Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

İçimden gelenler

Dünyanın dengesi gittikçe bozuluyor gibime geliyor.

Her yerde sıkıntı, kıyamet gibi.

Dört bir yandan yangınlar, seller ve kuraklık, türlü felaketlerle insanların ve diğer canlıların hayatlarına geniş ölçüde zararlar veriyor. Bir gün de “Oh, bugün her şey çok güzel gitti, kötü bir haber almadık” diyemiyoruz.

Dünya ekonomisinin egemen güçleri olan Almanya, ABD, Rusya ve Çin arasındaki gizli ve açık çatışmalar ve daha ufak devletleri kendi saflarına çekme gayretleri söz konusu. Tabii ki bu gayretlerin siyasi sonuçları da oluyor. Bu sonuçlar, dünyanın değişen dengesinin yarattığı sonuçlara benzer zararları ortaya çıkarıyor. Elbette ülkemiz de bu süreçten nasibini alıyor.

Bütün bunların yanında ülkeler arasında var olan farklılıkların en önemlisi olan “din” unsuru da perde arkasında duruyor ve bir başka mücadelenin adı olarak süreci etkiliyor.

Çünkü dünya hakimiyeti kurmak yolunda ülkeleri ve milletleri birbirine düşünmek için kışkırtılacak en hassas değerlerin başında dini inançlar geliyor. Farklı dinler arasında çıkartılan çatışmaların yanında, aynı din içinde farklı mezhep ve cemaatler yaratılarak iç karışıklıklar da körükleniyor.

Sahnede bunlar var; ama tiyatro dediğimiz şey, sahne önünden ibaret değildir. Oynanan oyunu yazanlar, yönetenler vardır. Onlar sahnenin arkasından olan biteni izlerler. Seyirciler onları göremez.

Kapitalizmin arkasındaki güçlerin, yani oynanan oyunu yazan ve yönetenlerin hedeflerine varmak için yapamayacakları hiçbir şey yoktur. Savaşlar tezgahlarlar, binlerce, on binlerce insanın ölmesinden gocunmazlar, ülkelerin ekonomik ve siyasi düzenlerini bozarlar, toplumlara açlık ve sefalet salarlar.

İşte din, toplumların düzenlerini bozmada en büyük hissi silahtır.

Bakınız, dünyanın en güçlü ve zengin ülkeleri Hıristiyan veya Yahudi nüfuslardan oluşmaktadır. Müslüman ülkeler ise zenginlik listesinde bile üst sıralarda değildir. Ellerindeki en büyük silah petrol ve muhtelif madenlerdir. Enerji üretiminde kullanılan gazların kaynakları da ellerinde olduğu halde, kibirleri ve kendi içlerindeki mezhepsel bölünmüşlükleri nedeniyle bir türlü kültürel ve medeni olarak ilerleyemezler.

Ortadoğu ve Uzakdoğu ise ABD, AB, Rusya ve Çin arasında paylaşım kavgasına sahne olmuştur ve olmaktadır. Bu nedenle buralardaki yangın hiç sönmez.

Bu durum böylece devam edecektir. Ta ki Amerika ve Çin’in rekabetinde kazanan belli olana kadar.

Türkiye ise maalesef bu karman çorman dünyanın tam da ortasında yer almaktadır. Atatürk’ün harika denge politikalarıyla kurulmuş ve belli bir noktaya dek ilerlemiştir.

Ancak ne yazık ki Atatürk’ün vefatından sonra, özellikle de 1950 kırılması ve devamında kurulan “demokrasi” komedisi ile adım adım bugünlere getirilmiştir.

Şu anda ise her taraftan sıkıştırılmaktadır ve tamamen bitirilmek istenmektedir.

Yapılması gereken, “iktidar + muhalefet” şeklinde birleşerek ülke için yeni ve güçlü bir strateji oluşturmak, demokrasi, ekonomi ve küresel siyaset kavgasındaki yerini doğru tespit edip asgari müşterekler içinde ülkenin kaderini kurtarmaktır.

Çanlar, siyaset kurumu bu birlikteliğe davet etmek için çalmaktadır.