Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Değişen dünya dinamikleri ışığında buğday, un ve gıda denklemi yeniden kurulmalı

Anadolu, buğdayın yeryüzünde ilk yetiştirildiği, gıda yapımında kullanıldığı coğrafyalardan birisi. İlk kez Harran’da toprağa düştü buğday tohumları. İlk yerleşik toplumların, şehirlerin Anadolu’da kurulmasına yol açtı. Buğdayın tarihi, aslında bizim toprakların tarihi. Hititlerin Çorum yakınlarındaki başkenti Hattuşa’da, M.Ö. 13. yüzyıla tarihlenen 4,200-5,900 ton kapasiteli buğday silolarını gördüm. Bu bölge gerçekten Adem’in cennetten kovulup indiği coğrafya mıdır bilinmez, ama insanoğlunun uygarlık süreci burada başladığı kesin.
Halihazırda 19 milyon ton civarında rekolte ile dünya buğday üretiminin yüzde üçünden azını (7,1 milyon hektarın üzerinde ekim alanında) üretiyoruz. İlk sırada yüzde 19’luk pay ile Avrupa Birliği ülkeleri yer alırken, bunu yüzde 17 ile Çin ve yüzde 12 ile Hindistan takip ediyor. Kanada, ABD, Rusya, Avustralya ve Arjantin de diğer büyük üreticiler arasında.
2002’de 1.1 milyon ton, 2015’de 4.3 milyon ton olan buğday ithalatı, 2018’de 5.8, 2019’da 9.8 milyon tona çıktı. 2002’de sadece 150 milyon dolar ödediğimiz buğday ithalatının 2019 faturası 2.3 milyar doları buldu.
Özellikle son iki yıldır ithalat miktar olarak ihracatı geçiyor. 2019’da 9.8 milyon tonluk ithalat yapmamıza rağmen ihracatımız 7.5 milyon tonda kalıyor. Tabii ki buğdayı ithal edip onu Türkiye’de işliyoruz. Un ve makarna olarak ona bir katma değer katip öyle ihraç ediyoruz. Ama bu buğdayı kendimiz üretmiş olsaydık o zaman yaratılan katma değer, işçilik ve teknoloji her şeyiyle Türkiye’de kalmış olacaktı. Dahası, ithalat için belirlenen alım fiyatı ile yerli üretim için belirlenen taban alım fiyatı arasındaki makas başka ülke çiftçilerine destek şeklinde yansıyor bazı dönemlerde.
Ülkemizde buğday üretiminin azalmasının tek nedeni tabii ki artmakta olan ithalat değil. “Üretimin iklime bağlılığının devam etmesi, sulama yatırımlarının yetersizliği, yetersiz olan ve zamanında ödenmeyen tarımsal destekler, dövize bağlı ilaç, gübre tohum gibi temel girdilerin yüksek maliyet oluşturması, tarıma uygun olmayan krediler, borç, faiz, icra kıskacında çiftçinin üretim araçlarına el konulması, tarımsal üretim planlaması olmaması, telafi edici ödemelerin gündeme girmemesi, TMO’nun maliyet üstü alım fiyatı, alım garantisi açıklamaması ve tabii ki dış alimin çiftçilerin üzerinde bir baskı unsuru olarak bir politika tercihi olarak kullanılması” gibi başka önemli nedenler de var.
Sevindirici bir gelişme var. Buğday üretiminde ve buğday ekilen arazilerde gerilemeye rağmen Türkiye son 7 yıldır dünya ün ihracatı şampiyonu olmaya devam ediyor. Bu yıl da 3 milyon tondan fazla ün ihracatına ulaşılması ve 1.2 milyar dolar döviz geliri elde edilmesi bekleniyor. 100 ton buğdaydan yaklaşık olarak 75 ton un, 20 ton kepek ve 5 ton kırık buğday+ toz elde edilebiliyor. Covid-19 sonrası dönemde gıda ve sağlık güvenliği daha da önem kazanacağı için katma değeri arttırarak getirisi daha yüksek ürünlere geçilmesi, verimliliğin yükseltilmesi mümkün.
Çok merak ettiğim unun hikayesini bu işin ülkemizdeki üstatlarından Özmen Un Yönetim Kurulu Başkanı ve Güneydoğu Un Sanayicileri Onursal Başkanı Erhan Özmen’den dinledim. 41 farklı un çeşidini ülkemizde ilk defa markaya özel üretim yaparak ulusal ve uluslararası müşterilerine ulaştıran Özmen, kısa ve orta vadede neler yapılması gerektiğini, en son sektör temsilcileri ile Mardin’de yaptıkları değerlendirmeler ışığında, anlattı:

  • Kuşkusuz, dünya ölçeğinde bakıldığında gıda üretim, tüketim ve ihracatında büyük bir ülkeyiz. Kendi nüfusumuza ilaveten 5 milyon Suriyeliyi misafir ediyor, 20 milyon üzerinde yabancı turist ağırlıyoruz. Ayrıca her yıl dünyanın dört bir tarafına artmakta olan ihracatımız sayesinde dünyanın bir çok toplumunu da besleyen kritik bir misyon yüklendik.
  • Buğday üretimindeki son bir kaç yılı değerlendirdiğimizde gelecek ile alakalı ciddi endişelerimiz oluştu. Türkiye 53 milyon nüfus iken 9 milyon hektarda buğday ekimi yapıyor iken şimdi 85 milyon nüfusumuzla buğday ekilen alan 7 milyon hektara düştü. Miras paylaşımı yoluyla mevcut araziler giderek küçülüyor. Gelinen bu durumu geri çevirmemiz, ülkemizi tekrar yoğun buğday eken, buğday üreten bir konuma getirmek zorundayız.
  • Buğday üretiminde gerilemeye rağmen halen dünya ün ticareti şampiyonuyuz. Burada sorun yok ama artık bir iki kademe daha yukarılara çıkıp katma değeri yüksek ürün satmayı, ihracat birim fiyatlarında da şampiyonluğu hedeflemeliyiz.
  • Biz kalite-fiyat rekabetine çok fazla takıldık. Oysa artık gıda güvenliği, sağlıklı trendler veya özel ürünler gibi alanlarda yenilikçi küresel rekabeti, yüksek değerli pazarları hedef tahtasına koyabilmeliyiz. 3.2 milyon ton un ihracatı ile elde ettiğimiz 1.2 milyar dolar değeri daha yukarılara çıkartmak zor değil bence. Tek yolumuz bu. Bu amaçla yapılacak işlerden birisi de, etkin, vizyoner bir ünlü mamüller tanıtım grubu yaratmak olabilir.
  • Dünyada tarım politikaları yeniden tasarlanıyor. Tarımsal alanda gelişmiş ülkeler verimliliği çok önceden keşfettiler. Tarım arazilerini büyütüyor, teknik araçlarını yeniliyor, tarımdan elde ettikleri ürün miktarlarını artırıp, aynı zamanda da tarımda çalışan nüfusun payını azaltıyorlar. Ülkemizde yapılması gereken, Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışmadan dünyadaki başarılı tarımsal model ve uygulamaları takip etmek.
  • “Türkiye’de hangi ürünlerin üretimi artırılmalı ya da hangi ürünlerin ekiminden vazgeçilmeli” son derece stratejik bir soru. Buğdayın ekim alanlarını mutlaka arttırmalıyız. Çünkü 85 milyonluk nüfusumuz +20 milyon turist +Suriyeli konuklarımız ile 100 milyonun çok üzerinde bir ülke içi tüketici kitleye hitap ediyoruz. Ekmek, makarna, bulgur, pasta, börek gibi sınırsız çeşitte ünlü mamül tüketiyoruz. Elbette ki hiç bir ürünün ekiminden vazgeçemeyiz ancak verimliliği ve stratejikl aklı esas almalıyız. Mısırı ve pirinci suyun bol olduğu arazide ekmeliyiz. Yoksa Konya ve Mardin ovaları gibi muazzam topraklarda 600 metreden su çıkartarak mısır yetiştirmeyi anlamak mümkün değil. Temel prensip, suyun bol olduğu yerlerde çok su isteyen ürünler, suyun az olduğu yerlerde suya az ihtiyacı olan ürünler ekilmeli. Bunu kavramak ve uygulamak için uzay bilimine vakıf olmamız gerekmiyor.
  • Dışa bağımlılıktan kurtulmak mümkün. Yapılanlar yeterli olmadığı için ithalat yapılıyor. Hasat dönemine daha biraz zaman var ama şimdiden politikaları oluşturarak bu dönemde buğday ekilecek alanı en az 1 milyon hektar artırarak 8 milyon hektara çıkartırsak kısa vadede kendi iç tüketimimizi iç üretim ile karşılamamız mümkün. Ancak uzun vadede miras yolu ile küçülttüğümüz arazileri tekrar birleştirerek büyütmeliyiz. Tarım sektörüne çiftçiliği tekrar sevdirmeliyiz. Tarım organizasyonunun dünya ile uyumlu olması için daha aktif ve daha etkin hale getirmeliyiz.
    Özmen, buğdayda yeniden dünya liginde oynamamız, un ihracatındaki şampiyonluğumuzu da daha yüksek değerlere taşımamız için sektör, devlet ve uluslararası oyuncular ile işbirliği halinde başka neler yapılabileceği konusunda ilave öneriler de dile getirdi. Bu konularda Gaziantep’te bir beyin fırtınası yapma konusunda mutabık kaldık.
    Elbette ki dijital dönüşüm, uzay ve okyanus keşfi, yapay zeka son derece önemli geleceğimiz için ama Özmen’in anlattıkları önümüzdeki dönemde gıda güvenliği, su ikmali ve enerjideki dönüşüm çerçevesinde küresel yeni dinamikleri de hesaba katan yeni bir tarım vizyonuna ihtiyacımız olduğu gerçeğini kafamıza bir kez daha nakşediyor.
    Hele hele içinde yasamakta olduğumuz salgın hastalıklar, AB’nin “yeşil mutabakat”I kriterleri, Paris İklim Değişikliği Sözleşmesi ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri de bizleri yeni bakış açılarına, üretim, tüketim modellerine, çiftçiler ile barış çubuğu tüttürmeye doğru akılcı bir yolculuğa zorlarken.