Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

30 Ağustos, özgürlük şarkısıdır..

Her yıl 30 Ağustos’ta gündeme gelen Zafer Bayramı, Türkiye’de Türk milletinin askeri ve sivili tarafından coşkulu etkinliklerle kutlanır. Neden 30 Ağustos tarihi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için hayati önemdedir? Çünkü Büyük zafer, Türk milletine, bağımsız vatan üzerinde “Cumhuriyet”i armağan etmiştir. Yani özgürlüğün Türk milletine armağan edildiği gündür.

1919 – 1922 arasında dünyaya ve ülkemize tarih sayfalarında şöyle bir bakalım.

Bir yanda galip devletlerin önderi Wilson (Amerika Devlet Başkanı), Lloyde George (İngiltere Başbakanı), Clemenso (Fansa Başbakanı), Orlando (İtalya Başbakanı) ve Venizelos (Yunanistan Başbakanı)..

İşte bunlar, Yunanistan ordularını, 15 Mayıs 1919’dan sonra İzmir’den Anadolu’ya sürerek bir koca ülkeyi kan ve revan içinde bırakanlardı..

Şehirleri, kasabaları ve köyleri yaktılar, kadınları astılar ve içtiler şarapları; madenleri, buğdayı ve çiçekleri çaldılar ve de çanları, orkestraları..

Öte yanda ise mazlum bir ulusun halk savaşçıları vardı..

Hey nereye gidiyorsun, niye kaçıyorsun?.. Hesabını vermeden yurdumu paylaşmanın.. Hesabını vermeden kanını şehitlerimin… Hesabını vermeden yetimlerimin, savaş dullarımın… Hesabını vermeden yakılıp yıkılan vatanımın.. Kaçmak var mı insanlığa hesap vermeden?..

Yunan ordusu, 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Savaşı’nda yenilecek ve gerisin geriye kaçacaktı. Ulusal kurtuluşun ve devrimin parıltısı görülecekti böylece kapkaranlık ufukta..

BAŞKUMANDAN SAVAŞI

30 Ağustos… 1922 yılı..

Saat 17.00’de topçu ateşiyle birlikte saatlerce yaktı kavurdu Mehmetçik’in emeği ve kanı zalim dağları, bayırları ve ovaları…

Saat 19.25’e kadar çelikten surlar dövüldü ve işte tam o dakikalarda 5.ci ve 2.ci Kafkas Tümeni ilk olarak girdi düşman mevzilerine. Elini attı zafer tacına. Sonra tüm birlikler hep beraber tacı koydular Mustafa Kemal Paşa’nın başına…

Böylece büzüldü Kızıltaş deresi, Büyük Adatepe, Allıören… Yükseldi Murat dağı, Çalköyü, Dumlupınar… Pençeleşti Vatantepe, Özgürtepe, Zafertepe… Çöktü Batı, Yunan, İstanbul, saltanat, kuvayı inzibatiye… Kükredi Doğu, Türk, Ankara, halk, kuvayi milliye…

Kanı helal olsun Mehmetçik’in. Özgürlük kanıdır 30 Ağustos’ta akan kan, unutma yurttaş. Tekrar gelen olursa, kim geldi, niçin diye sorma. Savaş vatan için, öl bayrak ve tam bağımsızlık uğruna…

İŞGALCİLER KAÇIYOR

Düşman Dumlupınar’a doğru kaçmak istiyordu. 1.ci ve 2.ci Kolordu karargahları ile beş tane tümeni kıskaç içinde inliyordu. Yunan Başkumandanı Trikopis, “Dağ yollarından Çalköy’de toplanın” dedi, dağılmış ve çökmüş birliklerine.

Onlar gece yarısı süvari akıncıları ve ateşten baskıncılar arasında Çalköy’e ulaşmaya çabalarken, üzerlerinde bayraklaşmış hırkaları ve güneşi taşıyan fırkaları ile küçük Asya’nın savaşçıları zelzeleden beter haykırışlarla adım adım yaklaştılar zafere.

Kağnı seslerine karışmış memleket türküleri dillerinde, hesabını almak için Türk’ün hepsinin yürekleri tetiklerinde. Kim miydi onlar?

Mazlum bir ulusun direnişçisi, çetecisi, seymeni, dadaşı, subayı, neferi, kadını, mermisi, kılıncı, hançeri, yumruğu ve yüreği idiler… Dağdan taştan ormandan çayır ve çimenden taşıp gelen kuvayı milliyesiydiler..

Başkumandanlık Meydan Savaşı’nı, “vatan ve namus” uğruna erkekçe dövüşerek kazanmışlardı..

AKDENİZ HEDEFİ

Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ile Çalköy’de yıkık bir evin avlusunda kırık bir kağnının yanı başında buluşan Mustafa Kemal Paşa, savaş alanından halkın ordusuna son emrini yazdırdı:

Millet Meclisi’nin orduları… Bu savaşta mağrur bir orduyu yendiniz. Büyük ve soylu milletin fedakarlığına layık olduğunuzu ispat ettiniz. Sahibiniz olan millet geleceğinden emin olacaktır artık. Eşsiz savaşınızdaki cesaret ve fedakarlığınızı gördüm ve izledim… Ordular bundan sonra ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri..”

Akdeniz hedefi, ne Mersin’di, ne Antalya..

Hedef, İzmir’in ta kendisiydi bundan böyle..

Ulusal kurtuluşun şanlı şafağı artık doğmak üzereydi..

Ardından Cumhuriyet, yani özgürlük parlayacaktı..

Büyük Taaruzda Türk topçuları 

Atatürk diyor ki:
”Arkadaşlar! Topçularımız bu mevzilere gece geldiler ve karanlık içinde mevzi aldılar ve günün ağarmasıyla beraber bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman, ateşe başladılar. Tam bir takdir ve saygıyla bunu anmak isterim ki, topçularımızın o gün göstermiş olduğu ustalık ve anlayış, bütün dünya topçuları için örnek olacak nitelikte idi. Askerlik hayatımda bu kadar eksiksiz bir topçu ve bu kadar eksiksiz yönetilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm.

Topçularımız, saat 4.30’da atışa başladılar; bilirsiniz ki, topçulukta evvelâ ateş düzenlemek için, atış yapılır. Yarım saat içinde bütün bu cephe üstünde atış düzenlenmiş ve saat beşte, yani yarım saat sonra, bu saydığım hedefler üzerine şiddetle etki atışına başlanmıştır. Bu mevziler, çok ve çok sağlamdı.

Bu mevzilerin savunma ile ilgili değerini en son inceleyen bir İngiliz Kurmayı’nın verdiği raporda, “Eğer Türkler, bu mevzileri dört, beş ayda işgal ederlerse, bir günde düşürdüklerini iddia edebilirler.” deniliyordu. Fakat Türklere, bu mevzileri ele geçirmek için üç dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat yetmişti”. 

Kaynak: 
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 244-245

Gazi, bize “Yürüyün..” dedi

1983 yılında Yeni Asır’da çalışmaya başladığım zaman bana verilen ilk görevlerden biri, madalyalı bir İstiklal Savaşı gazisi ile röportaj yapmaktı. Fotoğraflarımızı Zeki Pordoğan çekecekti.

Gazi Süleyman Gülerada ile Fuar Ada gazinosunda buluştuğumuzda defalarca elini öptüm, “Hay sen çok yaşa evlat, gazileri ne kadar çok seviyor muşsun” diye beni okşadı durdu. Oysa ben gaziler sevdiğim kadar, tutunmak zorunda olduğum gazetecilik mesleğini de çok seviyordum ve başarmak zorundaydım.

Böylece 82 yaşındaki Süleyman Gülerada ile Fuar Ada Gazinosu’nda buluştuk ve çok okunan bir röportaj gerçekleştirdim. Sonra onunla dost olduk. Vefat ettiği 1988 yılına kadar her milli toplantıda yan yana idik. Rahmetle uyusun.

Şimdi onunla yaptığım geniş röportajın en önemli bölümü sunuyorum.

Gazi, bize yürüyün dedi

“ 1898 yılında doğdum. Sultan Abdülhamit dönemini, 31 Mart vakasını, Trablusgarp harbini, Balkan harbini, Birinci Dünya harbini yaşadım. İhtiyat zabiti olarak girdiğim harplerde yüzbaşılığa kadar yükseldim.

Bütün bu akıllara sığmayan harp yıllarında hiç bir zaman aziz vatanımızın bir gün işgal edileceğini düşünmedik. Hep zaferden zafere koşacağımızı sanıyorduk, oysa mağlubiyetten mağlubiyete koşuyormuşuz.

Nihayet düşman vatana girdi.. Bayrağımız indi, orda dağıtıldı, ezanlar kısıldı, müminler yere kapandıklarında ağlıyorlardı.

Sonra bir adam çıktı, bizi yeniden cepheye çağırdı.

Gazi Paşa, bizi “Haydin vatan” için diyerek bağrına bastı.

Ve de kahramanca dövüştük.

Tam 400 bin düşman vardı.

Ve dört devlet onları destekliyordu.

Bizleri ise Cenabı Allah’tan başka kimse desteklemedi.

Zaten o zaman Cenabı Allah dedi ki, “Yürüyün.. Ben varım arkanızda..”

O zaman kadınlar dahi cepheye iştirak ettiler.

Cephane taşıdılar.

Yiyecek taşıdılar.

Ve de kahramanca dövüştük..

Atalarım 80 yıl önce Bosna’dan göç ederek Salihli’ye yerleşmiş. Yunan İzmir’e ayak bastığında 15 yaşlarında bir çocuktum. Salihli’den yetmiş kişi bir kara vagonla önce Afyon’a, Eskişehir’e, oradan da Konya’ya ailece kaçtık. Konya Müftüsü ve çevresindekiler halkı ayaklandırmak için “Kuvayı milliyeciler vatan hainidir, çünkü bunlar Padişah Efendimize, Şeyhülislam’a karşıdırlar. Biz Konya’ya göçmen kabul etmeyiz, asker vermeyiz” diye kışkırtıp isyan başlamışlardı. Konya’da iç savaş başlamıştı.

Sokak savaşında yaralandım

Ben de bu sokak savaşını iri bir çocuk merakı ile seyrederken ayaklarımdan kurşun yiyip yaralandım. Delibaş isyanı denen bu olaylar sebebi ile Konya’da kan gövdeyi götürdü. Çerkez Etem ve Demirci Efe isyanı bastırmak için tayfaları ile Konya’yı sardılar. Mustafa Kemal Paşa kırk bölük asker gönderdi. Delibaş ve adamlarını teker teker yakalayıp şehrin meydanlarında ibret için astılar.

Ben dört arkadaşım ile İstiklal ordumuzun süvari alayına katılmaya karar verdik. Bir gece Afyon cephesine doğru yola çıktık. Gece yolda bir hendeğin içinde Türk subayımızın şehit olduğunu ama atının başında öylece beklediğini gördük. Atı zapt edip süvari alayına doğru hızla yol aldık. İlerledik. Bir yerde bir subay ve konvoy halindeki birliği önümüzü kesti. Başlarındaki subay, “Evlatlar nereye gidiyorsunuz?” diye sertçe sordu. Biz, “Asker olacağız, cepheye gidiyoruz..” deyince, “Peki siz cephede ne yapacaksınız?. Daha delikanlı bile olmadınız.. dedi. Ben, “Asker ağabeylere yemek taşırız, su taşırız, yaralıları cepheden geriye aktarırız” dedim.

Subay duygulandı, “Peki öyleyse” deyip bizlere asker elbisesi kuşaklık ve çanta verdirdi. Önümüze bir karavana sürdüler. Birer tayın ekmekle karnımızı doyurduk. Ben sıhhiye eri oldum.

Afyon cephesine intikal ettik. Bir anda kendimizi cephenin içinde bulduk.. Büyük Taarruz emri verileceği zaman bazı subaylarımız “Bizim silahımız az, topumuz, tüfeğimiz zayıf, erlerin ayağında postal yok..” diye sızlandıklarında Fahrettin Paşa ile diğer paşalar bir olup, “Topumuz, tüfeğimiz yok ise, kılıçlarımız var.. Kolumuzun, bileğimizin kuvveti var. Türklük gücümüz, İslam imanımız var” diye karşılık veriyorlardı.

Ordular ilk hedefiniz Akdeniz..

“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri..” emrini alan ordumuz bir anda şahlandı sanki. Düşmanı İzmir’e doğru kovalamaya başladık. Ben ekmek arabasındaydım. Hem askerlere hem de geçtiğimiz yerlerde bizi destek için köy yollarına dökülmüş yoksul kişilere ekmek veriyorduk.

Ordunun geçtiği yerlerde Yunan ordusunun kaçarken yaptığı zulüm dehşet vericiydi. Düşman neler yapmamıştı ki.. Zavallı silahsız halk, köylüler, yaşlı genç, çocuk,kadın demeden camilere doldurulup ateşe verilmişti. Her yer yanık kokusu içindeydi.

Suyumuz bitince yol boyu içine Yunanlılarca içine zehir atılmış kuyulardan bilmeden su içtik. İzmir’e daha üç dört gün var iken zehirli sıtmaya tutuldum. Bu öyle ateşli, kötü bir hastalıktı ki, gökteki uçan kuşu bile hasta ederdi.

Komutanım Salihli’ye geldiğimizde “Bu genç hasta, ona iyi bakın deyip” beni terk ettiler. İzmir’e doğru doludizgin atıldılar.

Ordumuz İzmir’e girerken düşman tarafında kaçan kaçmış, kaçamayan denize dökülmüştü. Vatan kurtulmuştu. Gerisi önemli değildi.

Ben bu yaşa geldim, hiç evlenmedim. Eşim, çocuğum, dikili ağacım yok. 65 yaş aylığım, 3 ayda bir 13 bin lira maaşım var. Başkaca hiç bir gelirim de yok. Komşular yardım ediyor. Önemli değil. Türk milleti var olsun, Türk bayrağımız dalgalansın, Atatürk sevgisi, çağlar boyu yaşasın, bu bize yeter..”

Gaziyi TRT’ye götürdüm

Süleyman Gülerada ile geniş söyleşimden en önemli bölümü sundum. Daha sonra bu heyecanı hiç dinmeyen gaziyi, TRT’ye götürüp çekim yaptırdım. Böylece konuşması arşive girdi. 1 Mart 1988 tarihinde Eşrefpaşa Hastanesinde onu kaybettik, cenazesi Buca Muradiye Camiinden askeri törenle kaldırıldı.

Yıllar sonra Turkcell firması, TRT arşivinden aldığı konuşmasını, Youtube yükleyerek 29 Ekim 2019 reklamı olarak, “Kurtuluş savaşının imkansıza inanmak olduğunu Süleyman Gülerada’nın sesinden dinleyin” anonsuyla halka sundu ve büyük takdir topladı.

Ekşi Sözlükteki bir yorum dikkatimi çekti:

“Turkcell’in 29 Ekim reklamında tüyler ürpertici ses tonuyla dinledikçe, dinleyisi ve bu ülke için bir şeyler yapası geliyor insanın.. 28.10.2019.. İmza: Schaublorenz..”