Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Millet olgusu yerine ümmet olgusu kurgusu refleksleri var

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, Gözlem’in ülke gündemindeki konu ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, Diyanet İşleri Başkanı’nın protokolde Genelkurmay Başkanı’nın önüne geçmesi, Afganistan’daki gelişmeler, enflasyon – cari açık – dış borçlar – işsizlik – büyümedeki veriler, siyasi anketlerde Cumhur İttifakı oylarında yaşanan büyük düşüş, Aydın İncirliova’dan sonra Kadın Voleybol Milli Takımı oyuncularının maç sonu sevinç gösterilerinde söylediği İzmir Marşı’nı TRT’nin kesmesi konularında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM – Milli mücadelenin Güney – Güneydoğu mücahitlerinden “İstiklal Madalyalı” Hüsnü Kışlalı’nın torunusunuz. Büyük Taarruz Zafer Bayramı törenleri protokolünde ve “Atatürk’ün, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin” bayramında, “Atatürk’e hakaret eden ve hakaret edenleri kollayan ve koruyan bir kişi, Diyanet İşleri Başkanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “rütbeli en üst kumandanı olan” Genel Kurmay Başkanı Orgeneral’in “önüne çıkarıldı”; görüşünüz?
K – Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına neden olan zihniyet geri geldi. Bunu çok değişik örneklerinin yanısıra son olarak bahsettiğiniz devlet protokolünün değişiminde de gördük. Zaten uygulamada geçerli olan bir zihniyet, niyet ve karar kağıt üstünde de geçerli hale getirilmiş oldu. Bir defa bu kararın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından alınmış ve uygulamaya sokulmuş olduğu kesin. İkincisi, Erdoğan’ın, son dönemde kendisi ve yönetimi üzerinde gittikçe artan ve “istemediği” etkilere yol açan “daha” aşırı dincileri ve bunların görüşlerini kontrol altına almak için Diyanet İşleri’ni ön plana çıkarma ve bu aşırı dinci talepleri Diyanet İşleri aracılığıyla “zaptu rapt” altına alma yaklaşımı olduğu anlaşılıyor. Bunun bir başka faydasının da, güçlendireceği bu “dini mevki” ile aynı Osmanlı’da olduğu gibi kendi iktidarını daha da sağlamlaştırmak olacağını öngörüyordur.

GÖZLEM – Daha önce “bu görevi yapan” Savunma Bakanı’nın da “bu acı tablo” konusunda sesi sedası çıkmadı, ne diyorsunuz?
K – Kişisel egosu açısından, bunu kendi “hüküm ve ihtiras” alanına yapılan bir müdahale olarak görme olasılığını bir tarafa bırakırsak, devlet yönetimi açısından bu durumun Milli Savunma Bakanı’nı en ufak bir şekilde “üzdüğünü” veya “ilgilendirdiğini” sanmıyorum. Tam aksine, Bakan’ın Genel Kurmaybaşkanlığı döneminde aşırı dinci olduğu bilinen kişilere dönük yaptığı gerek taziye, gerek “geçmiş olsun” ziyaretleri başta olmak üzere, son dönemde YAŞ sürecindeki atama ve emekliye sevketme uygulamalarına, emekli generallere dönük yaklaşımlarına, Ordu’nun millet nezdindeki etkisini daraltmaya dönük yasal düzenleme çalışmalarına, Kayseri’de, “muhafazakâr” olduğu bilinen gençliğine, yapısına bakarak bu durumdan memnun kalmış bile olabileceğini, “doğru olanın, olması gerekenin” bu olduğunu düşündüğünü tahmin ediyorum. Cumhurbaşkanı herhalde bu kararı alıp uygulamaya sokmadan önce kendisiyle görüşmüştür. Bakan şu anda AKP içinde bir iktidar savaşında, sonraki dönemde kendi alacağı konumunun mücadalesi içinde.

GÖZLEM – Aydın’ın İncirliova ilçesinde 15 Temmuz etkinliğinde konser veren Mehter takımının İzmir Marşı’nı çalmasına sinirlenen AKP İlçe Başkanı’nın, Kaymakam, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı’nın önünde bağıra çağıra marşı kestirmesinden sonra… Bu defa da, Polonya’yı yenerek Avrupa Şampiyonası 4’lü finaline kalan Kadın Voleybol Milli Takımı oyuncularının maç sonu sevinç gösterilerinde söylediği İzmir Marşı’nı kesmesini nasıl yorumluyorsunuz?
K – Bu iktidar “iktidarını” millet olgusu üzerine değil “ümmet” olgusu üzerine kurduğu için, bunu politikalarının ve reflekslerinin doğal bir uzantısı olarak görüyorum. Normalde bu reflekslerini, bu içyüzlerini alacakları tepkileri düşünerek, karşılarına çekecek “kararsızları” düşünerek bu kadar açık ifade etmezlerdi. Ancak, özellikle iktidarın verdiği şımarıklık ve biraz da bence “gidiyor” olmanın verdiği “vurdumduymazlık” ve “ne kadar yapabilirsek o kadar yapalım” anlayışıyla içlerindekileri “kusuyorlar”. Nasıl ki şampiyon olduğunuzda İstiklâl Marşı yerine Yunan Marşını çalsalar bunu kestirirsiniz, bu zihniyet açısından da “İzmir Marşı ile Yunan Marşı arasında bir fark yok, hatta Yunan Marşını tercih ederler” diye düşünmek lazım. Şunu iyice anlamalı: Bu zihniyet ve yönetim için Atatürk düşman. Bunlar için “Türk”lük değil, “ümmet” birliği esas.

GÖZLEM – ABD ve Türkiye Afganistan’dan askerlerini tahliye etti. Kabil başta bütün ülkede kaos var. Taliban’ı “mürted” ilan eden IŞİD canlı bombalarla ortalığı kan gölüne çeviriyor. Böyle bir ortamda, Türkiye, “Kabil Havaalanı’nın işletilmesi” konusunda ısrar ediyor. O işletmede görev yapacak sivil Türkleri kim koruyacak, neden ısrar ediliyor?
K – Bu ısrar, iktidarın her durumdan bir kazanç çıkarmaya dönük, “tipik”, yıllardır alıştığımız yönetim biçiminin sonucu ve gereği. İktidar “Ters düşmüyoruz, mesajlarını olumlu karşılıyoruz” diyerek dünyanın en önemli terör devleti haline dönüşmekte olan Taliban ile görüşüyor, adamların akıllarının köşesinden geçmezken, “cin” bir fikirle, havaalanının işletilmesi karşılığında bu terörist devlete “meşruiyet kazandırma” sürecini kurguluyor, ama çok daha ılımlı bir din politikası güden Suriye ile, hem de Türkiye’yi hayati derecede ilgilendiren göç sorunu ortadayken, görüşmeyi reddediyor. İşin diğer, daha da “trajikomik” tarafı, iktidar Türkiye’deki kamuya ait havaalanlarını, ülke kaynaklarını “yağmalatarak” özel sektöre aktarırken, bir terörist devletin havaalanını “kamu olarak” işletmek istiyor. Neresinden bakarsanız bakın, Türkiye’nin çıkarları açısından çok tutarsız bir karar. Ancak burada, diğer pek çok konuda olduğu gibi, esas olan Türkiye’nin çıkarları değil. Cumhurbaşkanı Afganistan sorununu ve bu sorunla ilgili müdahale edebileceği her durumu kendi varlığını, “beka”sını Batı’ya “gerekli, zorunlu” göstermek için kullanıyor.

GÖZLEM – Enflasyon – Cari Açık – Dış Borçlar – İşsizlik – Büyüme’deki veriler, “Ekonomide ne olup bittiğini” halkın anlayamayacağı bir noktaya getirdi; ekonomimiz iyiye mi gidiyor, yerinde mi sayıyor, yoksa kriz devam ediyor mu?
K – Çok haklısınız. Durum karmaşık bir hale geldi. Ekonominin durumunu anlamaktaki sorunun bir kısmı da, ekonomiye nereden, kimin açısından bakılmasıyla ilgili. Dış borçlar, dövize bağlı borçlar açısından bakıldığında, Türk Lirası çok ciddi biçimde değer kaybetti, dövizde büyük bir artış oldu. Dövize bağlı borçların da etkisiyle toplam borcun milli gelire oranı yüzde 60’ı geçti. Bu özellikle dövizle borçlanan kesimler için büyük tehlike. Ancak dünya geneline bakıldığında, yüzde 60 çok yüksek bir borçluluk oranı değil. Türkiye 50. sıralarda. İlk başta yüzde 237 ile Japonya var. Onu yüzde 177’yle Yunanistan izliyor. İtalya, ABD’nin borç oranı yüzde 100’ün üzerinde. Fransa, İspanya, Kanada, İngiltere, Brezilya hep bizim üzerimizde. Dolayısıyla bu borçluluğun sıkıntısı ekonomiye bugünden yarına yansımayabilir. Öte yandan ekonominin borca dayalı olması, gelecekteki gelirlerin pahasına sürekli bir harcama gücü yaratıyor. Bu da ekonomiyi canlandırıyor. Pandemide son açılma sonrası, aşının yarattığı olumlu etkiyle “ölümlü” vakalar ciddi biçimde düşünce, pandemi sürecinde “birikmiş” talebin de etkisiyle ekonomi birdenbire “canlanmış” görüntüsü verdi. Bu durum da rakamlara yansıyacak, geçen yıl bu dönemlerde pandemi süreci bütün ağırlığıyla devam ettiği için, bu yılki büyüme rakamları –geçen yılki düşüşten dolayı- yüksek gelecek. İnandırıcılığı olmamakla birlikte, şimdiden TÜİK’in 2021 için yüzde 10’un üstünde bir rakam açıklaması bekleniyor. Bu ekonomik canlılık kendini, özellikle maliyeti TL’ye bağlı olup döviz cinsinden geliri toplam geliri içinde önemli ağırlığa sahip olan turizm gibi sektörlerde gösteriyor. Öte yandan TL değer yitirip, döviz artınca, Türkiye’nin dışarı sattığı malların fiyatı döviz cinsinden düştüğü için bu tür ürünlerde gelir artıyor. Her ne kadar Türkiye’nin hammadde ve ara malı ithalatı da dövize çok bağımlı olsa da, bu görece iyileşme bir süreliğine cari açığın azalmasına yol açıyor. Ama Türk ekonomisi, hammadde ve ara malı ithalatının yerine geçecek şekilde üretime dönmediği, dönüştürülmesine dönük politikalar izlenmediği için, bu dışa bağımlı büyüme ve dolayısıyla cari açık sürmeye devam edecek. Yurttaşlar açısından bakıldığında enflasyon ve işsizlik ekonominin ve belkide ülkenin en önemli sorunları olmaya devam ediyor. Gerçek enflasyon oranları hükümetin açıkladığı oranların çok daha üzerinde. Resmi enflasyon yüzde 19’a yakın ama ekonomistlerin bilimsel verilerle ölçtüğü enflasyon yüzde 30’un üzerinde. Zaruri gereksinimlerini bile, hükümetin yürüttüğü “kaynak aktarma yerine borçlanmayı kolaylaştırmaya” dayalı politikalarla borçlanarak karşılayan, ancak bugünü gelecekleriyle geçiştirmeye çalışan ciddi bir dar gelirli kesim var. Buna, bir de yine hükümetin değişik yöntemlerle gizlemeye çalıştığı ama aslında toplamı 10 milyonu geçen işsiz kesim eklenirse –TÜİK’e göre Nisan-Haziran itibarıyla Türkiye’de 3 miyon 989 bin işsiz var, ancak TÜİK bile “iş bulma ümidi olmayan” 1,6 milyon kişi ile “işbaşı yapabilecek olup iş aramayan” yine 1,6 milyon kişiyi bu rakam içinde saymıyor- özellikle dar ve sabit gelirli ya da geliri olmayan çok büyük bir kesimin varlığını borçlarla ve “dayanışma” ile sürdürmeye çalıştığı gerçeği ortaya çıkıyor. İktidar da bu durumu görüyor ama kaynaklar o kadar tükendi ki önceliği, biraz kendi ideolojisinden dolayı, biraz da pratik, uygulaması kolay olması nedeniyle özel sektöre veriyor. Kayıtdışını kayıtiçine alma bahanesiyle çıkardığı “af”larla, kayıtdışı faaliyetlerini beyan edenleri cüzzi vergilerle affediyor, ancak bu beyanlarını gelecekteki gelirlerinden düşürmelerine imkân tanıyarak, gelecekte kamuya aktarılacak çok daha yüksek vergi gelirlerinden feragat etmiş oluyor. Sırf şu anda nakit kaynak yaratmak için. İş o boyutlara vardı ki, bu “af”lar “istisnai” olmaktan çıkıp bir “yönetim tarzı” haline dönüştü.

GÖZLEM – Anketler “başkanlık sisteminin, iktidar partisinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın küçük ortağının oylarında büyük düşüşü işaret ediyor ve düşüş durdurulamıyor. Lideri’nin “Gandi’nin “pasif mücadele” politikasından tamamen vazgeçmesinin verimini alan CHP’nin “birinci duruma gelmesi” an meselesi gibi görünüyor; ne diyorsunuz?
K – Türk toplumunun kabaca üçte ikisi muhafazakâr, üçte birisi ilerici olan yapısından ötürü, muhafazakâr sağcı kesimin oylarının ciddi biçimde bölünmesi durumu hariç CHP’nin birinci parti haline gelme ihtimalini yüksek bulmuyorum. CHP’nin birinci parti olması ancak İyi Parti’nin oylarını yüzde 30’lara doğru yükseltmesiyle olur. O durumda da aslında İyi Parti büyük ölçüde AKP oylarını ele geçirmiş ve belki CHP’yi bile geçmiş olacaktır. Daha önceden AKP’ye oy vermiş kesimler eğer yönetimden memnun değillerse alternatif olarak CHP’yi değil İyi Parti’yi göreceklerdir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun stratejisini “temkinli sertliğe” çevirmiş olması ve söylemini keskinleştirmesi hem ittifak olarak iktidarı ele geçirme hem de iktidar sonrası ülkeyi girdiği çıkmazdan kurtarması ve “hesap sorma”sı ihtimallerinin artması açısından çok umut verici. Ancak CHP’nin ve dolayısıyla ittifak içinde büyük parti olduğu için uygulamada Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı olarak seçimlere girmesi, -ki şu anda CHP içinde de İttifak içinde de zımnen bu olgu kabul edilmiş görülüyor- ayrıca değerlendirilmesi ve çok dikkatli şekilde üzerinde durulması gereken bir konu. CHP lideri, yönetimi ve belediye başkanları Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Millet İttifakı’nın adayı olarak değişik şekillerde ama ısrarla Erdoğan’a karşı aday olarak daha büyük şansı olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş veya hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve hatta hatta İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun ismini öne sürüyorlar. Buna İyi Parti’nin de bir itirazı olmadığı görülüyor. Eğer yola güçlendirilmiş bir parlamenter sisteme geri dönmek için çıkıyorsanız ve siz iktidara geldikten sonra Meclis’te elde edeceğiniz çoğunlukla mevcut anayasayı ve yönetim şeklini değiştirebilecek durumda olacaksanız, niçin konumu yine neredeyse bir “temsil” görevine indirgenecek Cumhurbaşkanlığı’na aday olasınız? Ben bunu anlamakta çok zorlanıyorum. Ayrıca bu adaylığın, ikinci tura kalacağı neredeyse kesin olan bir seçimde muhafazakâr seçmenin oyunu alması açısından çok “riskli” olacağı bu kadar açıkken. Öte yandan Yavaş veya İmamoğlu’nun aday yapılmasıyla Ankara veya İstanbul’un -seçim sistemi yapısı gereği İl Meclis’lerinin AKP ağırlığında olması nedeniyle- yeni başkanın AKP’li olacak olması da önemli bir sıkıntı. Eminim bu konular en başta Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefetin kafasını ciddi biçimde meşgul ediyordur.