Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Bıktım bu dünyadan, işte özlediğim dünya…

İnternet’ten geldi, bu resim ve altındaki yazı…

Kim yazdı, bilmiyorum, kim internete koydu bilmiyorum, fotoğraf kimin, bilmiyorum…

Ama uzun zamandır, sevgili Eşime “66 yıl çalışan ve stresli, sorumluluğu ağır bir mesleği icra eden” bir gazeteci olarak, “böyle bir emekliliği hak ettiğimi” anlatmaya çalışıyorum. TV’nin, gazetenin olmadığı, iktidarın, muhalefetin duyulmadığı bir yerde… Felaketlerde bile birbirini yiyen, TV ekranlarından, gazete manşet ve sayfalarından “kin / düşmanlık haykırışlarıyla bizleri yaşadığımıza pişman eden” siyasetçilerin, onlara “sahibinin sesi olmak için” yarışan “biz” gazetecilerin uzanamadığı bir mekanda…

Fotoğraftaki gibi “iki oda” bir köy evinin, bir dönüm “yemyeşil” bahçenin, bir horoz, birkaç tavuğun, iki sarman kedimizin, bir Kangal köpeğimizin olduğu bir “huzur ve sükûn cennetinde yaşamak istediğimi” söylüyorum.

“Daha çalışma günlerin dolmadı, emekli olamazsın” esprisini, uygulamada “gerçeğe döndürüp”, yıllardır “şehirdeki ses kirliği başta” her türlü maddi manevi işkenceyle dolu bir hayata mahkûm ediyor beni de, kendisini de… 25 yıl devlette, özel sektörde çalıştı, iki “aslan gibi” oğul yetiştirdi, bana baktı, eve baktı, bahçeye baktı, “bu yaşta” hâlâ bakıyor ve… Hâlâ yorulmadı, şaşıyorum; “şehirsiz” edemiyor!..

Sizler de okuyun “aşağıdaki” yazıyı sevgili okuyucularım… “Bu satırlarıyla ‘çıkamadığım bir yolculukta yoldaşım olan’ meçhul kişinin, noktasına, virgülüne bile dokunmadığım” hatasıyla, yanlışıyla sütunuma aldığım yazısını…

Sonra da, haksız mıyım, lütfen sizler söyleyin, bana…

*******

“Diyorum ki

Toplasak tası tarağı

Kapatsak telefondaki tüm hesapları

Hiç kimsenin bilmediği bir köye yerleşsek.

Yolları tozlu

Evleri gecekondulu

Küçük bir bahçesi

Bahçesinde köpeği

Yemişler dikelim fidandan

Biraz da domates falan

Aksam erken yatıp

Sabah ezanıyla uyansak

İlk önce bahçeye inip

Çiğ düşmüş biberleri toplasak

Ağaçları sulayıp feslegenleri okşasak

Ayagımız topraga bassa

Gelen geçenle selamlaşsak.

Etrafımızda kuş sesleriyle

Balkonda bir kahvaltı

Kahvaltıda tereyağlı köy yumurtası

Sokakta top oynayan birkaç çocuk

Çocuk seslerine karışan sokak satıcıları.

İkindi vakitlerinde asma çardağı altında

Komşularla semaverde çay sefası

Çilek kokusu getiren meltem esintileri ve

Kucaklaşan gönül sohbetleri..

Akşam olunca çeksek perdeleri

Sobayı yakıp kestane atsak

Kıvrılıp miskin bir kedi gibi yerdeki mindere

İliklerimize kadar uykuya dalsak.

Diyorum ki gitsek buralardan

Ardımızda lüzumsuz telaşlar

Heybemizde yeni huzur.

Tek derdimiz yumurtlamayan tavuk

Çürümüş domates

Çiçeğine dolu vurmuş kiraz olsa

Ne trafik gürültüsü

Ne bir yere yetişme arzusu

Tüm bu kargaşayı şehirlere bıraksak

Ağrıyan başımızı,

Yorgun ayaklarımızı alıp

Kirlenmiş ruhumuzla

Yola koyulsak…

Diyorum ki

Gitsek buralardan

Ne varsa bizi yaşamaktan alıkoyan

Arkamızda bıraksak…”

***

Teşekkür ederim, “meçhul” yoldaşım, yazını okurken, bana yaşattığın birkaç dakikalık hayale…

Heykeli dikilecek adam!..

“İzmirizm” diye bir yol, bir ideal, bir “hedef hareketi” varsa… Evet, İşte o “İzmirizm’in kurucusu ve öncüsü” idi, Sancar Maruflu!..

“Bu uğurda ve bu yolda” üzülerek yazmak zorundayım ki, hepimiz utanmalıyız; ne yazık ki, “tek kişilik ordu” idi, Sancar Maruflu!..

Onu kaybettik. Onu çok arayacağız… Ve onu tanıyan, onunla yaşayan İzmirliler çok iyi biliyorlardır ki, İzmir “ikinci bir Sancar Maruflu” bulamayacak.

İzmir’de, son 50 yılda “heykeli dikilmeyi hak eden” nadir insanlardan biriydi, İzmir için yaşadı, İzmir için öldü!..

Nurlar içinde yatsın; yatacaktır, mekanı cennet olsun; olacaktır!..

Erdem ve… Politika…

Cehalet yenilememiştir. Okumada büyük gelişmeler kat ettiğimiz doğrudur. Ancak cehaleti yenemedik ve öğretimdeki başarımızı eğitimimizde gösteremedik. Bu nedenledir ki, soyguncuların hemen hepsi yüksek öğrenim görmüş kişiler olmasına karşın, yaptıklarına bakınca eğitimlerinin sıfır olduğu anlaşılmaktadır. Zira eğitim ahlaktır, hukuktur, vicdandır. Bunu tam olarak veremedik.

Ali Naili Erdem

Şair Eşref Şayet Yaşasaydı… Ne yazardı?..

Nihat Demirkol

Sözün Özü

Bu hafta Sözün Özü, 20’nci Genel Kurmay Başkanımız merhum Orgeneral Necip Torumtay’dan; özellikle, siyasetçiler ve gazeteciler defalarca okumalı: “Göz olanı, akıl olacağı görür.”

(Bu sözü gönderen, Ekmel Totrakan amiralime teşekkür ederim.)

İnternet’ten “esen” Rüzgarlar!..

Adliye’de bir avukat… Ve…

Bir avukatın feryadı…

Bu resmi servis ettiler bizim Baro Öncülerinin (!) haberleşme gurubunda.

Ben “Avokado oyularak yenir!” başlığı ile yanıtladım: Bekledim..

Ses çıkmayınca; aşağıdaki metni gönderdim:

“Sevgili

Çocuk Hakları,

Kadın Hakları,

İnsan Hakları savunucu Kardeşlerim; Hemşirelerim:

“Ayağında Kundura” türküsü seslendirilirken “Huşu Duymuş” DOSTLARIM;

“Başla” (!) uğraşıp; başaramayan bizler; “parmak arası terlikli mensubumuza (!)” bigane kalan bizlerden; ses çıkmayınca merakımı mucip oldu; diğer Barodan da olsa; haykırmayı İLKE edilmişliğimizi özleyerek geçirdim günlerimi…

“Ne oldu bizlere de; kayıtsız; eylemsiz kalabildik böylesi?..”