Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Kabil notları

Televizyonda ABD’nin başını çektiği NATO güçlerinin Kabil’i apar topar terkedişlerini, onlara hizmet edenlerin iç burkan kaçışlarını izlerken, 10 yıl öncesine, Kabil’e ilk ayak bastığım günlere gittim. Afgan Standartlar Enstitüsünün çağrısı üzerine bir grup Türk mimar ve mühendis ile birlikte Kabil’de çalışma yaptığımız 2 yılı anımsadım.

Şehir Plancı – Mimar Orol Ataman, Mimar Arif Şentek, İnşaat Mühendisi Argun Tunç ile birlikte Topçu şirketler grubunun Genel Müdür yardımcısı Melih Topçu’nun organize ettiği çalışma doğrultusunda ‘Afgan Bina ve Karayolu Standartları’nı oluşturacaktık. Afganistan’da, 1970’lerde başlayan kargaşa ortamında başta Kabil olmak üzere şehirler hızla büyümüştü ama bunları düzene sokacak, bir mevzuata bağlayacak yerli standartlar, yönetmelikler vb. yoktu. Örneğin Kabil şehrinin nüfusu 500 binden 5 milyona sıçramış, yüksek yapılar bile pıtrak gibi çıkmaya başlamıştı, yollar, köprüler yapılıyordu ama bunların denetlenmesini sağlayacak bir mevzuat bütünlüğü bulunmuyordu.

Uzman arkadaşlarımla birlikte 2 yıl Kabil’e gidip geldim. Belirli aralıklarla Afgan Havayollarına ait uçaklarla gidiyor, bir süre Standartlar Enstitüsünde Afgan meslektaşlarımızla birlikte çalışıyor, sonra yine geri dönüyorduk. Ben kendi adıma şuna tanık oldum: Afgan inşaat mühendislerinin, özellikle Moskova’da mezun olanların bilgi düzeyleri, çok güncel değildi ama iyiydi. Bu durum, çalışmanın sonunda Bayındırlık Bakanlığında verdiğim, bürokrat ve teknokratların katıldığı konferanstaki ilgiden ve sorulan soruların belli bir düzeyin üzerinde olmasından anlaşılıyordu. Ne yazık ki çalışmamızı İngilizce’den kendi dillerine çevirtip uygulayamadılar.

ABD’nin Geride Bıraktıkları

Günün birinde, Standartlar Enstitüsünün Başkan yardımcısı ile tanıştık. ABD’de 3 ay süren bir tetkik gezisinden dönmüştü. Bu gezi, Amerikalıların kendilerine bağlamayı düşündükleri kadroları yetiştirmek(!) için düzenlediği bir programdı. Genç bürokrata, “önün açık, günün birinde Cumhurbaşkanı olabilirsin” deyince şaşırdı. Arkasından o programa katılmış Abdullah Gül’ü hatırlatınca güldü, “evet onun da fotoğrafı Amerika’daki yönetim binasında asılıydı” dedi. ABD Başkanı Biden yenilgiyi kabul edip Afganistan’ı aceleyle terk edince, bu yönetici de kaçabildi mi acaba?

İlk başlarda kaldığımız otel şehrin merkezindeydi. Giriş çıkışta silahlı muhafızların uyguladığı sıkı bir denetim vardı. İtiraf etmeliyim ki Enstitüye bir saate yakın süren her gidiş gelişte bombalanma kaygısı yaşıyorduk. Daha sonra, Enstitüye daha yakın bir kamp-otelde kalmaya başladık. Orada da bu yerleşimde kalan Amerikalılar nedeniyle bir saldırı olur mu diye kaygılanıyorduk.

Oraları iyi tanıyan bir Türk rehber eşliğinde gittiğimiz çarşıda, lapis, turkuaz taşları ve İran halıların yanısıra bizde bir ara pek yaygınlaşan ‘Amerikan Pazarı’ benzeri yerler de vardı. Burada Amerikan askerlerinin geride bıraktığı giysiler, torbalar vb. ıvır zıvır malzemeyi bulmak mümkündü. Söylemeye gerek yok; geçerli para Amerikan dolarıydı.

Kanalizasyon bulunmayan bazı mahallelerde gördüğüm villalar ve lüks otomobiller de çok şaşırtıcıydı. Rehberimiz bize bunun şaşırtıcı olmadığını, Amerikan işgalinden sonra Afyon üretiminin 10 kat arttığını, gördüğüm lüks villaların uyuşturucu ticareti yapan savaş ağalarının olduğunu söyledi. Amerikan basını bile CIA’nın kirli işlerini uyuşturucu ticaretinden gelen paralarla yaptığını yazıyor.

Türkleri Seviyorlar

Afganların Türkleri sevdiğine, birlikte iş yapmaktan hoşlandıklarına, bize güvendiklerine tanık oldum. Her şeyden önce genç Cumhuriyetimizi ilk tanıyan devletin, Sovyetler Birliğinin yanısıra Afganistan olduğunu unutmayalım. Atatürk bunu hep anımsatır. Nitekim başımdan geçen bir olay bu gerçeği doğruladı. Bayındırlık Bakanlığındaki konferansım için kapıya vardığımda beni karşılayacak yetkili gelmemişti. Güvenlik elemanı kim olduğumu sordu. Türk pasaportumu gösterince, eli kalbinin üstünde “Mustafa Kemal her zaman burada” diyerek beni içeri soktuğunu unutamıyorum. Bizim birliklerin Kabil’de kurduğu hastaneye de akın akın çoluk çocuk Afganlı gidiyordu.

Sovyetler Birliğinin 1979’da Barbak Karmal darbesiyle başlayan Afganistan serüveni 10 yıl sonra kendilerine bel bağlayanların hüsran yüklü yenilgisiyle sonuçlanınca İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Bültenine bir yazı yazmıştım. Bu yazıda, ABD’ye ya da başka bir dış güce bel bağlayarak “sözde” bağımsızlık mücadelesi yürüttüğünü iddia eden PKK gibi Kürt örgütlerinin Amerikan egemen güçlerinin maşası oldukları için onları Afganistan’da Sovyetlere bel bağlayanların durumuna düşüreceğine dikkat çekmiştim. Kendilerini “solcu” sanan bazıları tepki gösterdi. Ne kadar haklı olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum.

Afganistan’da olup bitenleri daha iyi anlamak için Mike Nichols’ün yönettiği 2007 tarihli ‘Charlie Wilson’s War’ (C.Wilson’un Savaşı) adlı filmi ve Steve Coll adlı bir Amerikalı gazetecinin yazdığı Truva yayınlarından çıkan ‘Hayalet Savaşlar’ başlıklı kitabı öneririm. Afganistan’da ABD, Pakistan ve Suudi Arabistan gizli servislerinin rolünü belgelerle açıklayan kitap 2005 yılında ünlü Pulitzer ödülünü kazanmıştı.