Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

“Biden ile Erdoğan’ın karşılıklı hataları Putin’e yarıyor!..”

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündemindeki olay ve gelişmelerle ilgili sorularını yanıtladı. Kışlalı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinin ardından Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşmesi, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “Ben cumhurbaşkanlığına değil, başbakanlığa talibim” açıklaması, HDP’nin “Tutum Belgesi”, Sayıştay Raporlarında “Saray’ın günlük masrafı” konularında açıklamalarda bulundu.  İşte görüşleri…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Birleşmiş Milletler dönüşü, “ABD basınına verdiği röportaj” ve “Başkan Biden hakkında yaptığı” açıklama, “ABD – Türkiye arasında derin bir anlaşmazlık olduğunu” ortaya koydu. Tabloya ABD yetkililerinin “İkinci parti S – 400 alınması” konusundaki sözleri ve sert şekilde “yaptırım uyarısı” ile Erdoğan’ın tam Putin’le görüşmeye giderken, “Ekim sonunda Roma’da G20 zirvesinde görüşüleceğinin basına aksetmesi” eklenince, “ortaya karışık bir ilişkiler yumağı” çıktı. Ne diyorsunuz?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Biden ile ilgili kişisel ilişkisindeki ilk hatayı kanımca Biden’in “Ermeni Soykırımı” açıklamasına, Biden’in beklediği şekilde “çok sert” tepki vermeyerek yaptı. Biden’in kurumsal olarak Türkiye karşıtlığı biliniyor. Ama birebir Erdoğan’a yaklaşımı ile ilgili yol haritasının son taşını Erdoğan’ın bu, bizim çok iyi bildiğimiz, “Türkiye’nin çıkarlarını pek de umursamadığını, kendi bekasının peşinde olduğunu” fazlasıyla açık eden yaklaşımı belirledi. Bu yol haritasının doğal bir uzantısı olarak da Biden, bence kesinlikle zaman yaratabilecekken, New York’ta, tüm “ricalara” karşın Erdoğan’la görüşmedi. Belki de Türkiye karşıtlığının da etkisiyle, aklınca Erdoğan’a bir “tavır” yaptı, “ders” verdi. Bence ABD tarafından bakıldığında hata yaptı, çünkü Erdoğan’a biraz daha “yakın” davranarak hiçbir ödün vermeden Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşmasını engelleyebilirdi. Kötü komşu kişiyi ev sahibi yapar. Burada bu deyişi bugünkü duruma uygulayacak olursak “Kötü müttefik ülkeyi yeni ittifak sahibi yapar”. Tabii ki bu Türkiye’nin Batı’dan kopup, tamamıyla ayrılıp Rusya-Çin-İran eksenine bir anda girmesi anlamına gelmez ama Türkiye’nin dış ilişkilerindeki esas sorunlarına bakınca; Doğu Akdeniz enerji kaynakları, Ege sorunu, Kıbrıs sorunu, Suriye’de İdlib düğümü, göç sorunu ve YPG/PYD terör tehlikesi; tüm bu konularda aslında Rusya ve hatta Çin ile yakınlaşmanın, gelmeyecek bir yardımı bekler gibi ABD ve AB’den medet ummaktansa Türkiye’nin çok daha fazla çıkarına olacağı gerçeği ortaya çıkıyor. Düşünsenize Suriye ile anlaşarak kısmen terör sorunu, büyük ölçüde göç sorunu çözülebilir. Bunun Doğu Akdeniz enerji kaynaklarına büyük katkısı olabilir. Doğu Akdeniz’de Rusya ve Çin ile kurulabilecek ortaklıklarla Kıbrıs’ın tanınması konusunda büyük adımlar atılabilir. İdlib’den çekilerek hem Türk askerini vurmaya başlayan radikalleşmenin çözümüne hem de belki muhalif Suriyeliler için Afrin ile bir tampon bölge yapılaşmasına olanak tanınabilir. Çünkü bu bölgenin Türkiye içindeki terör sorununu büyük ölçüde kestiğini tespit etmek gerekiyor. Ancak maalesef ne kadar Türkiye’nin büyük çıkarına olsa da, Erdoğan’ın Suriye’de anlaşmaya gidip Türkiye’yi terör ve göç sorunu belasından kurtarmaya ve belki de Kıbrıs konusunda ciddi kazanımlar sağlamaya neden olacak bir yola sokacağını sanmıyorum. Biden de yaptığı hatayı anlamış olacak ki G-20 görüşmesinin kararlaştırılmasıyla Erdoğan’ı yine hizaya veya raya sokmayı hedeflemiş olsa gerek. Bunda da, söylediğim gibi Erdoğan’ın kişisel çıkarları, ideolojik açmazları ve eksik vizyonu gereği büyük bir zorluk çekeceğini sanmıyorum. Buradaki tek olumlu gelişme, Rusya’nın artık Türkiye ve Türk askeri için hakikaten de bir bataklık haline gelmekte olduğu görülen İdlib konusunun çözümü yolunda bir adım daha ileriye giden bir kararlılığı olduğunun görülmesidir. Gönül ister ki, eğer Rusya Türkiye’den Suriye konusunda Erdoğan’ın yanaşmak istemeyeceği bir taviz isterse, karşılığında Kıbrıs ve Doğu Akdeniz ile ilgili bazı kazanımlar edinilsin.

Soçi’deki Putin – Erdoğan görüşmesinin sonrasında “ortak basın toplantısı” yapılmaması, görüşmeye liderlerden başka kimsenin alınmaması” ve sonradan “görüşmenin olumlu geçtiği ve sonuçlandığı gibi” çok genel açıklamalar yapılması nasıl yorumlanabilir? Suriye – İdlip konunda bile “kamuoyunun beklediği” bir açıklama yapılmadı; bu görüşmeyi siz nasıl yorumladınız?

Bir uzlaşı olmadığı ancak Putin’in ısrarcı ve talepkâr taraf olduğu, Erdoğan’a da bir zaman verildiği veya Erdoğan’ın bu zamanı istediği kanaatindeyim. Bunu da Erdoğan’ın “Türkiye-Rusya ilişkilerinde çok daha güçlenerek devam etmemizde çok büyük faydalar var” şeklindeki genel-geçer ve tavize açık ifadelerine karşın Putin’in “Türkiye ile görüşmelerimiz kimi zaman zor geçiyor ama her zaman pozitif bir sonuçla bitiyor” ifadelerindeki keskinliğinden çıkarıyorum. Erdoğan için “ilişkileri güçlendirmek” bir nevi alışveriş ifadesi, “Ne alacağım, ne vereceğim” yaklaşımını ortaya koyuyor. Putin için “görüşmelerin her zaman pozitif bir sonuçla bitmesi” Rusya’nın esas olarak istediğini alması anlamına geliyor. Bu görüşmelerde de bu esas, İdlib sorununun çözülmesi. Rusya bir şekilde orayı temizlemeye kararlı. Türkiye açısından bunun olumlu hali; oradaki radikal unsurların Türk askerine ve Türkiye içinde teröre dönük tehlike yaratmadan bertaraf edilmesi olur. Ancak Erdoğan’ın tavizkâr görüntüsüne karşın iç siyasette uyguladığı “takiye”yi burada da uygulayarak “muhalifler ile teröristleri birbirinden ayırma yönündeki” sözünü tutmamış olması ve Suriye’ye dönük ideolojik takıntısı, beni “Rusya’nın Türkiye ile anlaşmadan İdlib’e müdahalesinin Türkiye’ye etkilerinin çok ciddi olumsuz sonuçlara yol açacağı” düşüncesine itiyor. Oysa bu ideolojik saplantı ve kişisel beka konusu olmasa, Suriye – Doğu Akdeniz – Kıbrıs sorunları Rusya ve hatta kısmen Çin ile beraber alınarak karşılıklı bir denge içinde çözülebilirdi veya en azından bu birliktelikten hiçbir şekilde memnun olmayacak Batı’nın bazı politikalarını gözden geçirmelerine neden olabilirdi.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “Ben cumhurbaşkanlığına değil, başbakanlığa talibim” açıklaması konusunda yorumunuz?

Akşener, Kılıçdaroğlu’na bir “emrivaki” yaptı. “Siz iki yıl içinde büyük ölçüde ‘temsili’ niteliklere bürünecek Cumhurbaşkanlığı’nı alın, ben ülkeyi yöneteyim” dedi. Ancak şu anki kamuoyu yoklamalarına göre Millet İttifakı içinde seçimlerden birinci parti çıkacak olan CHP, Kılıçdaroğlu istese bile, ülke yönetimini nasıl ikinci parti olacak İyi Parti’ye bırakabilir? Teknik olarak eğer Kılıçdaroğlu, bazılarının istediği gibi Cumhurbaşkanlığı’na aday olup seçimi kazanırsa, iki yıl içinde “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” geçilecek ve işlevi büyük oranda “temsili” olacak şekilde yetkilerinin büyük çoğunluğundan vazgeçecek. Kanımca bu gerçekleşse bile, Kılıçdaroğlu güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçildikten sonra hükümeti kurma yetkisini nasıl daha fazla oy alan CHP’yi atlayarak İyi Parti’ye verebilir ki? Ancak tabii bunlar hiç şüphesiz zamanı geldikçe Millet İttifakı içinde tartışılacak konular. Benim Kılıçdaroğlu ile Akşener’de gördüğüm ve şüphe duymadığım bir olgu var: Öncelikleri belli. Beraberce seçimlere girmek, parlamento çoğunluğunu elde etmek ve Cumhurbaşkanlığını kazanmak. Bu hedefleri yerine getirmeden diğer hedefleri konuşmanın ve üstünde tepinmenin bir anlamı olmadığını ikisinin de çok iyi gördüğünü ve bu yolda ilerlediklerini görüyorum. CHP ve İyi Parti dahil toplam altı muhalif partinin güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş için yaptıkları görüşmeleri ve toplantıları da çok önemsiyorum. Kanımca İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem’in hafta içinde yaptığı “Seçim ittifakını seçimler yaklaşırken göreceğiz. Bizim CHP ile bir arada olduğumuz, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin içinde olduğunu, olacağını düşündüğümüz bir Millet İttifakı’mız var. Buna ek olarak Gelecek ve Deva geldi. Bu partilerin Millet İttifakı’nda seçim esnasında olup olmayacağını bilemeyiz. Biz şu anda anayasayı değiştirme ittifakı kurduk” açıklaması da durumu çok iyi özetliyor.

HDP’nin “Tutum Belgesi” hakkında görüşünüz?

HDP, hafta içinde açıkladığı “Tutum Belgesi” ile milletvekilliği seçiminde hiçbir ittifak içinde olmayacaklarını ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminde “müzakereye açık olunduğunu ve öne çıkacak noktanın ilkeler olduğu” vurgulandı. Buna karşın açıklanan 11 maddelik “Adalete, Demokrasiye, Barışa, Çağrı Deklerasyonu”nun “Güçlü Demokrasi” başlıklı ilk maddesindeki “Türkiye’nin temel ihtiyacı demokrasidir. Kuvvetler ayrılığının işlediği demokratik parlamenter sistem öngörüyoruz” ilkesi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde hiçbir şekilde Tayyip Erdoğan’ın desteklenmeyeceği anlamına geliyor. Öte yandan Tutum Belgesi’nde Kürt sorununun çözümü için kullanılan “muhataplar” vurgusunun ise Abdullah Öcalan’ı da içerdiği anlaşılıyor. Ancak ben bu konunun HDP’nin Millet İttifakı’nın içinde yer almayacağının açıklandığı seçimlerde “genişletilmiş muhalif şemsiye” açısından bir sıkıntı yaratmayacağını düşünüyorum.

Kılıçdaroğlu’na linç girişimi, başta Akşener olmak üzere, üst düzey siyasetçilere ve gazetecilere saldırılarda, HDP’nin İzmir İl Başkanlığı’ndaki cinayette, “Arkalarında kimler var araştırması yapılmadığı ve adeta geçiştirilmek istendiğinin ortaya çıktığı” bir süreçten sonra… Üniversite öğrencilerinin “barınma sorunu için yaptığı ‘park eylemleri” hakkında, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Ülke genelinde 24 ilde toplam 114 eylem ve etkinlik gerçekleştirildi. 24 ilde ‘Yurt bulamayan öğrenciler’ bahanesiyle yapılan eylemlere 2 bin 243 kişi katıldı, mükerrerleri düşersek eylemlere 2 bin 57 kişi katıldı. Bunlardan 310’u öğrenci. Bunların da tamamına yakınının yurt başvurusu bulunmuyor. Bunların daha ziyade sol marjinal gruplara müzahir olduğu belirlendi. Bunların da 6’sının PKK/KCK, 6’sının MLKP, 5’inin TKKKÖ, 2’sinin TKP Kıvılcım, 1’inin FETÖ/PDY, 1’inin TKİP, 1’inin DKP, 4’ünün de ‘beni çok seven’ LGBTİ üyesi olduğu tespit edildi” dedi. Birkaç gün içinde “bu kadar detaylı bir araştırma yapılıp, sonucunun açıklanmasını” nasıl yorumluyorsunuz; “öğrenci olmayan bu kişiler” adliyede neden serbest bırakılmışlardır?..

Birincisi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu özelinde daha önce Sağlık Bakanı da başta olmak üzere bu hükümetinin pek çok bakanında görüldüğü üzere, açıklanan rakamları ben her zaman şüpheyle karşılıyorum. Kaldı ki üzerinde durduğunuz gibi eğer bu gözaltına alınan kişiler suçluysa, aranıyorsa veya ortada bir suç varsa neden serbest bırakılıyorlar? Bakan Soylu her zaman yaptığı gibi konuyu saptırarak gerçek sorundan uzaklaştırmaya çalışıyor. Türkiye’de üniversite öğrencilerinin ciddi bir yurt sorunu var. Çoğunluğu radikal olmayan bu öğrencilerin sorunlarını aralarında öğrencilerin de bulunduğu aktivist gruplar üstlenmiş olabilir ama sonuçta bu durum Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediğinin aksine “Türkiye’de bir yurt sorunu olduğu” gerçeğini ortadan kaldırmaz. Böyle bir sorun olmasaydı bırakın muhalif belediyeleri AKP’li belediyeler ve kuruluşlar da, bu durum ve olaylar ortaya çıktıktan sonra, üniversite öğrencilerine yurt imkânı sağlamak için sıraya girmezlerdi.

Sayıştay Raporlarında “Saray’ın günlük masrafının 8 milyon TL olduğu, mutfaktan, giysilere kadar” açıklandı; görüşünüz?

Totaliter bir rejim kurmanın, “tek adam” olmanın amaçlarından biri ülke kaynaklarından “her alanda” faydalanmaktır. Eğer “Güç bende” diyorsanız, bunu tahakküm altına aldığınız halk kesimine anlatmak için bir “şaşaa” içinde yaşamak ve bu şekilde de gücünüzü onların gözünde mütemadiyen “teyit etmek” durumundasınız. Bence burada, bu “teyit, gösteriş hali” ile “hayatın zevklerinden faydalanma” güdüsü kol kola yürüyor.

Sayıştay Raporu’nda “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yasaya aykırı ihaleleri ve atamaları” da yer aldı, yorumunuz?

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Müslüman’ın selamından, laikliğe pek çok konudaki görüşlerine karşın “israfa, yolsuzluklara, haksızlıklara, liyakatsizliklere” değinmemesinin altında yatan sebep bu olsa gerek.