Dünyanın cevap aradığı soru; “Taliban’a nasıl güveneceğiz?”

Türkiye’de “tartışmalı” bekleyiş: Ankara'nın Taliban'la teması nasıl olmalı? Türk askerleri Kabil'de kalacak mı? Ankara'daki muhtemel Afganistan senaryolarını uzmanlar değerlendirdi. İşte görüşleri…
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

ABD’nin 20 yıldır savaştığı Taliban, tek mermi atmadan tüm ülkeyi ele geçirdi. Başkent Kabil’e giren Taliban rejiminden kaçmaya çalışan Afganlıların verdiği fotoğraflar ülkede oluşan korkunun boyutunu gösteriyor. Binlerce Afgan ülkeyi terk etme umuduyla Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’na koştu, burada yaşanan kaos kameralara yansıdı.

Afgan Asvaka Haber Ajansı tarafından yayınlanan videoda, yüzlerce kişinin ABD Hava Kuvvetleri’ne ait tahliye uçağının etrafında koştuğu görüldü. Uçağın kanatlarına tutunan üç kişinin, uçağın havalanmasının ardından düşerek hayatını kaybettiği bildirildi.

Taliban’ın başkent Kabil’i alması ve Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin ülkeyi terk etmesi üzerine ABD ve Türkiye de dahil birçok ülke, kendi vatandaşlarını ve birliklerini tahliye etmeye başladı.

Taliban’ın kontrolündeki Afganistan’ı terk etmeye çalışanların Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nda verdiği görüntü, yeni bir göç dalgasını da tetikledi. Amerika’dan Çin’e, Rusya’dan İran’a bir düzine ülkenin dahil olduğu, olmaya çalıştığı süreç Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

Her şeyden önce Taliban’dan kaçan ve sayıları bile kestirilemeyen Afgan göçü şimdiden kapımızda. Şu anda binlerle ifade edilen Afgan göçmenlerin, kısa süre içerisinde on binler belki de milyonlarla ifade edilecek sayıya ulaşma ihtimali var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türkiye olarak, İran üzerinden gerçekleşen bir Afgan göçmen dalgasıyla karşı karşıyayız” diyerek durumu özetle anlattı. Erdoğan “İlgili kurumlarımız bir süredir Taliban’la irtibat halindeydiler. Biz de Taliban yöneticilerini kabul edebileceğimizi daha önce ifade etmiştik. Afgan halkının huzuru, ülkemizin çıkarlarının korunması noktasında her türlü işbirliğine hazırız. Taliban yöneticilerinin itidalli ve ılımlı açıklamaları memnuniyetle karşılıyoruz” dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu ise “Taliban devletini tanıma” konusunda ise “Önce hükümetin nasıl kurulacağını görmemiz lazım. Uuluslararası toplumla birlikte hareket edeceğiz” dedi.

“Dünya devletleri ile birlikte karar verileceği” açıklandı.

Türkiye’nin Kabil Havaalanı planı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Taliban’ın şimdiyle kadar verdiği mesajları olumlu karşıladıklarını açıklaması, Türkiye’nin Afganistan konusunda nasıl bir dış politika izlemesi gerektiğine dair tartışmaları beraberinde getirdi. Türkiye dışında başka ülkeler de Taliban’ın kuracağı hükümet ile görüşmeleri ilk etapta resmi tanıma olmaksızın yavaş yavaş gündemlerine almış durumda.

Çavuşoğlu yaptığı açıklamada Taliban ile diyaloğu sürdürdüklerini belirterek “Şu anda ülkenin bir sakinleşmesi lazım. Şu ana kadar Taliban’ın verdiği mesajları da olumlu karşıladığımızı söylemek isteriz. Gerek yabancılara gerek diplomatik misyonlara gerekse kendi halkına yönelik. Umarım eylemlerde de bunu görürüz” demişti.

Bu açıklamanın ardından “Türkiye’nin bir süreden beri istekli olduğu Kabil’deki Uluslararası Hamid Karzai Havaalanı’nı korumaya devam etme görevinin ne olacağı, Taliban önderliğinde kurulacak olan hükümeti nasıl ve ne zaman tanıyacağı ve ülkede eğer iç çatışmalar yeniden alevlenirse Ankara’nın nasıl bir tutum takınması gerektiği” gibi çok sayıda soru oluştu.

Kabil’de eskiden NATO şemsiyesi altında görev yapan Türk askerleri şu anda havaalanındaki görevine devam ediyor. Türkiye’nin Afganistan’da muharip olmayan 600 askeri bulunuyor. Türkiye, tarihsel bağları ve Afganlar gözündeki özel konumu nedeniyle 2001’den bu yana Afganistan’da muharip güç bulundurmamaya önem göstermişti. Havaalanı’nda göreve devam edilip edilmeyeceği konusundaki son karar, tüm ülkelerin tahliyelerinin bitmesi ve Kabil’de bir hükümet kurulmasının ardından, Taliban ve bölge ülkeleri ile de yapılan görüşmeler ışığında verilecek.

Taliban’ın ilk açıklaması; “Yumuşak mesajlar”

Afganistan’da ABD ve NATO birliklerinin çekilmesine paralel olarak 10 gün içinde yönetimi tümüyle ele geçiren Taliban, ilk basın toplantısını düzenledi.

Taliban Sözcüsü Zabihullah Mücahid, basın toplantısında, “İslam Emirliği kimseye kin beslemiyor. Hiçbir iç veya dış düşman istemiyoruz. Afganistan’ın artık bir savaş alanı olmamasını sağlamak istiyoruz. Bize karşı savaşan herkesi affettik. Düşmanlıklar son bulmalı” dedi.

“ABD veya uluslararası toplumdan kimseye zarar verilmeyecek” diyen Mücahid, “Bize karşı 20 yıl boyunca savaşan binlerce asker affedildi. Taliban’dan kimse size zarar vermeyecek. Kapınızı çalmayacak. Sizi sorguya çekmeyecek” diye konuştu.

Mücahid, Kabil havalimanında başka ülkelere tahliye edilmeyi bekleyen ailelere de eve dönme çağrısında bulunarak, kimseye zarar verilmeyeceği vaadinde bulundu.

Kabil’de kaos istemiyoruz” ifadelerini kullanan Mücahid, “Planımız, geçiş sürecinin yumuşak bir şekilde tamamlanması için Kabil’in dışında durmaktı. Fakat ne yazık ki önceki hükümet o kadar beceriksizdi ki, güvenlik güçleri güvenliği sağlamak için hiçbir şey yapamadı. Bizim bir şey yapmamız gerekiyordu. Halkın güvenliğini sağlamak için Kabil’e girmemiz gerekiyordu” diye konuştu.

Mücahid, kadın hakları konusunda ise “İslam Emirliği kadınların haklarına şeriat çerçevesinde bağlıdır. Bizim kadınlarımız Müslüman’dır. Onlar da şeriat çerçevesinde yaşamaktan mutlu olacaklardır. Kadınlarımızın hakları var ve bu haklardan faydalanabilecekler. Eğitim, sağlık ve diğer alanlara katılmaya hakları var. Kadınların bizim çerçevemiz dahilinde çalışmasına ve okula gitmesine izin vereceğiz. Kadınlar, bizim çerçevemiz dahilinde, çok faal olacaklar” ifadelerini kullandı.

Devletin adı da uygulamalar da değişti

Taliban, Kabil’i ele geçirmesinden 4 gün sonra ise sözcü Zabihullah Mücahid, Twitter’dan yaptığı bir paylaşımda, Afganistan İslam Emirliği adında yeni bir devlet kurulduğunu duyurdu. Sözcü, İslam Emirliği’nin kuruluşunun İngiltere’nin Afganistan üzerindeki kontrolünü bırakmasından 102 yıl sonra geldiğini söyledi

Afganistan’da İngilizlerden bağımsızlığını ilan etmesi sebebiyle “ulusal bir bayram olarak kutlamalar yapılan” 19 Ağustos’ta, halk “Afganistan bayrakları ile sokaklara çıkarken”, Taliban’ın ateş açtığı ve “Afganistan bayraklarını topladığı” görüldü. Taliban liderlerinin Dünyaya “daha yumuşak bir sistem” mesajlarını günlerin hemen sonrasında, günlük yaşamda “durumun “öyle olmadığına dair” iddialar yaygın. Bu arada “4 hükümet yetkilisinin asıldığı, sokağa saçı görünerek çıkan bir kadının öldürüldüğü” haberleri uluslararası haber ajanslarında yer aldı.

“Demokrasi yok, Şeriat var”

Taliban’ın üst düzey liderlerinden Waheedullah Haşimi de basına verdiği demeçte, Afganistan’da demokrasi olmayacağını ve sadece şeriat kanunlarının uygulanacağını açıklayarak “Afganistan’da nasıl bir siyasi sistem uygulamamız gerektiğini tartışmayacağız çünkü bu açık. Bu şeriat kanunu ve o kadar” dedi.

Taliban’a karşı mücadele başladı…

Ne var ki, Pencşir eyaletinde “Afgan – Sovyet savaşının efsane komutanlarından ‘Pencşir Aslanı’ Şah Mesud’un oğlu Ahmet Mesud’un önderlik ettiği “Taliban’a karşı mücadele” bayrağının altında toplananların sayısı” giderek artıyor. Birçok eyalette de “halkın ve özellikle kadınların tepkilerinin arttığına” dair haberler geliyor.*****

“HER ŞEY BELİRSİZ, CEVAPTAN ÇOK SORU VAR”

Onur Öymen (Emekli Büyükelçi) – Bu gelişmelerin nasıl bir seyir takip edeceği şu anda belli değil. Dünya kamuoyunu etkilemek için bazı sözler verdiklerini biliyoruz. Nasıl bir rejim kurulacak? Bu rejimin niteliği ne olacak? Uygulamaları ne olacak? Bunları bilmeden alelacele hüküm vermek doğru değil. Bunun için biraz beklemek, gelişmeleri görmek lazım. Bakalım nasıl bir devlet kurulacak? Ülkenin başında kim olacak, yönetim kimlerden oluşacak? Bir süre sonra seçime gitme vaadi olacak mı, olmayacak mı? Yoksa “Biz bir kere devlete el koyduk, ilelebet devlet bizim yönetimimizde olacak” mı diyecekler? Bütün bunlar belirsizlik içinde. Halkın iradesi ne olacak? Kadınlara ne yapacak? Başlarını örtmek zorunda mı kalacak? Burka mı takacak, okula gidecek mi? Halkın iradesi nasıl tecelli edecek?

Bir parlamento oluşturulacak mı, seçim yapılacak mı? Bunların hiçbiri belli değilken devletler birbirleri ile yarışa başladı. “Biz tanıyacağız, biz ilişki kuracağız” diye… Çin ön plana çıktı, Rusya arkadan geldi. Amerika’nın ne yapacağı belli değil. Amerika zaten uzun bir süre müzakere etti. Müzakere etmek için masaya oturduğunuz zaman zaten karşı tarafı tanımış oluyorsunuz. Tanımadığınız bir örgütle müzakere edilir mi? Daha cevaptan çok soru var. Bunun için zaman geçecek, taşlar yerine oturacak o zaman anlayacağız. Bence devletlerin de çok fazla acele etmemesi lazım.

Türkiye’ye Kabil Havaalanının güvenliğini ve denetimini sağlanması teklif edildi. Teklif edenler yok ortada. Afganistan’dan hiçbir makam Türkiye’ye böyle bir teklifte bulunmadı. NATO deseniz, NATO yok. Afganistan’da NATO olmayacak. Kim bize bu görevi verecek? Taliban’dan böyle bir talep yok. Kabil Havaalanını kimin talebi üzerine, kime karşı koruyacaklar? Tüm bu soruların cevaplarını bulmuşuz gibi konuşanlar var ortada. İran’da da böyle oldu. Vaktiyle karmakarışık bir ortam vardı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Eski rejim sırasında sıkıntı çeken birçok insan “üzerimizden bir yük kalktı, çok mutluyuz” diyorlardı. Komünist Parti bile destek veriyordu bu rejime. “Ne olursa olsun, hiç yoktan iyidir” diyorlardı. Bir süre sonra baktık ki iş makinelerinde insanları asmaya başladılar. Her açıdan bambaşka bir rejim geldi ortaya.

*******

“CENNET VAADİ İLE YARATILAN CEHENNEM”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.)- Afganistan bugün cehennemi yaşıyor. Ortalık mahşer yeri gibi. İnsanlar panik içinde cehennem ateşinden kaçmaya çalışıyor. Taliban çeteleri cehennem zebanileri olarak işbaşındalar. İşgal ettikleri sarayın içindeki görüntüleri insanı ürkütüyor. 10 gün kadar önce sosyal medyada gördüğüm bir video kanımı dondurdu. Gencecik bir hükümet askeri, Taliban’ın ele geçirildiği bir köyde yakalanıyor sonra, üstünü başını soyup, elini kolunu ve bacaklarını bağladıktan sonra, yere yatırıp, boğazını tavuk keser gibi keserken etrafındakiler bu vahşeti seyrediyordu. Fışkıran kan ve kesilen tavuk gibi zavallı askerin can verirken yerde kasılmaları gözümden hala gitmiyor. Yeni gelen videolarda bir kadın sokak ortasında hemen infaz ediliyor. Bir başkasında küçücük kız çocukları zorla aileden alınırken çığlıkları yine insanın kanını donduruyor. Tepedeki baş zebani ne kadar kimseye dokunmayacağız dese de, bu sözde açıklamalar sadece boş sözler olarak kalacak. Zira çete ve zebani olarak gelenler; yine çete ve zebani olarak zavallı Afgan halkına cehennemi yaşatmaya devam edecektir. Bir de Ülkemizde Taliban’a sempati duyan kör cahil yobaz takımının, Taliban hareketini “milli kurtuluş hareketi” olarak adlandıran dangalaklıkları insanı çileden çıkarıyor. Bu Taliban denen cehennem zebanileri ile ne devlet kurulur, ne toplum inşa edilir. Ne de ortak iş tutulur. Türkiye derhal tavrını doğru koymalıdır. Askerlerimizi cehenneme göndermeyin… Afganistan cehennemi kör cehaletin elinde kendi insanını yakmaya ve öldürmeye devam edecektir. Bu denli etnik yapılanma, bu denli kaos yaratıldıktan ve süper güçler elinde tarumar edildikten sonra bu ülkede sağlıklı devlet ve toplum yapılanması asla dikiş tutmaz.

Bu manzarayı gözledikten sonra Mustafa Kemal’in dehasına, insanlığına ve büyüklüğüne bir kez daha müteşekkir kaldım. Bizim haktan ve adaletten yana olan efelerimizle bile, bir düzenli ordu olmadan bir kurtuluş savaşı yapamayacağını, engin stratejik yaklaşımı ile görüp, oldukça sancılı bile olsa düzenli orduya geçiş kararının önemini bir kez daha takdir ettim. Mustafa Kemal, Meclis kurdu, Toplum kesimlerini kararlara ortak etti. Devlet kurdu. Her şeyi Uluslararası hak ve hukuk içinde yürüttü. Anayasa yaptı. Hukuk devleti yarattı. Çok partili sistem istedi ve kurdurttu da. Taliban çetelerinde bu akıl, bilim, insanlık ve erdemli davranışın zerresini bulabilir misiniz ki “Afganistan’ın Kurtuluş hareketinden” bahsedecek kadar kör cahil olabiliyorsunuz?

Afgan cehenneminin yaratılmasında, süper güçler birinci derecede sorumludurlar. Zavallı Afgan halkı, cahil bırakılarak ve yobazlığa yönlendirilerek, tarikatlar elinde oyuncak olarak ve toplumdaki farklılıklar kullanılarak bu duruma getirildi. Başlangıçta İngiltere bu toplumu sömürmek için kullandı. Zira Afganistan hem Orta Asya’nın, hem Hint yarım adasının, hem de Çin’in kesişme noktası olarak çok stratejik bir konumda bulunuyordu. İki kutuplu soğuk savaş döneminde Sovyetler bu stratejik bölgeyi ele geçirmek istedi. Var olan kaotik toplum yapılanması ile başa çıkamayıp 20 yıl sonra çekilmek zorunda kaldı. Ancak bu çekilmenin bir nedeni de Amerikan Emperyalizminin, komünizmin yayılmasına karşı bir duvar olarak ördüğü yeşil kuşak projesi bağlamında terör örgütlerini desteklemesi oldu. Buna uluslararası alanda bizi de alet ettiler. İçerde de muhafazakar-milliyetçi geçinen bazı kesimler bu yönde kullandı. ABD’nin Komünizme karşı kullandığı terör örgütleri zamanla kendine döndü. “Keser döndü sap döndü, gün geldi hesap döndü”. Askeri kayıplarının yüksekliği yanında, Afganistan platosunun, güçlü düşman Çin’e karşı işlevi eski önemini kaybetti. Zira artık gözetim, denetim ve iletişim artık dağ başlarından yapılmıyor. Uydular üzerinden yapılıyor. Bu nedenle Afganistan’ı artık bırakabilirdi. Ancak iki şeytani planını kullanarak bunu yapması gerekiyordu. Birincisi, ABD’nin “büyük stratejisinin amacı” savaş kazanmak değil, kendine yönelik oluşabilecek oluşumları bertaraf etmektir. Bunu böl yönet sistemi ile Irak, Suriye ve Libya’daki gibi yapıyor. Vaka bu kadar çeşitli etnik, dini ve aşiret yapılanması zaten yeterince bölünmüş bir ülke.. İkinci olarak, 21.yüzyılı da ABD yüzyılı yapmak için küresel fay hatlarını (Huntington Tezi) keskinleştirip, kutuplaşan dünyanın kendine düşen bölümünü kontrol etmek ve karşı tarafı güçsüzleştirmek amacında. Bu yeni fay hattının iki cephesi bulunuyor. Bir cephesinde Çin ve Rusya bulunuyor. Pakistan, Afganistan ve İran bu fay hattının kaygan tabakaları olarak istikrarsızlaştırılması gerekiyor. Bunun yanında ikinci fay hattı İslam dünyası olarak görülüyor. Bu ki fay hattındaki ülkeleri ABD, ya kolay yoldan kontrol etmek; ya da önlerine set çekip, fay hatlarından gelecek bütün göç ve kargaşa gibi riskler önünde baraj olarak kullanmak istiyor. Ancak bu durum fay hattının arkasında bizi istikrarsızlaştırma ve mümkün olursa yeni terör örgütlerini kullanarak törpülemeye yönelik gözüküyor. Türkiye, son yıllardaki tüm ulusal ve uluslararası stratejilerini ciddi biçimde aklın, bilimin rotasında yeniden düzenlemeli. Yakın komşuları ile daha barışçıl ve işbirliğine dayalı projeleri, Atatürk’ün çizdiği rotada yürütmek zorundadır. Aksi takdirde fay hattının kırıkları arasında bizi ufalamak isteyenlere fırsat vermiş oluruz.

“ABD, AFGANİSTAN’DA SİLAHLARI BIRAKARAK ÇEKİLDİ”

Soner Aydın (Emekli Albay) – Ben Afganistan’da yaşananlara “ne olacak bu Afganistan’ın ve Afgan Halkı’nın durumu?” merakıyla değil, ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada yaşananlarla kıyaslanarak, “ibret penceresinden” bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Bilindiği gibi Afganistan’da İslamcı hareketler Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele gerekçesiyle başladı. O dönemde ABD, SSCB’nin işgal güçleriyle savaşan İslamcı Afgan mücahitleri desteklemek için para ve silah yardımı yapıyordu. Bu ortamdan yararlanan Taliban; Afganistan ve Pakistan’daki dinci eğitim veren okullarda (medreselerde), radikal İslamcı kadrolar elinde yetişmiş 50 kadar öğrenci tarafından 1994 yılında kuruldu. Kuruluş felsefesini Afganistan’da şeriata dayalı bir İslam devleti kurmak olarak ilan etti. Afgan halkına kendisini kabul ettirmek için “barış içinde bir yaşam, yoksulluk ve yolsuzluklarla mücadele” sözü verdi. Bu sayede kısa zamanda kabile reisleri tarafından yönlendirilen halk kesiminin desteğini aldı.

SSCB dağılmadan önce İslamcı mücahitleri destekleyen ABD, 11 Eylül 2001’deki El Kaide saldırısından sonra radikal İslamcılarla mücadeleyi bahane ederek Afganistan’ı işgal etti. ABD ve müttefiklerinin Afganistan’daki 20 yıllık varlığı Taliban’ı geriletemedi, aksine daha da güçlenmesinin önünü açtı. Bugün Taliban 85-90 bin kadar silahlı gücüyle, hiçbir direnişle karşılaşmadan 10 günde ülkenin bütününü kontrolü altına aldı. Modern silah, araç ve gereçleri olmadan, “süper güç” ABD ve müttefiklerine rağmen, bunların ülkeden çekilmesinin tamamlanmasını bile beklemeden…

ABD çekildiği üslerdeki silah, mühimmat, araç ve gereçleri planlı bir şekilde tahliye etmek, tahliye edemediklerini imha etmek ya da Afganistan resmi ordusuna teslim etmek yerine olduğu gibi bıraktı. Taliban da hiçbir engelle karşılaşmadan bunlara kolayca el koydu. Çekilme harekatının önemli prensiplerinden birisi; harp silah, araç ve gereçlerini sağlam bir şekilde düşmana bırakmamaktır. Buna rağmen ABD bunları adeta teslim etti, Taliban’ı silah ve mühimmatla donattı. (Buraya bir soru işareti koymak gerektiğini düşünüyorum.)

Taliban başkent Kabil’e ilerlemesine başlar başlamaz, başta Cumhurbaşkanı Eşref Gani olmak üzere çok sayıda siyasi kadro ve üst düzey komutan, saraylarında sakladıkları paralardan taşıyabildiklerini valizlere doldurup ülkeden kaçtılar. Başsız kalan yerel yöneticiler ve silahlı kuvvetler de hiçbir direniş göstermeden teslim oldular. Zaten ABD’nin sağladığı rüşvet ve parasal destekle kurulmuş olan yönetim ve güvenlik sistemi ABD desteğini kesince dağılmaya hazır hale gelmişti.

Basiretsiz, beceriksiz, rüşvetçi, çıkarcı, işbirlikçi yöneticiler, sivil halkta; bağımsızlık, vatan sevgisi, ulus bilinci, çağdaş düşünce yapısı, birlik-beraberlik ve direniş azmi oluşturmak için hiçbir çaba sarf etmediler. Ülkelerinin zengin doğal kaynaklarını emperyalizme peşkeş çektiler. Vatandaşlarını emperyalist devletlerin paralı askeri yaptılar. Halkı “barış içinde bir yaşam, yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele, demokrasi ve özgürlük” söylemleriyle kandırarak saraylarında şatafat içinde yaşam sürdüler. Sadece karnını doyurmak için şartlanmış insanlar, kendilerine empoze edilen yaşam biçiminin etkisiyle emperyalist güçlere hizmet etmekte sakınca görmedi. Sonuçta yüzüstü bırakılınca; yalınayak, başı çıplak bir vaziyette, ailelerini bile arkalarında bırakarak, ölümü bile göze alarak doğup büyüdükleri yurtlarından kaçmaktan başka çare bulamadılar.

Ben bu durumun dersler alınması gereken bir ibret tablosu olması gerektiğini düşünüyorum. Kendi ülkesinde en küçük bir eleştiriyi darbecilik olarak gösterenlerin, Afganistan’daki darbeci Taliban’la ilişkiyi kurmaya çalışmasını yadırgıyorum. “Taliban’la aynı inancı taşıyoruz”, “Afganistan’dan dönmek demek Anadolu coğrafyasını tehlikeye atmak demektir” gibi söylemleri samimi ve gerçekçi bulmuyorum. Bölgemizin tıpkı Afganistan gibi tehdit altında olduğu gerçeğinden hareketle; birtakım çıkar odaklarının inanç ve kültür değerlerini istismar ettikleri, emperyalistlerle işbirliği içinde oldukları kanaatindeyim. Bu nedenle, Büyük Önderimiz Atatürk’ün şu sözlerinin akıllardan çıkarılmaması gerektiğine inanıyorum:

“En büyük düşman, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hakim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir.”

“Hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.”

“Topraklarımıza göz dikerek saldırmak isteyen düşmanın, dini ele alarak birçok fitne ve fesatla halkı kandırmaya kalkıp, türlü entrikalar çevirmekten çekinmeyeceği de muhakkaktır. Önünde dervişler, hacılar, hocalarla gelecektir. Din adamlarını elinde silah olarak kullanacaktır.”

“Kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok daha kolaydır!”

********

BURKA…

Fügen Ünal Şen (Gazeteci / Yazar) – Amerika Afganistan’ı vurdu ya, gazeteci olan eşim günlerini, hatta aylarını orada geçirdi ve Türkiye’ye dönerken, bana armağan olarak mavi, ipekli bir “burka” getirdi.

Evet evet, Afganlı kadınların Taliban döneminde giymeye zorlandıkları burkadan söz ediyorum. Burkayı bavulundan çıkarıp bana uzatırken de “Bunu giydiğin an, armağanın benden değil, Atatürk’ten olduğunu anlayacaksın,” dedi.

Burkayı giyiyorum

Burkayı ambalajından çıkarıp, bu acayip örtünün neresine kafamı sokacağımı araştırdım bir müddet. İşlemelerle yapışmış yarım santimlik pencerelerden oluşan kafesi gözlerimin önüne denk düşürmeye çalıştım.

Dünyayı görebilmek için!!!

Daha ilk saniyelerde kendi nefesimden tiksinmeye başlamıştım.

Soluk alıp vermek tam bir işkenceydi.

Ağzıma yapışan kumaş nefesimle ısınıyor, içerde gitgide ağırlaşan bir koku oluşuyordu.

Ellerim de felaket durumdaydı doğrusu. Hareket kabiliyetimi tümüyle kaybetmiştim.

Eşime, “Bunun omuz kısmı neresi?” diye sormuştum burkayı giymeye çabalarken.

O da, “Omuz olursa, burka olmaz. Önemli olan kadının, hiçbir hattının belli olmaması,” demişti.

Burkayı giydim.

Aynanın karşısına geçtim ve kendimi aradım!

Yok olmuştum.

Gözlerim, yüzüm, mimiklerim, bakışım, hatta sesim yok olmuştu.

Ezilmiştim.

Küçülmüştüm.

Görüş alanım daralmıştı.

Görebildiğim dünya minik karelere bölünmüştü.

Kafamı çevirmek yetmiyor, vücudumu komple oynatırsam daha fazla bir şeyler görürüm zannediyordum.

Ama olmuyordu. Gözler 180 derece görür ya, benimkiler o an ancak 30 dereceye hakimdi.

Zannedersem bir dakika kalabildim burkanın içinde.

Bir ömür böyle yaşayanları anlayabilmek için, bir dakika zor dayandım, itiraf ediyorum.

Bir çırpıda çıkardım.

Ama o günlerde evime gelen tüm kadınlara burkayı giydirmeye karar verdim. Benim öğrendiğimin, yani “Atatürk’ün kadınlara en büyük armağanı”nın farkına daha iyi varabilsinler diye.

Çünkü ben, bir kadın için çarşafa bürünmenin ne demek olduğunu, ancak burkanın içinde bir dakika kaldığımda algılayabilmiştim.

Sonra Atatürk’ü duyarım

Ne vakit karamsarlık dolsa içime, ATATÜRK’ü duyarım:

“Seyahatim esnasında köylerde değil, bilhassa kasabalarda ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif olarak kapattıklarını gördüm. Erkek arkadaşlar, bu bizim bencilliğimizin eseridir!

Onlar da yüzlerini cihana gösterebilsinler ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur!” sözlerini.

Ansiklopedi karıştırıp hatırlarım Atatürk’ün bu sözlerinden sonra, Türk kadınının önce peçeyi, 25 Kasım 1925 Şapka Devrimi’nden sonra da çarşafı bıraktığını…

Gülümserim, sessiz şükranlarımla…