ettim. Yaşlı garson beni görünce geldi. Ve arkadaşları işaret ederek bana “Bu gençler de Atatürk’ün çocukları mı” diye sordu. Önceki gün söylediği sözleri, bu kez onlara dönerek söyledi ve şunları ilave etti; “Ben okuma imkanı bulup meslek sahibi olamadım. Uzun yıllar gemilerde gemici olarak çalıştım. Şimdi hiçbir sosyal güvencem olmadan burada garson olarak çalışıyorum. Benim sizden farkım, ne yazık ki benim bir Atatürk’e sahip olmamamdır…”

Bu sözler, Atatürk’ün nimetlerinden faydalandıkları hâlde ona karşı olan bizimkilere verilmiş bulunmaz bir dersti. Yaşlı ve eğitimsiz bir eski Mısırlı gemici kadar Atatürk’ü tanımıyor, üstelik karşı çıkıyorlardı. Bazılarının utandığını hissettim. Mısır’ın Alexsandriye Limanı’nda bugün aslından ulusal bir trajedi yaşanmıştı. Kaçı bunun farkına vardı bilemiyorum…

***

Yıl 1988…

İstanbul Deniz Otobüsleri’nin Genel Müdür Teknik Yardımcısı olarak çalışıyorum. Beş gemi hizmette, beş gemi daha gelecek. Hizmet dışı olan gemiler Pendik Tersanesi’ne çekilip gerekli bakım ve kontrolleri yapılıyor. İşletmede çok sayıda mühendis var. Bu arkadaşların kendilerini yetiştirmede gösterdikleri isteksizliğe üzülüyorum… Bir gün, umutsuzluğa kapılmış masamda düşüncelere dalmıştım. Bir an Norveçli Kaptan Vik’in sesiyle kendime geldim. Kaptan Vik, “karamsar görünüyorsun, nedeni ne?” dedi. Bilinç yetersizliği, duyarsızlıklar ve durumumuz konusundaki umutsuzluğumu anlattım. Bana ciddi bir tavırla şunları söyledi; “Atatürk’e sahip bir ulusun insanları, umutsuz olamaz. Buna hakları yoktur. Biz sizin çok uzağınızda bir ülkeyiz. Atatürk bizim büyüğümüz değil. Bize Norveç’te Atatürk’ü okuttular. Onu öğrendik. Biz umutsuzluğu yenmeyi, Atatürk’ü okuyarak öğrendik. Atatürk bize umudu ve kendini yaratmayı öğretti”. (Haftaya: 1988 – 1999)

++++++

İnternet’ten “esen” rüzgarlar!..

+++++++

SÖZÜN ÖZÜ

Türkiye, “Doğu’dan ve Güney Doğu’dan Avrupa’ya gitmek isteyen göçmen”, mülteci, kaçak milyonlarca insanın yolgeçen hanı oldu. Dahası, “işsiz ve beş parasız yüzbinlerce Türk genci” Avrupa’ya gitmek için hayal kurar ve çabalarken, başta anlı şanlı müteahhitler olmak üzere “paraya para demeyen” milyarderlerimizin “Avrupa’ya yerleştiği” haberleri gazetelerde yer almaya başladı. Sen neymişsin be Avrupa?

+++++++

Şair Eşref Şayet Yaşasaydı… Ne yazardı?

Nihat Demirkol

++++++++++

ERDEM… VE POLİTİKA

Sanayi gelişiyor. Teknoloji gelişiyor, gökyüzü adım adım fethediliyor ama gönül dünyası aynı gelişmeyi gösteremiyor. Güçlüler, güçsüzleri eziyor. Haksız paralılar, haklı parasızları alaşağı ediyor ve zeytin dalı yerine silahların namluları uzatılıyor.

Ali Naili Erdem

+++++++