Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

“Erken seçimde en büyük sürpriz İYİ Parti’nin patlaması olacak!..”

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in haftanın gündeminde olan olay ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Diyanet İşleri Başkanı’nın “Anayasa’nın değiştirilemez” maddelerinden olan ‘…Laik sosyal bir hukuk devleti’ hükmünü dikkate almadan attığı adımlar ve söylemleri, enflasyondaki durdurulamayan artışı iktidar “Büyüyoruz” sloganıyla karşılaması, Konya İl Sağlık Müdürlüğü’ndeki AKP’li akraba kadrolaşması, son kamuoyu yoklamalarında AKP ve Erdoğan’ın oylarında görülen büyük düşüşler sonrasında seçim sistemini ve baraj oranını değiştirme girişimleri konusunda açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

Diyanet İşleri Başkanı’nın “Anayasa’nın değiştirilemez” maddelerinden olan ‘…Laik sosyal bir hukuk devleti’ hükmünü dikkate almadan attığı adımlar ve söylemler için görüşünüz?

Bir defa şu tespiti açık seçik ortaya koyalım. “Diyanet İşleri Başkanı” demek “Recep Tayyip Erdoğan” demektir. Ali Erbaş, Erdoğan’ın izni ve yönlendirmesi olmadan bu adımları atamaz, bu yollara giremez. Bu kesin. Dolayısıyla “Erbaş’ın attığı adımlar ve söylemleri” dediğiniz zaman bunu “Erdoğan ne yapmak istiyor?” olarak okumamız lazım. Erdoğan Türkiye’de “yeni” bir düzen kurmak istiyor. “Yeni düzen” derken bunu illa ki Suudi Arabistan veya İran veya daha radikal İslam ülkeleri düzeyinde düşünmeyin. Erdoğan’ın, kurmak istediği ve büyük ölçüde yol aldığı bu düzen, başta kendi iktidarını sağlamlaştıracak şekilde Türkiye’de CHP’nin ve laik kesimin muhalefetini kesecek bir ortam yaratacak. Kendi iktidarını, “dini” referans alan güçlendirilmiş bir Diyanet İşleri Başkanlığı – ki, bunu da “Şeyhülislamlık müessesesi” olarak okuyun- sayesinde pekiştirecek, güçlendirecek ve bir taraftan daha aşırı dini kesimlere ayar çekerken, diğer taraftan CHP gibi muhalefeti sindirecek. Kanımca Erdoğan’ın hesabı bu. Bunu geçen hafta da ifade etmiştim. Hafta içinde Cumhuriyet’te Mustafa Balbay köşesinden Diyanet İşleri Başkanlığı içinden aldığı kulisleri duyurdu: “Saray, atacağı her adıma başkanımızı da ortak ediyor. Onun da görüş belirtmesini istiyor. Bu görüş tabii ki Saray’ın istediği gibi oluyor ama güç merkezi haline geliyoruz. Artık … İcraatın her alanında biz de varız!” Bu olgular da tespitleri destekliyor. Peki Erdoğan’ın bu yolda vitesi yükseltmesinin sonuçları ne olur? Erdoğan, son kamuoyu yoklamalarındaki oy oranı ve kendisinin Cumhurbaşkanlığı’nı istemeyenlerin yüksekliğine karşı –Yöneylem Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin son yaptığı kamuoyu yoklamasına göre “Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olursa Erdoğan’a oy verir misiniz?” sorusuna yüzde 56,9’u “Asla oy vermem” diye yanıt verirken, “Bu Pazar seçim olursa hangi partiye oy verirsiniz?” sorusuna da AKP yanıtı verenlerin oranı yüzde 25,8’de kaldı- bu istediği düzeni kurabilecek bir seçim sonucu elde eder mi? Öte yandan seçimlerden Erdoğan’a bir dönem daha “ülkeyi dönüştürme” zamanı verecek bir sonuç çıkmazsa buna karşı ne yapabilir? Ülkenin içine gireceği mengenede durum nereden patlak verir? Eğer meşru yollarla, seçim yoluyla iktidarın devri gerçekleşmezse, biriken baskı nereden açık verir? Sanırım bunun için de kendi önlemlerini almaya devam ediyor. Bir taraftan, polisten, bekçilerden tutun taşkınlıklarına yol verdiği sivil milislere kadar kendine bağlı bir güç oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan da ne kadar aksini söylese de vuku bulmasından korktuğu sokaktan veya meşru kuvvetlerden gelecek “patlama”ları engellemek için son dönemde de görüldüğü gibi Ordu’ya karşı aldığı önlemleri arttırıyor, Ordu’nun siyasette denkleme girecek bir güç olmasını engellemek için konumunu halk nezdinde düşürmeye dönük devlet protokolündeki tenzili rütbesinden, askere karşı çeşitli tavırlara kadar değişik önlemleri almaktan geri durmuyor.

Diyanet İşleri Başkanı’nın bu görüntüleri tepki topluyor ve “Kendisini şeyhülislam mı zannediyor?” sorularını yaygın hale getiriyor. Bu görüntüyü nasıl yorumluyorsunuz?

Söylediğim gibi, bunu Diyanet İşleri Başkanı’nın kendi icraatı, takdiri olarak görmek son derece yanlış olur. Şu an için Ali Erbaş bir memur. Vazifelendirildiği görevi yapıyor. Tabii bu “izni alıp” bu gücün “tadına” vardıkça, iktidarın “biat” kültürüne rağmen bazen örnekleri görüldüğü gibi “çizgiyi aşacak” olursa, kendisine verilen yetki ve olanaklar bir anda elinden alınabilir. O noktada da kurulmak istendiği anlaşılan “Şeyhülislamlık müessesesi” daha radikal unsurların eline geçer mi veya onun yerine daha radikal unsurlar bu müesseseye alternatif oluşturacak bir oluşuma girer mi ve böylelikle “tüpünden çıkan diş macununun geri sokulamayacağı” bir noktaya gelinir mi? Sanırım bu ihtimal Erdoğan’ın aklında çok düşük bir yer ediyordur. Ancak bu tür süreçlerde hem Türkiye’de hem dünyada yaşanan bir gerçek “radikalleşmenin radikalleşme getirdiği” gerçeğidir.

Enflasyondaki durdurulamayan artışı iktidar “Büyüyoruz” sloganıyla karşılamaya çalışıyor. Gerek memur ve emekli zamları, gerek hayat pahalılığı, gerek sosyal gelir dağılımındaki adaletsiz rakamlar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bir defa AKP iktidarı olarak bakıldığında, ülke büyümüyor. Bunu biz değil iktidarın kendi rakamları söylüyor. AKP’nin 2013’deki hedeflerine göre 2023’de Türkiye’nin gayri safi yurt içi hasılası, yani ekonominin toplam yurtiçi geliri, bir başka deyişle “büyüklüğü” 2 trilyon dolar olacaktı. Yeni hedeflerde bu 925 milyar dolara düşürüldü. Kişi başına gelir 25 bin dolar olacaktı. 10 bin 700 dolara indirildi. İşsizlik hedefi yüzde 5 idi. 11,4’e çıkarıldı. Sadece bu rakamlar bile, ki şu andaki gerçekleşme rakamları bu son 2023 rakamlarının çok uzağında- AKP’nin kendi hesabıyla ne kadar büyük bir “başarısızlık” ürettiğini ortaya koyuyor. Tabii bu durum da en fazla dar ve orta gelirli halk kitlelerini etkiliyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tüketici enflasyonunun yüzde 19,25’e, üretici enflasyonunun yüzde 45,52’ey ulaştığı, TÜİK verilerini gösterge alarak enflasyon rakamlarını açıklayan bağımsız Enflasyon Araştırma Raporu’na göre ise yıl başından bu yana sadece 8 aylık enflasyon bile yüzde 30,39 oldu. Bu rakamlar örneğin memura verilen yüzde 5+7’lik zam oranlarını ciddi biçimde geçiyor. Daha önce de ifade etmiştik. Son 5 yılda memurun aldığı yüzde 44,5 zamma karşın enflasyon yüzde 105,3 olarak gerçekleşti. Buna göre memurun eline geçen maaş reel olarak neredeyse yüzde 30 geriledi. Üstelik şimdi resmi enflasyon rakamlarının Merkez Bankası gösterge faizini aşması ve bankaların enflasyonun 1-2 puan altında faiz vermeleri de biraz olsun kıyıda köşede paraları olan, yatırımın bu birikimlerini güvenli bir şekilde korumalarının önüne geçiyor. Bu sonuçların sandığa yansımaması düşünülemez. Yurttaş genel olarak ekonomideki büyüme rakamlarına değil, kendi eline geçene, kendisinin göreceli olarak önceki dönemlere göre “nasıl olduğuna” bakacaktır.

Konya İl Sağlık Müdürlüğü’ndeki AKP’li akraba kadrolaşması konusundaki görüşünüz?

Sözcü gazetesinin haberine göre Hâkim ve Savcılar Kurulu 1. Daire Başkanı’nın kardeşi olan ve 4 yıldır Konya’da İl Sağlık Müdürlüğü görevini yürüten kişi kurumun kadrosunu AKP’lilerin yakınlarıyla doldurdu. AKP il başkanının, eski AKP il başkan yardımcısının, üç AKP Konya milletvekilinin, bir ilçe belediye başkanının, hatta hatta dürüstlüğü sorgulanamayacak olan Hazine ve Maliye Bakanı Lütfü Elvan’ın bile aralarında olduğu AKP’lilerin yakınları bu ildeki kadrolara atanmış. Bu bir taraftan iktidarın sözde kurulma ilkelerinden ne kadar saptığını, “3 Y ile mücadele” sloganındaki “yolsuzluk” ile mücadelenin nasıl unutulduğunu, “yoksulluk” ile ilgili ise nasıl bir adaletsizlik örneği sergilendiğini gösteriyor. Diğer taraftan da bana bu tür haberler; “bir dönemin bitmekte olduğuna” dair önemli birer gösterge olarak geliyor. Son olarak Mersin’in Akdeniz Belediye Başkanı’nın belediyede çalışan akrabaları ile ilgili “Ben istersem oğlumu, istersem kızımı çalıştırırım. Ben istediğimle çalışırım” ifadelerinde olduğu gibi artık tüm bu göstergeler “yozlaşmanın” geldiği boyutu ortaya koyuyor. Sade halkın bu birikmekte olan uygulamalara karşı farkındalığının gittikçe daha artacağını, “Türkün aklı sonradan gelir” atasözünün eninde sonunda bir kez daha gerçekliğinin ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Bu kadrolaşma haberiyle beraber, başka haberlerin toplum üzerinde yaptığı etkinin sandığa yansıyıp yansımayacağı konusundaki görüşünüz?

Kadrolaşmalarla beraber belki onlardan çok, çok maaşlı AKP’li bürokratların durumunun toplum nezdinde bir tepki yarattığını düşünüyorum. Çünkü kadrolaşma haberleri aslında her ne kadar “yakınlara” olan bir “kayırma” olarak algılansa da, maalesef bizim toplumumuzda bu durumu bir “reklam” gibi gören, “bugün onlara kadro veriliyorsa, iyi birer partili olursak, adamını bulursak, yarın da sıra bize gelir” düşüncesiyle bu durumu olumsuz algılamayan ciddi de bir kesimin olduğunu düşünüyorum. Ekonomik durum bozuldukça, insanlar haksızlıklara isyan etmekle birlikte, “haksızlıklardan faydalanabilecek duruma gelmek için çabalama” gayretine de girebiliyorlar.

Pandemi rakamları, aşılanmama gelişmeleri, okulların yüz yüze eğitime başlaması gelecek için olumlu bir görüntü vermiyor. Toplu taşımada, sinema, konser, tiyatro ve maç gibi toplu seyirci mekanlarında “aşılanmamaya karşı uygulanacak” PCR testi kalıcı ve köklü bir çözüm olacak mı?

Yaz döneminin başladığı 1 Temmuz’a kadar, biraz da Biontech ile yapılan anlaşmanın verdiği ivme ile, hem aşılanma artmış, hem vaka sayıları düşmüş, hem de ölüm sayıları ciddi biçimde azalmıştı. Maalesef o dönemden sonra açılmayla beraber vaka sayıları ciddi biçimde arttı. Son olarak CHP’li Gamze Akkuş İlgezdi’nin açıkladığı rakamlara göre tüm Temmuz ayında 1600 kişi hayatını kaybederken, Eylül ayının sadece ilk haftasında hayatını kaybedenlerin sayısı 1667’ye ulaştı. Her 5 saat bir kişi ölüyor. Aşılanan kişilerin hastalığı nispeten “hafif” atlatmasına karşın, hastaneye yatanların ve hayatlarını kaybedenlerin büyük çoğunluğunun aşılanmayanlardan oluştuğu gerçeği “akıllarda sorulmakta olan bazı sorulara geçerli ve bilimsel bir yanıt vermiş” oldu. Buna karşın hâlâ, imkânlardaki kısıtlamaları bir tarafa koyarsak, ısrarla aşı olmak istemeyen ve bu şekilde çevresindekileri de tehlikeye atan kesimlere karşın bahsettiğiniz bazı önlemler uygulamaya girdi. Tabii bu önlemlerin bir oranda etkisinin olacağını, bunların özellikle havayolları gibi şehirlerarası toplu taşımada, alışveriş merkezlerinde ve okullarda yürürlüğe sokulması ve sıkı denetlenmesi durumunda olumlu sonuçlar alınacağını düşünüyorum. Buna karşın esas sorunu kısıtlanmayan dolaşım içinde hâlâ aşılanmayan kişilerin oluşturacağı da bir gerçek. Ekonomik faaliyetler kısıtlanmadıkça aşılanmanın vaka sayılarının düşmesinden ziyade hasta olanların hastalığı daha “iyi, hafif” geçirmelerine yol açtığı anlaşılıyor. Bu durum en azından toplum nezdinde bağışıklığın kazanılacağı ifade edilen; “aşılanmanın yüzde 70’lere ulaşacağı” günlere kadar böyle olacak gibi gözüküyor.

Son kamuoyu yoklamalarında AKP ve Erdoğan’ın oylarında görülen büyük düşüşler seçim sistemini ve baraj oranını değiştirmekle giderilebilecek mi?

İktidar, seçimlerde istediği sonuçları elde etmek için Seçim ve ilgili yasalarda başta “seçim barajını yüzde 7’ye düşürme” gibi değişiklikleri yürürlüğe sokmak istiyor. Seçim yasaları seçimlerden bir yıl öncesinden önce yürürlüğe sokulmak zorunda. Dolayısıyla Erdoğan’ın seçimlere ilişkin yapacağı tüm düzenlemeler kanımca bu yıl sona ermeden veya hemen sonrasında yürürlüğe sokulur ve böylelikle –Erdoğan’ın da Cumhurbaşkanlığı’na aday olabilmesi için- Anayasal olarak bir sıkıntı yaratmaması açısından 2023 Haziran’ındaki normal zamanından önce; 2023 Baharı’nda bir “erken seçime” gidilir. Ancak o noktada şu an, özellikle büyük bir çıkışta olan İyi Parti’ye karşı, ciddi biçimde erimekte olan MHP, yüzde 7’lik (ki ben bu oranın yasalaşma sürecinde yüzde 5’e çekileceğini düşünüyorum) seçim barajını tutturabilir mi? O da ayrı bir soru. Ben gelecek seçimlerde gerçek sürprizi AKP’deki ve hatta MHP’deki erimeden ziyade İyi Parti’deki patlamanın yapacağını düşünüyorum.