Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Ege ve Akdeniz’de küçük deniz suyu kanalları

Akdeniz – Karadeniz Kanalı mı, yoksa Karaburun / İstanbul Kanalları mı?

Bundan 20 yıl önce küresel ısınma ve Türkiye’nin giderek su fakiri bir ülke olması aşikâr bir hale geldiğinde Akdeniz-Karadeniz kanalını önermiştim.

200-300 metrelik bir kanal ve içinde belki yüzlerce kilit ile hem su alışverişinden enerji üretilebilir hem de arada yapılacak göletler vasıtası ile de ılıman iklimin ülkenin çok daha geniş bir alanında hakim olması sağlanır ve tarıma havadaki nem de anlamlı etki ettiğinden ılıman iklimi Anadolu içine taşıyabilirdi.

Berlin Üniversitesi’nden Prof. Dr. Asaf Pekdeğer ve İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mahir Vardar projenin (Her ne kadar dünyanın gelişimi sürecinde bugün Karadeniz ve Akdeniz olan denizler arasında çok sayıda göl var idiyse de) bugünkü imkanlarla yapılabilir olmadığını, finanse edilemeyeceğini söylemişlerdi. Ben hâlâ yeter sayıda bilimsel çalışma yapılmadığı kanaatindeyim ve kilitlerde anlamlı hidroelektrik santral potansiyelinin olabileceği kanısındayım.

Lise hayatımda bazen senede 1500 küsur km mertebesinde çeşitli nehir kanal ve kilitlerden kürek çekerek kayıkla gezdiğim için küçük yaştan beri kanal veya su hakkında epeyce bir fikrim oluştu.

Akhisar’da binlerce ağaca sulama planladım ve döşenirken kısmen çalıştım. “Karakum İnternatonal Project” diye 100 binlerle dönüm mertebesinde bir projeye bile imza attım. Meslek olarak da zaten böbrek bilim, gülümseyerek yazayım, devletin olmasa da “insanın su işleri” demektir. Devlet de insan için var olduğuna göre…

Doktora danışmanım ve hocam Prof. Thofern de Ren Nehri’nin temizlenmesinde önemli katkıları olmuş bir bilim insanı idi. Dolayısı ile izninizle birkaç fikir de önce “Karaburun Kanalı” denilen proje hakkında, sonra da “Kanal İstanbul” hakkında fikirleşmeye katkıda bulunmak için yazayım. Fikirleşme tenceresinde dikkate alan alsın, almayan da ne yapacaksa yapsın, ama en azından ben görevimi yerine getirmişlik hissine kavuşayım.

Karaburun Kanalı’nda olumlu genel yaklaşıma rağmen bir mantık görmek için zorlandım: kaç gemi geçiyor ki, bir kârlılık oranı yakalanabilsin. Bioçeşitlilik, kısa dönem körfez temizlenmesi için de bir fark yaratmaz. Urla Kanalı ise yaratır ve tüm Çeşme – Karaburun yarımadaları dolaşılmayacağından, İzmir limanına olan yolu kısaltır. Seferihisar Otoyol kavşağı veya İçmeler yöresinde yapılması tartışılabilir.

Büyük İskender tarafından ilk düşünüldüğü söylenen bu proje kısa dönem İzmir Körfezi temizlenmesinde anlamlı katkı sağlayabilir. Uzun vade için denizlere yaklaşımımızı kökten gözden geçirmemiz gerekecektir, çünkü sadece Ege değil tüm Akdeniz tehdit altındadır. Yani çöp ve atıklarımızı daha geniş alanlara yaymak çözüm değildir ve bu geniş alan olarak algıladığımız da sınırlı!

Urla-Seferihisar Kanalının Seferihisar Otoyol kavşağı civarında yapılması hafriyatı muhtemelen anlamlı azaltabilecektir ve çıkan verimli toprak tarımda kullanılacak şekilde planlanabilir. Çok katlı İzmir imarı ile iki katlı Yarımada imarı arasında anlamlı bir yapay çizgi oluşturabilir. İçmeler yöresinde yapılması ile Kanalın boyunu kısaltır, ama “İzmir’in buraya kadar genişlemesi” demek olur. Yöreye ekonomik bir canlılık getireceği ise bence kesin.

Kanal İstanbul’a gelince; en dar yerinde 700 metre olan bir doğal ve bedava deniz yolu varken, 200-300 metrelik yapay bir yol yapılması biraz zorlama olarak görülebilir. Karadeniz ve Marmara arasındaki tuz farkı binlerce yıldır süren bir dengedir; bu dengeye su kilidi olmadan akarsu cinsinde bir kanal ile müdahale etmenin neticesini öngörmek zordur. Bu konularda çok sayıda doktora tezi seviyesinde çalışmalar, kongreler yapılması ve çok yoğun bir çalışma süreci sonunda 3-5-7 yıllık değerlendirmeler yapılmadan iş makinalarının işe başlamaları doğal dengeleri öngöremeyeceğimiz şekilde zedeleyebilir.

Yaklaşık 12 yıl önce ise “gerek Gediz, gerek Menderes’lerde azalan tatlı suyun kaynaktan kullanımının tartışılmasını ve bilhassa kuruyan derelerde kilitlerle denizden içeriye su çekilerek nem oranının ve su üstü nakliye yollarının bu yapay suyollarında çalışılmasını ve en azından bilimsel açıdan tartışılmasını” önermiştim. Bu tür bir tartışma doğal olarak fikri ortaya atana ana avrat sövülerek yapılmaz, rakamsallaştırarak veya halihazırda tamamen kuru dere yataklarına minimal maliyet ile deniz suyu çekerek ve bu örnekler üzerinden deneysel çalışılarak olur.

Bu konuda, sonradan önerdiğim yer 30 yıldır kuru olan Urla’daki Tabaklar Deresi yatağı idi. Bu dere, turistik amaçlı ulaşım için kullanılabilir. Zaten dere yatağına beton dökülerek bu yataktan yağmur suyunun yeraltına kavuşabilmesi maalesef önlenmiş durumda.