Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Can derdi ve Mavi Yolculuk

Mavi yolculukta   kıyıya 120 metre  kadar uzaklıkta  bir yelkenli ile demir atmışsın. Doğanın güzelliğinin, hayatın tadını çıkartıyorsun.  Ormanda, tepede yangın çıkıyor, uçaklar, köylü ormancılar, sen de tekne ile taşımacılık yapıyorsun, yardım ediyorsun elinden geldiği kadar.  4-5 günlük bir mücadeleden sonra yangını söndürüyorsunuz.  Aradan birkaç gün geçiyor, sen teknede sabah çayı içerken bir domuz sana doğru yüzüyor.  Seviniyorsun, nadir bir manzara bir yavru yaban domuzunu denizde yüzerken görmek. Gelip teknenin yanında yüzüyor sürekli. “Yangından kaçmış ama herhalde karayı bulamıyor” diye bot ile yüzen hayvanı  karaya  doğru götürüyorsun.  Karada birkaç kişinin yardımı ile karaya çıkartıyorsun. Manzaranın vahameti o zaman anlaşılıyor. Dört ayağı da yanmış.  Hayvan kendini tekrar denize atıyor. Acısını hayal etmek zor.  Hayvan biraz yüzüyor. Gözlerinin önünde kafasını suya sokuyor ve bir daha çıkart(a)mıyor.

Hikâye ve resimler, Çökertme koyundan, Zafer Caner’den.

TV’de Afgan mültecileri görüyoruz. Doğu sınırımızda duvarların üzerinden atlıyorlarmış. Kabil havaalanında can derdinde insanlar. Ne kadar iyi niyetli olursan ol bir toplumda sığınmacı sayısı yüzde onu aşınca sistemler çökecektir. Yani birbirimize gireceğiz. Çözümü bürokratlar ve politikacılar da getirmiyor.  Nüfus biraz okumuş kesimlerde daha hızlı olarak gelişmiş ülkelerden az gelişmişlere doğru azalıyor. Doğaya kafa tutma inadından vaz geçeceğiz.

Vakit kalmadı, can derdindeyiz. Gençler yurtdışına gitmek istiyor. Gidebilen gidiyor. Kuzu gibi. Buradaki afra tafradan bir iz bile kalmadan. Biraz başarılı olursa afra tafra ve eski alışkanlıklar geri geliyor  bir kısmında. “Afra tafra” dediğim kültür. Farkında bile değiller, eski alışkanlıklarda inadın ne kadar tehlikeli olduğunun.

O alışkanlıklar çözüm olsa idi, kendi ülkende çözüm bulurdun.

Diğer kısım eriyor potanın içinde.  Buraya gelen mülteciler için de durum farklı değil.

Fakat:

O alışkanlıklar çözüm olsa idi kendi ülkende çözüm bulurdun”; tam da doğru değil.

Alışkanlıklar faciayı yaşamadıkça devam edecek, hatta yaşayan bazen facia anında eski alışkanlıklara sarılacak.

Geçen yüzyılın başında Philoksera hastalığı bağları vurunca, Avrupa’daki bağlar hastalandı. O zaman Rum nüfus şarapçılık ve bağcılıkla uğraşıyor. İmamlar  kurban kesip, dua okumuş. Papazlar dua edip, tütsü yapmışlar, bağlarda. Doğal olarak faydası olmamış. O zamandan beri bu hastalığa dirençli Amerikan üzüm köküne aşı yapılarak bağcılık yapılıyor. O zamanki Papazların ve İmamların durumunu andıran görüntüler hâlâ her gün karşımızda.

Geçen gün “Muz bitkisinin DNA’sı yüzde kırk insan DNA’sı gibi” deyip de seralarda muzlara “sure okutan ‘mümin bir görevlinin’ videosu” internette dolaştı.  Artık erken Orta Çağ’da keramet aramak yerine daha kısa ve öz kararlara varma zamanı geldi sanırım.

Daha büyük bir felaket ile karşı karşıyayız. 15 yıl önce yayınlanan bir kitabıma kapak resmi olarak Endonezya’daki Tsunami felaketinden sonra kaçan bir yavru su aygırının bir dev kaplumbağaya sığınması resmini koydurtmuştum. Bu konularda ilk yazılarımı 1970’li yıllarda yazdım. Erozyon, nüfus vs. yazalı 50 yıldan fazla oldu. Olanları gördükçe daralıyorum. Kendi oturduğum ev deniz kenarında değil, “Deniz seviyeleri bu gidişle yükselecek” diye 20 yıl önce tepede yaptım. Hamdolsun sağlık dışında şahsi bir derdim yok. Bile bile lades. Felakete doğru gidiyoruz. Çözüm ise basit: işi ehline bırakabilmekte!