Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

“Şeri düzenin oturtulmasına yönelik girişimler var!..”

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başında yer alan olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevaplandırdı. Kışlalı, Türkiye’deki siyasi parti sayısı, Merzifon’da Şehit Ahmet Özsoy Anadolu Kız İmam Hatip Lisesi’nde “kara çarşaf” giyen müzik öğretmeninin bayrak töreninde İstiklal Marşı okuması, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Diyanet İşleri Başkanı’na yönelik açıklamaları, Merkez Bankası’nın, “yabancı para zorunlu karşılık oranlarını” artırması, TRT’nin Rıdvan Dilmen’e yıllık 8,5 milyon TL verdiği konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

İçişleri Bakanlığı, 2020 yılında 27, 2021 yılında da bugüne kadar 13 siyasi parti kurulduğunu ve hâlen Türkiye’de 116 siyasi parti olduğunu açıkladı. İlginç bir hesaplama da, “AKP’nin iktidara geldiğinden beri kurulan parti sayısının 90 civarında olduğunu” gösteriyor. Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz; “durmadan parti kurulmasının sebebi” ne olabilir?

Birincisi, bu durum Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin 19 yıllık iktidarından kademeli olarak gittikçe artan bir şekilde memnuniyetsiz olan ve bu gidişi değiştirmek için harekete geçmek isteyen birbirinden farklı kesimlerin varlığını ortaya koyuyor. Ancak bunun yanı sıra, AKP’nin siyaset yapma biçimini gözlemleyen fırsatçıların, – özellikle son Cumhurbaşkanlığı seçim sisteminde yüzde 1’lik bir oy oranının bile önemi ciddi biçimde ortaya çıktığı dikkate alındığında -, bu durumdan faydalanmak, belki AKP’nin “arkasına takılmak” veya başka şekillerde çıkar sağlamak için bir çaba içinde olduklarını da gösteriyor.

Merzifon’da Şehit Ahmet Özsoy Anadolu Kız İmam Hatip Lisesi’nde hafta başı sabah saatlerinde yapılan bayrak töreninde, İstiklal Marşı’nı “Kapkara çarşafı ile sahneye çıkan bir öğretmen” okuttu. Görüşünüz?

Daha da kötü bir gelişme, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 4-6 yaş grubu çocuklara Kuran kurslarının zorunlu olması için Milli Eğitim Bakanlığı ile toplantı yapacağı açıklamasıdır. Bu artık tamamen şeri düzenin oturtulmasına yönelik bir girişim. Bunu hiç şüphesiz karma eğitimin kaldırılması ve kızlara türban zorunluluğunun getirilmesi gibi talepler izleyecektir. Çünkü diş macunu şişeden çıktı mı geri sokmak mümkün olmuyor. Bu dinci ve gerici zihniyette; dini kullanarak fayda elde etmeyi sağlayan bir iktidara karşın, dini ondan da fazla kullanarak kendine yer açmaya çalışacak daha radikal çevreler devreye girmeye, rol kapmaya soyunmaya başlayacaklardır. Bu kaçınılmaz. Mesele nihayetinde laik düzenin korunmasına ilişkin bir beka sorunu haline dönüşüyor. İktidarını korumak amacıyla demokratik düzeni ortadan kaldırmaya çalışan bu zihniyet, elinde olmaksızın, doğası gereği, demokrasiyi bir amaç değil araç, kendilerini hedeflerine götürecek bir tren olarak görüyor. Kendilerinin de bu gidişi durdurmalarına artık imkân yok. Anayasa’dan laikliğin çıkarılması, ilk dört maddenin değiştirilmesi ve onunla beraber gelecek şeriat istekleri ve uygulamaları artmaya devam edecek. Taa ki sistem kendini koruyacak refleksleri gösterene kadar.

“Bu tablo”, Anayasa’da “Laiklik ilkesi” hem de “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kaydı ile dururken, ne ifade ediyor? Bu tablonun, “Atatürk ve ilkelerine bağlı çok büyük kitleleri tahrik edeceği, üzeceği” düşünülmüyor mu? “Bayrak ve İstiklal Marşı törenleri” Cumhuriyet’in kuruluşundan beri hassasiyetle uyulan kaideler içinde yapılırken”, bu “tahrik edici” atağın, hem de bir Kız İmam Hatip Okulu’nda denenmesi ne anlama geliyor?

Benim kanaatim bu durum Erdoğan’ın MHP olmadan tek başına seçimlere girebileceği bir düzeni oluşturmasının zeminini arıyor olduğunu gösteriyor. Şöyle ki; MHP’nin ve lideri Devlet Bahçeli’nin kati bir şekilde karşı çıktığı Türkiye’yi “şeriatlaştırma” uygulamalarına yol veriliyor olması, MHP ile ortaklığın bozulmasına yol açabilir. Böyle bir durumda iktidar, yakında Meclis’e gelecek seçim yasasını “dar bölge seçim sistemi”ne göre düzenleyecek adımları atabilir. Böylece örneğin Türkiye, 500 milletvekili seçim bölgesine ayrılır. Bu durumda her bir seçim bölgesinde tek bir parti milletvekili çıkaracağından, genel olarak seçimlerde en yüksek oyu alacak parti –ki bu parti kamuoyu yoklamalarına göre hâlâ AKP olarak gözüküyor- parlamentoda çoğunluğu elde edebilir. Bu şekilde çoğunluğu elinde tutacak iktidar, Cumhurbaşkanlığı seçimi kaybedilse bile Erdoğan’dan “hesap sorulmasının” önüne geçmeyi başarmış olur. Yine bu yeni seçim yasasına göre, MHP’nin oluru gerekmeyeceğinden üzerinde anlaştıkları yüzde 7’lik seçim barajı, daha da aşağıya örneğin yüzde 5 seviyesine çekilirse, seçimlere Saadet, Deva ve Gelecek partilerinin beraber katılacakları dolayısıyla Millet İttifakı’nın zayıflayacağının planlandığı bir yapı kurgulanıyor olabilir. Tabii bu durumda MHP’nin yaklaşımı ne olur? Muhalefete geçerse, daha geniş bir ittifak kurulursa; muhalif ittifak birinci parti olur ve AKP iktidarı kaybedebilir mi? Bu açılardan iktidar açısından çok riskli bir strateji. Ama yine de mevcut aşırı dincileşme ve toplumu kutuplaştırma politikalarının, birinci parti olmayı garantileme amacıyla yapılıyor olabileceği veya en azından bunun olabilirliğinin zemin etüdünün çalışıldığını tahmin ediyorum. Sonuç olarak iktidarın son dönemde artarak yol vermeye başladığı bu “dincileşme” ve “şeriatlaşma” politikalarının, iktidarını elinde tutmak için kendine bir alternatif yaratma olasılığını test etme amaçlı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Diyanet İşleri Başkanı’nın ülke gündeminin başına yerleştiği ve de “Anayasa’dan ‘laiklik ilkesinin çıkarılması” tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada, “Laiklik ilkesine” sahip çıktı, hem de çok “sert” ifadelerle… Dahası, sosyal medyada gazeteci / yazar Yılmaz Özdil’e yağdırılan izansız ve insafsız hakaretlere, “cenaze namazı kılınmasın” isteklerine de… Barajın yüzde 7 olacağı kesinleşirken, “MHP, seçimlere Cumhur İttifakı yerine, tek başına girmek istiyor” yorumlarının yapıldığı bir dönemde “ortaya çıkan” bu tablo hakkında görüşünüz?

Bahçeli’nin bu yaklaşımı, ideolojik olarak MHP’nin ve Bahçeli’nin kırmızı çizgilerinden olmasının yanı sıra, bana göre kendisinin seçimlere tek başına girme düşüncesinden çok, iktidarın kendisinden vazgeçme olasılığını test ettiğini farketmesinden kaynaklandı. Çünkü eğer iktidar MHP’den vazgeçecek olursa, seçim yasasını halen elinde bulundurduğu çoğunlukla, yukarıda bahsettiğim “dar bölgeli seçim sistemi”ne göre düzenleyebilir. Bu durumda da MHP’nin milletvekili sayısı çok ciddi biçimde düşecektir. Bu da MHP açısından bir “beka sorunu” olacaktır. Eğer gerçekten Erdoğan’ın niyetinden şüphe duyarsa, Bahçeli’nin, geçmişte de görüldüğü gibi, ne yapacağı belli olmaz.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, “yabancı para zorunlu karşılık oranlarını 200 baz puan artırdı. Buna göre, vadesiz ve 1 yıla kadar vadeli döviz hesapları için zorunlu karşılık oranı yüzde 23’e yükseldi. 1 yıl ve 1 yıldan uzun vadeli döviz hesaplarında zorunlu karşılık oranı ise yüzde 17 oldu. Yorumunuz?

Merkez Bankası, Erdoğan’ın istekleri doğrultusunda faizleri düşürmeye hazırlanıyor. Faizler zaten enflasyonun altında. Reel olarak eksi getiri sağlıyor. Yani parasını bankaya koyanlar kendilerini resmi enflasyona göre bile koruyamıyorlar. Faizlerin daha da düşürülmesi bu insanların döviz ve altın gibi değerli mallara daha da fazla yönelmelerine neden olacak. Merkez Bankası buna önlem olarak karşılık oranını arttırmak suretiyle döviz rezervini arttırmaya, dövize yöneliş olduğunda TL’yi hiç olmazsa 2022 sonu veya 2023 başında yapılacak “erken seçime” kadar aşırı değer kaybetmekten korumaya çalışıyor.

Avrupa’da “kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren” Atatürk’ün CHP’si, Cumhurbaşkanlığı seçiminde “bir kadını aday gösterebilir” mi? Gösterirse, büyük destek almaz mı? Mesela Genel Sekreter Selin Sayek Böke, mesela CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Aylin Nazlıaka gibi… Bu adaylara “bir kadın olan” İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, hatta HDP’nin de destek vermesi beklenebilir. Ne diyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı adayını belirlerken, cinsiyetinden ziyade bu adayın ikinci turda Erdoğan ile karşı karşıya kalması durumunda seçmenin yapacağını düşündüğü olası seçime göre karar verecektir. Erdoğan’a karşı sol kesimden gelen bir kadın adayın, Türkiye’nin bu günkü üçte iki muhafazakâr, üçte bir ilerici diyebileceğimiz ideolojik yapısında ciddi biçimde şansı olacağını düşüneceğini sanmıyorum. Öte yandan Kılıçdaroğlu veya CHP’nin sistematik olarak bir kadın adaya karşı olmayacağı da kesin. Hatta, aslında iyice düşünüldüğünde, eğer Millet İttifakı içinde tek bir çatı aday çıkartmaya karar kılınırsa, Kemal Bey’in aklında bu adayın “kendisi” olabileceği kadar, muhafazakâr kesimden çok daha rahat oy alabilecek ve son dönemde yıldızı ciddi biçimde parlamakta olan Meral Akşener olabileceğini de dikkate alıyor olduğunu tahmin ediyorum.

Spor yazarı Orhan Yıldırım, TRT’nin Rıdvan Dilmen’e yıllık 8,5 milyon TL verdiğini açıklayarak “Milletin vergileriyle yaşayan Devlet Kanalı’nın böyle bir sözleşme yapmasının sorgulanması gerektiğini” belirti ve “Özel kanal, gazete şu bu verse kimseyi bağlamaz. Ancak halkın sırtından yayın yapan TRT Rıdvan Dilmen’e yıllık 8.5 milyon lira ücret veriyor ise, bunu sorgularız. bu rakamlar, nasıl ve hangi hakla veriliyor” dedi. Ne diyorsunuz?

Bir defa Rıdvan Dilmen veya 8,5 milyon lira açısından değil ama hangi kamu kurumu olursa olsun, bu kurumların harcamalarının mevcut sistemde Sayıştay tarafından zaten denetleniyor olması gerekiyor. Bu durumda da önemli olan Rıdvan Dilmen’e 8,5 milyon lira verilmesinin doğru ya da yanlışlığının, Rıdvan Dilmen’in yaptığı program diliminde, “onun sayesinde” TRT’nin reklam gelirlerinden “verdiğinden daha fazlasını kazanıp kazanmadığına” göre belirlenmesi gerekliliğidir. Eğer TRT, Rıdvan Dilmen sayesinde ona ödediğinden daha fazlasını kazanıyorsa bana göre bu durumda bir gariplik olmaz. Tabii Dilmen’in daha az bir maaşa çalışmayı kabul etmesi olasılığının da iyi araştırılması, yani kendisiyle alacağı maaşa dönük “iyi pazarlık yapılması” şartıyla.