Sıtkı Şükürer: “Vicdanlı kitlelere bir önder lazım”

ESİAD Yüksek İstişare Konseyi ve İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu Başkanı, “‘Endişeli modernler’ olarak kendimizi yiyip bitiriyoruz. Ama bu işin değişmesi konusunda hiçbir risk almıyoruz, ortaya hiçbir ağırlık koymuyoruz. Türkiye’nin genelinde böyle bir sıkıntı var ama İzmir’in daha cesur olması lazım” diyor.
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Sıtkı Şükürer… Ege Sanayici ve İş İnsanları Derneği Yüksek İstişare Konseyi ve İzmir Ekonomik Kalkınma Kurulu Başkanı…

İş yaşamına Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanlığı Kurulu’nda adım atan Şükürer, 1991 yılında Sun Bağımsız Denetim ve Yeminli Mali Müşavirlik şirketini kuruyor ve 30 yıldır Yeminli Mali Müşavir olarak meslek hayatına devam ediyor.

Kendini “Tecrübeli bir Sivil Toplumcuyum” diye tanımlayan Şükürer, Ege Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) ve Batı Anadolu Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nde (BASİFED) Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfında Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Şükürer, 2 buçuk senedir İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığını yürütüyor ve ESİAD Yüksek İstişare Konseyindeki başkanlık görevine devam ediyor.

“Ülkenin duyarlı insanlarının tahminimizden fazla olduğunu, İzmir’de ise bu sayının çok yüksek olduğunu” vurguluyor Şükürer, Deorganize olarak adlandırdığı bu çoğunluğa dair, “Ülkenin yönetimine bir ağırlık koyamıyorlar. Ve bu ülkenin olması gerekeni konusunda net fikirleri, net beklentileri olmasına rağmen özellikle merkezi hükümet nezdinde bir ağırlık oluşturamadıkları için kendi içlerinde kaynayıp duruyorlar. Olması gerekeni biliyorlar ama bunun hayata geçmesi konusunda maalesef pasif kalıyorlar” diyor.

Şükürer’e göre, bu deorganize çoğunluğun, “Hukukla ilgili bir endişeleri varsa, ekonomi ile ilgili bir kanaatleri varsa, herhangi bir olayla ilgili açıklık, haksızlık görüyorlarsa demokratik tepkilerini daha korkusuzca gösteriyor olmaları lazım.” ve “İzmir’in daha cesur olması lazım.”

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı ESİAD’ın Çeşme’de düzenlediği 35. Yüksek İstişare Konseyi Toplantısındaki konuşmasına ilişkin Şükürer, “İzmir’de sayıları 10 milyonlara varan, olması gerekenin ne olduğunu bilen, vicdanlı kitleler var ve bu insanlara bir önder lazım. Sıkıntı bizde siyasetçilerde başlıyor. Toplumun beklentilerine uygun siyasetçi göremiyoruz” ifadelerini kullanıyor. Şükürer, “Bu işe soyunan, kalkışan, talip olan siyasetçileri” şöyle “yüreklendiriyor”: “Siz bizim önümüze düşeceksiniz. Bizi çekeceksiniz. Bizim lokomotifimiz olacaksınız.”

Sıtkı Şükürer ile “En eski SİAD’lardan”  ESİAD’ın Yüksek İstişare Konseyi’ni, “İngiltere’deki Lordlar Kamarasına benzettiği” İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nu, İzmir’in ekonomisini, sorunlarını, neler yapılabileceğini konuştuk.  

-Sizi tanıyabilir miyiz? Sıtkı Şükürer kimdir?

1958 İzmir doğumluyum. Ankara Üniversitesi Mülkiye Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. Meslek hayatıma Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanlığı Kurulunda başladım. Daha sonra 1988 yılında özel sektöre geçtim. 1991 yılından beri de yeminli mali müşavir olarak mesleğe devam ediyorum. Bir bağımsız denetim ve yeminli mali müşavirlik şirketim var.

“Tecrübeli bir Sivil Toplumcuyum.” Geçmişimde pek çok vakıfta ve dernekte yöneticilik yaptım. Ege Sanayici ve İş İnsanları Derneği ve Batı Anadolu Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nde Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptım. Halen Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfında Başkan Yardımcısı, birkaç vakıfta yönetim kurulu üyeliklerim devam ediyor. Bunların yanı sıra 2 buçuk yıldır İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı görevini yürütüyorum. Ege Sanayici ve İş İnsanları Derneği Yüksek İstişare Kurulu Başkanlığı görevime de devam ediyorum.

“ESİAD demokrasi konusunda son derece duyarlıdır”

-ESİAD Yüksek İstişare Konseyi neden var, neler yapıyor?

Türkiye’de 2 tip sivil toplum kuruluşu var. Birincisi Odalar… Bunlar, yarı kamu kuruluşu niteliğinde olan yapılar. Bu yönü itibari ile Avrupa ya da dünya standartlarında tam anlamıyla Sivil Toplum Kuruluşu addedilebilmek için yüzde yüz bağımsız olmak yüzde yüz gönüllülük esasında çalışıyor olmak lazım. O yapıyı temsil edenler, Türkiye’de SİAD’lar… ESİAD, TÜSİAD’dan sonra en organize, en geniş kapsamlı ve en eski SİAD’dır. İzmir ekonomisini temsil eden tüm önemli unsurlar, bileşenler ESİAD’ın üyesidir. Bildiğimiz tüm büyük iş organizasyonları, Arkas’tan Yaşar Holding’e kadar ESİAD’da temsil edilirler. Bu yönü itibari ile çok önemli bir dernektir.

Konseyi, esas itibari ile derneğin 3 yılda bir seçilen yönetim kurulu sevk ve idare eder. Yüksek İstişare Konseyi eski yönetim kurulu üyelerinden oluşur. Ben de 4 sene önce Yönetim Kurulu Başkanıydım, ağır ağır kapıya doğru geldik. Bu dönem yüksek istişare kurulu başkanıyım gelecek sene konseyden ayrılıyorum yerime de mevcut başkan gelecek.

Toplantılarda amaçlanan sadece ekonomi değil. Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız ekonomik konular siyasetten asla soyut değildir. Hepsi birbirini net ve açık şekilde etkiler. Dolayısıyla hemen her konu ESİAD’ın gündemidir, ilgi alanı içerisindedir. ESİAD, özellikle demokrasi ve onun gerekleri konusunda son derece duyarlıdır.

“İngiltere’deki Lordlar Kamarasına benzetiyorum”

-İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nun işleyişinden söz eder misiniz? İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği bu Kurul’un önemi nedir?  

İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği bir yapı. Dolayısıyla patronaj, İzmir Büyükşehir Belediyesinde… Ama gerek Aziz Kocaoğlu gerek Tunç Soyer döneminde son derece demokrat bir anlayışla ekonomik kalkınma koordinasyon kurulu başkanlığına gündemi belirleme konusunda geniş bir inisiyatif verildi. 2 buçuk yıldan beri bu görevi ben yürütüyorum. Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu enteresan bir yapı. İzmir’deki tüm önemli iş yeri sahiplerinin, sanayilerin yönetim kurulu başkanları orada yer alıyor. İzmir’deki tüm Sivil Toplum Kuruluşlarının, Odalar ve SİAD’lar da dahil olmak üzere yönetim kurulu başkanları, sendikalar, tüm üniversite rektörleri kurula üye. Bunun yanı sıra herhangi bir unvanı olmasa da İzmir’de kanaat önderi olarak bilinen akil insanlar belirlenmiş üye sıfatıyla kurulda yer alıyorlar. Bir anlamda genişletilmiş bir kent parlamentosu, ben bu kurulu İngiltere’deki Lordlar Kamarasına benzetiyorum. Hemen her konu kapsamlı bir şekilde irdeleniyor. Toplantıları Büyükşehir Belediye Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu Başkanı yönetiyor. Her ayın son perşembe günü toplanılıyor. 100’ü aşkın toplantı geçmişi var. Bir gelenek oluşmuş durumda. Türkiye’de bunun pek bir örneği yok. Diğer illere anlattığımız zaman çok ilgi duyuyor, hoşlanıyorlar. “Biz de yapalım” diyerek model almaya başlayanlar vardır diye düşünüyorum. Bu kurul, kent içi demokrasisinin işlemesi açısından çok önemli… Ortak akıl ve fikir ile hep birlikte hareket ediliyor. Belediye projelerini burada gündeme getiriyor, ilgili bileşenler fikirlerini söylüyorlar, tartışıyorlar. Örneğin, ESİAD’ın veya Ticaret Odasının önemli gördüğü bir mesele var, bununla ilgili olarak hazırlık yapılıyor.  Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu, komisyonları marifetle çalışıyor.

“Kent cazibesine ivme katacak iki unsur var…”

-Türkiye ve İzmir’in ekonomisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye ekonomisine katkıda İzmir’in rolü nedir? İzmir’in ekonomisini güçlendirmek için neler yapılmalıdır?

İzmir’in her zaman için Türkiye ekonomisi içindeki nispi ağırlığı yüzde 10’lar mertebesindedir.  Her zaman İzmir’in bir ağırlığı vardır. İzmir öteden beri Türkiye’nin ihracat kapısıdır, civar iller açısından lider şehir konumundadır. Son dönemlerde özellikle limancılık anlamında ciddi bir atak yapmaya başladı. Limancılık derken, sadece Alsancak Limanından bahsetmiyorum. Hem Aliağa’da hem de ilerleyen dönemlerde Çandarlı’da liman kapasitesi itibari ile birkaç yıl içerisinde İzmir’in İstanbul’u da geçerek bir numaraya oturacağını düşünüyorum. Örneğin geçtiğimiz günlerde, Bergama civarlarında bir serbest bölge ihdası ile ilgili karar çıktı. Artık her yeri itibari ile İzmir, bir cazibe merkezi oluyor. Otoyollar, altyapılar da tamamlanmış durumda. İzmir sınai anlamda büyük bir yürüyüş içerisinde… Zaten diğer yönler açısından da bakıldığında son 7-8 yıl içerisinde başta İstanbul olmak üzere kalifiye beyaz yakalı insanların İzmir’e teveccühünü hep birlikte yaşıyoruz. Herkes açısından İzmir ideal bir kent. Hoşgörüsü, demokrat tutumu, iklimi ile… Kent içi cazibeyi artırabilmek için en önemli iki unsur olarak iki hadiseyi öngörüyorum. İzmir’in bir Barselona olabilmesi için eksik iki halkası var. Tertemiz bir körfeze ihtiyaçları var, plajlarıyla, marinalarıyla… Zaten bu da kamunun birinci derecede önceliği. İkincisi de çok önemsediğimiz bir proje. Her büyük yerde kente lezzet katan bir “old city” vardır. Bizim de Kemeraltı gibi bir mücevherimiz var. Merkezi hükümet, Büyükşehir, Konak Belediyesi, STK’lar ile birlikte Kemeraltı’nı üst ve orta gelir gruplarının ilgisine yeniden açmak, tekrar bir kalite kazandırmak gerekiyor. Tabii ki otantik değerlerini koruyarak… Klasik anlamda bir AVM’ye dönüştürdüğünüz vakit Kemeraltı’nın hiçbir esprisi kalmaz. Bu iki unsur kent cazibesine çok büyük ivme katacaktır diye düşünüyorum.  Yanı sıra civar taraflara baktığınızda tüm Çeşme, dünya starı olmaya aday bir yer. Keza Foça’sı, Gümüldür’ü ile muazzam güzellikte bir doğa parçası üzerinde oturuyoruz. Bunu aşırı yapılaşmaya gitmeden, koruyarak, muhafaza ederek dengeli bir şekilde büyütebilirsek İzmir herhalde 10-15 yıl sonra Akdeniz İncisi unvanına geri dönecek. İzmir’in önü çok açık.

“İzmir radara girdi”


-İzmir Z kuşağının tercih edebileceği bir teknoloji merkezi olabilir mi?

İzmir Silikon vadisi olmaya çok müsait bir yapıda. Özellikle Urla yarımadası… Sayıları artan serbest bölgelerle zaman içerisinde İzmir, hem teknolojinin hem ticaretin hem sanayinin odaklandığı bir serbest şehir noktasına doğru ağır ağır taşınacak. Küçük küçük, birbirinden bağımsız gibi gözüken gelişmeler bir arada sentezlendiğinde, bir tabana oturduğunda bir de bakacağız ki İzmir, bir Hong Kong gibi serbest şehir olmanın tüm imkânlarına kavuşmuş olacak. Zaten o noktadan sonra İzmir bambaşka bir noktaya doğru gidecek. İzmir Z kuşağı açısından da diğer kitleler açısından da zaten radara girdi. Cazibe merkezi olma noktasında ilerliyor.

“Öncelikli gündem Yeşil Mutabakat”

-İzmir’de istihdam edilenlerin yüzde 58,4’ü hizmet, yüzde 33,4’ü sanayi, yüzde 8,2’si tarım sektöründe çalışıyor. İzmir coğrafi olarak buna uygunken tarım sektöründe çalışan kişi sayısı neden bu kadar az? Genç nüfus tarıma nasıl yönelebilir?

Bu en büyük problemimiz… Burası verimli topraklar, yanlış sulamalar yapıldı, yanlış tarım politikaları uygulandı. Tarımda insanlara ekonomik anlamda hayatlarını idame ettirecek bir düzen sağlanamıyor. Özellikle 1980’lerden itibaren Özal dönemi ile birlikte köyden kente geçiş teşvik edildi ve şu anda yüzde 85 oranında insan kentlere yığılmış durumda. Aynı şekilde iklim krizinin etkisi, yanlış sulama politikalarıyla bir kuraklık devreye girdi. Topraklarda bir verimsizlik oluştu. Aynı şekilde ithalat politikalarıyla ülke içerisindeki tarımın gelişmesi teşvik edilmedi, engellendi. An itibari ile baktığımız vakit şu anda Türkiye genelinde tarım nüfusunun, tarım rekoltelerinin olması gerekenin çok çok altında olduğunu herkes biliyor. Geçenlerde İlber Ortaylı, Fatih Altaylı ile röportajında, “Afganlar, Özbekler nasılsa bu ülkeye gelecek. Bu göç engellenemez. Bu insanlar Suriyelilerden farklı olarak susuz tarımın nasıl yapılabileceğini en iyi bilen insanlardır. Bırakalım Afgan ve Özbek göçü bu ülkeye gelsin, onları tarım alanlarına yerleştirelim” diye bir öneri geliştirmiş.  Bu haliyle Afganlar Özbekler gelir mi bilmem ama… Uzak ve fantezi bir yaklaşım gibi geliyor.

Şu anda iş dünyasının ve TÜSİAD’dan Odalar Birliğine kadar tüm STK’ların birincil öncelikli gündemi Yeşil Mutabakat meselesi. Netice itibari ile bir tane gezegenimiz var. Artan nüfus ve hoyrat kullanım yüzünden tehlike çok yakın. Bizi taşıyamayacak noktaya geldi. Yeşil Mutabakatın karbon ayak izi, sera gazlarının salınımının yanında bir diğer boyutu da tarım. Dünyanın hoyrat kullanımının getirdiği iklim değişikliklerinin yarattığı handikaplar, buna bağlı olarak oluşturduğu uzun kuraklıklar, tarımda rekolte düşüklükleri… Bir şekilde oluşan bir yanlış hayatın her alanını etkiliyor. Başta tarım olmak üzere… Dolayısıyla bu konu üzerine insanlarımız çok duyarlı bir şekilde duruyor ama maalesef merkezi hükümet Paris İklim Anlaşmasını kabul etmiş olmasına rağmen parlamentosunda henüz onaylamadı. Bu noktada bizim devreye giriyor olmamız ve hükümet nezdinde baskı oluşturuyor olmamız lazım. Zaten biz bunu yapmazsak Yeşil Mutabakatı kabul eden ülkeler öyle bir kota öyle bir vergi koyacaklar ki bu sefer Türkiye ihracat da yapamaz hale gelecek. Dolayısıyla herkes aynı teknede olduğu için “siz yapmayın ben yapıyorum” deme gibi bir lüks de yok. Umarım bunun için çok geç kalmamışızdır. Ekosistemi bu kadar bozduktan sonra pişman oldum, vazgeçtim dediğimizde makarayı geriye sarmanın bir yolunun olması lazım. Baktığımızda bu konuda herkes tedirgin olmaya başladı. Depremler yaşadık, seller yaşadık… Bunlar hep gezegene yönelik hoyrat kullanımın tezahürleri…

“Yeterince hızlı olmadığımız açık”

-İzmir deprem bölgesi…  Bu bağlamda nitelikli kentsel dönüşüme dair değerlendirmeniz nedir?  

Kentsel dönüşüm Türkiye’nin temel problemi… İzmir’deki bina envanterine baktığımız zaman hepsi 90’lardaki büyük depremden önce yapılmış, binaların hepsinin esasında yıkılıp yerine yenisinin yapılıyor olması lazım. Zaten ağır ağır da başladı. Bunları yıkıp yenisini yapabilmek için insanlara ekonomik olarak mevcut durumlarından geriye gitmeyecekleri formülasyonların oluşturuluyor olması gerekiyor. İzmir Kordon’daki binaların ortama yaşı tahminimce 60. Güzelyalı’dan başlayarak Bostanlı’ya kadar yüzde 70, yüzde 80’i bu şekilde… Bunların büyük bir kısmı 9 kat. Yeni imar düzenlemesiyle yıkılıp yerine yenisi yapıldığı zaman 8 kata izin veriliyor. Hal böyle olunca gel de içerideki 9 kişiye bu 8 katı bölüştür. Olmaz, mantıksız. Bunun çözümleniyor olması lazım. Ben 9 katı savunmuyorum. Bunun böyle düzenlenmesi gerekiyor. İnsanlar emekli olmuştur, ahir ömürlerinde bir tane ev almışlardır. Sadece emeklilik maaşları vardır. Normal koşullarda güvenli bir ev yapabilmek için daire başına minimum 500 bin-600 bin para vermeleri lazım. Tam olarak bu noktada kamu devreye girmeli. Bu kişileri üzmeyecek şekilde bir takım kredilenme imkânlarının yaratılıyor olması lazım. Kamu dediğimizde onların da gücü sınırlı… Bu sefer, iş müteahhitler eli ile çözümlenmeye başlıyor. Bu da bir yol tabii. Bu süreç başladı ama çok ağır ilerliyor. İzmir sırayı savdı diye düşünüyoruz ama İzmir, bir deprem bölgesi.  Tabii daha akut olan İstanbul. Tüm akademisyenler, bilim insanları İstanbul’da yakın gelecekte büyük bir deprem beklendiğini belirtiyor. 100 binlerce insanı yitirdiğimiz zaman mı akıllanacağız, bilemiyorum. Yürek çırpıntısı ile hepimizin yaşadığı, izlediği bir olgu. Yeterince hızlı olmadığımız açık.

“Flamingolardan yanayım”


-İzmir’deki trafik ve otopark sorununa ilişkin neler yapılabilir?

Trafik ve otopark sorunu konusunda daha radikal düşünüyorum. Dünyanın her yerinde, metropollerde trafiğin sıkıştığı ortada. Bunu önleyemezsiniz. Londra’ya gittiğinizde arabayla şehre inemezsiniz. Mecbur oldunuz, girdiniz otopark için size müsaade edecekleri süre en fazla yarım saattir. 1 dakikayı ihlal etseniz öyle bir ceza yazarlar ki inanamazsınız. Dolayısıyla hiç kimse hiçbir şekilde bunu ihlal etmeyi düşünmez. Mesela Alsancak’ta trafik sıkışıyor. Sıkışır kardeşim. Belli saatlerde özellikle işe saatlerinde trafik sıkışıyor. Sıkışır, bunu önleyemezsiniz. İkinci çevre yolunu yapalım, tamam. Birinci çevre yolu nereden baksanız 50 kilometre, ikinci çevre yolu yapmaya kalksanız herhalde bir 15-20 kilometre daha buna eklenir. Toplam 70-80 kilometre. Yani… Körfez geçiş projesi yapalım iyi hoş da Körfez geçiş projesi yaptığın, diğer yerlerle ilgili bir çözüm oluşturmaya kalktığın vakit başka şeylerden de vazgeçmek zorunda kalıyorsun. Bugün belki de İzmir’i en değerli kılanlar sırasında UNESCO’nun Dünya mirası listesine girmek durumunda olan Gediz Deltasındaki flamingolardan vazgeçmek durumunda kalacaksın. Trafik sıkışıklığını çözmek mi flamingolardan vazgeçmek mi? Benim bakış açım flamingolardan yanadır, başkası düşünülemez.

Deniz ulaşımını daha yoğun kullanıyor olmak lazım. Zaten büyükşehir belediyesi, arabalı vapur takviyesi yapıyor. Yine 100 küsur yeni otobüs alınıyor. Metro konusu tam gaz devam ediyor. Buca metrosu ihalesi yapıldı. Narlıdere metrosu bitmek üzere… Bunun çözümü deniz ulaşımını ve hem raylı sistemi hem de otobüs türü toplu taşımaya uygun sistemi daha yoğun kullanıyor olmak.  Alsancak, hem eğlence merkezi, hem kültür merkezi, hem de konut bölgesi. Konut sahipleri dışında Alsancak’a eğlenmeye gelenlerin arabalarıyla gelmemesi lazım. Biraz daha dışarıda, örneğin Kahramanlar civarında yapılabildiği kadar otopark yapılsa, insanlar arabalarını park etse, Alsancak’a tramvayla gelseler buradaki trafiği boğmazlar. Böyle radikal yöntemlere ihtiyaç var. Bu şekilde hareket edilmediği için bunun çözümü yok. Buna yönelik olarak da sızlanmanın haklı bir gerekçesi olamaz.

“İzmir’in cesur olması lazım”

-Sizce İzmir’in ana sorunu nedir?

Bu ülkenin duyarlı insanları bizim tahmin ettiğimizden çok daha fazla… Milyonlar… Hele hele İzmir’de Türkiye’nin diğer yerlerinden çok daha fazla. “Deorganize çoğunluk” olarak adlandırdığım bir çoğunluk bu. Bu deorganize çoğunluk bu ülkenin yönetimine bir ağırlık koyamıyor. Ve bu ülkenin olması gerekeni konusunda net fikirleri,  net beklentileri olmasına rağmen özellikle merkezi hükümet nezdinde bir ağırlık oluşturamadıkları için kendi içlerinde kaynayıp duruyorlar. Olması gerekeni biliyorlar ama bunun hayata geçmesi konusunda maalesef pasif kalıyorlar. Daha topa giriyor olmaları lazım. Mesela hukukla ilgili bir endişeleri varsa, ekonomi ile ilgili bir kanaatleri varsa, herhangi bir olayla ilgili açıklık, haksızlık görüyorlarsa bu konularla alakalı olarak demokratik tepkilerini daha korkusuzca gösteriyor olmaları lazım. Bu işlerle ilgili kendi içimizde kaynıyoruz, kendi içimizde endişe duyuyoruz. “Endişeli modernler” olarak kendimizi yiyip bitiriyoruz. Ama bu işin değişmesi konusunda hiçbir risk almıyoruz, ortaya hiçbir ağırlık koymuyoruz. En temel sıkıntımız bu. Türkiye’nin genelinde böyle bir sıkıntı var ama İzmir’in daha cesur olması lazım.

 -Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı ESİAD’ın düzenlediği 35. Yüksek İstişare Konseyi Toplantısında yaptığınız konuşmada “Huzurlu ve dingin bir ülkenin insanları olmak istiyoruz” ifadelerini kullandınız. Bu bağlamda Türkiye’deki siyasetçi profilini nasıl değerlendiriyorsunuz? Siyasette olması gereken nedir?  Muhalefet nasıl bir tutum izlemelidir?

İzmir’de sayıları 10 milyonlara varan, olması gerekenin ne olduğunu bilen, vicdanlı kitleler var ve bu insanlar deorganize… Bu insanlara bir önder lazım. Sıkıntı bizde siyasetçilerde başlıyor. Toplumun beklentilerine uygun siyasetçi göremiyoruz. Madem demokratik bir ülkede yaşıyoruz, bu işe soyunan, kalkışan, talip olan siyasetçiler var… Siz bizim önümüze düşeceksiniz. Bizi çekeceksiniz. Bizim lokomotifimiz olacaksınız. “Siz neleri yapmıyorsunuz? Siyaseti meslek olarak görüyorsunuz, netameli alanlara girmiyorsunuz. Yeterince cesur değilsiniz.” O konuşma da bunlar üzerineydi.  Onları yüreklendiren, nasıl olması gerektiğine dair bizim görüşlerimizi ifade eden bir takım anonslar yapmak istedik. Herkes son derece ihtiyatlı bir tutum içerisinde… Bu durumda birilerinin ön alıyor olması, tepkileri bizim adımıza seslendiriyor olması gerekiyor. Bakıldığında buna uygun tek kesim, muhalif konumdaki siyasetçiler. Madem bundan sonrası için ülkeyi yönetmeye soyundular; o halde bu atakları, en cesur şekilde gündeme getirmek onlara düşer diye düşünüyoruz. Madem biz konuşamıyoruz; hiç olmazsa onları yüreklendirelim, cesaretlendirelim.
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da konuşmadan çok etkilendiğini belirtti. Doğrudan doğruya ona yönelik olarak bir sitem olarak algılamadı ve hatta konuşmasında “Bu dediklerinizin altına imzamı atıyorum keşke tüm siyasi parti genel başkanları bu konuşmayı hep birlikte dinleseydik” dedi.