Share on whatsapp
Share on telegram
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email

Adalet hangi tarafta olduğunuza göre dağıtılıyor

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündemindeki olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını yanıtladı. Kışlalı, Afganistan’da yaşanan gelişmeler, Türkiye’ye akın akın gelen Afgan göçmenler, Sedat Peker’in uzun bir aradan sonra yeni iddialarda bulunması, orman yangınları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın değişmesi, Ankara kulislerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlık durumuyla ilgili konuşulan konularda açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…
GÖZLEM – Afganistan’dan Taliban’ın stratejik ve önemli vilayetleri ele geçirdiği, oralarda güvenlik görevlileri başta hükümet yandaşlarına katliamlar yaptığı haberleri geliyor. Son olarak, Türkiye’de olan Özbek asıllı eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Mareşal Raşit Dostum’un kalesi olarak bilinen Sibirgan kentini ele geçirdikleri açıklandı. Dostum, hafta ortasında Afganistan’a döndü. Taliban, infazlar yapıp, kan dökerken, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, bir açıklama yaparak “Şartlar oluşursa Afgan kardeşlerimizin güvenliği, huzur ve ihtiyaçlarının karşılanması, Afgan kardeşlerimize destek olması için havaalanını işletmeye talibiz. Bu konudaki temaslarımız sürüyor” dedi. Görüşünüz?
K – ABD Başkanı Joe Biden ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın aralarında 14 Haziran’da yaptıkları ve Türk tarafında Dış İşleri bürokrasisinin devre dışı bırakılarak çevirinin Merve Kavakçı’nın yeğeni tarafından gerçekleştirildiği görüşmede tarafların, kamuoyuna açıklanmayan bazı konularda anlaşmış oldukları görüntüsü var. Bu konuların arasında Türkiye’nin, daha pazarlıkların sürdüğünün anlaşıldığı şekilde, Kabil’deki havaalanını korumasının yanısıra ABD’nin, Taliban ile savaşta kendilerine yardımcı olmuş 53 bin kadar Afgan’ın Türkiye üzerinden geçirilmesi ve 1 milyon kadar da ABD sempatizanı Afgan’ın Türkiye’de kalıcı ikâmetinin sağlanması yönünde istekleri olduğu da anlaşılıyor. Türkiye’ye bu, henüz yanlarında kadın, çocuk kimse bulunmayan Afgan’ların gelmesinin, daha ilk günlerinden, gazeteci olduğunu iddia eden bir Afgan’ın sosyal medyadaki Türk kadınını ve belli kesimleri hedefe koyan açıklamalarından da anlaşılabileceği gibi büyük problemler doğuracağı şimdiden kesin. Bu mülteciler yasadışı iş piyasasında çalışacaklar, vergi vermeden ülkenin avantajlarından faydalanacaklar, hiç şüphesiz çoğunluğu eğitimsiz ve niteliksiz olduğu için ülkenin genel yapısına bozucu etkilerde bulunacaklar, üstelik bunlar ülkelerinde Taliban’dan kaçarken, bunların yerine orada havaalanını savunacak ve hiç şüphesiz, Taliban’ın düşmanca açıklamalarından da anlaşılacağı gibi Taliban’ın hedefi olacak Türk askerleri hayatlarını tehlikeye atacaklar ve belki de kaybedecekler. Bu büyük bir bedeldir ve bu bedelinin karşılığının iktidarın bekasını, devamını sağlayacak şekilde ABD’nin desteğini almak, anlaşmazlık konularını derin dondurucuya kaldırmak olduğu görülüyor.
GÖZLEM – Uzun bir aradan sonra, Sedat Peker, “gene cevapsız kalan ve savcıların duymadığı, görmediği, sessiz kaldığı” iddialarına yeniden başladı. Yakın bir süre önce vefat eden Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Burhan Kuzu’dan başlayarak, bir çok ismin verildiği iddialar, adli tıp başta yargıda, siyasette, poliste “birçok kişiyi” töhmet alında bırakıyor. “Serbest bıraktırılan ve yurt dışına kaçırılan hatta ‘uyuşturucudan, kara paradan’ mahkum olmuş Zindaşti gibi suçlular, bu işler için dönen paralar, aracılık edenler… İddialarda adları geçenlerden “tık” yok. Savcılardan “tık” yok. Nereye varacak bu işin sonu?
K – Bu seferki iddiaların merkezinde geçen yıl hayatını kaybeden AKP’nin kurmaylarından anayasa profesörü Burhan Kuzu var. Anlaşılan 2014 Haziran’ında Yunanistan’da bir operasyon sonucu 2 tonun üzerinde uyuşturucu yakalanmasından Naci Zindaşti adlı ortaklarını suçlayan Orhan Ünğan ile Zindaşti arasındaki bir baronlar savaşı çıkıyor. Burhan Kuzu’nun, 2018’de yakalanan Zindaşti’nin serbest bırakılması için hâkimlerle görüştüğü, daha sonra da kendisine zarar vermemesi için Ünğan ile anlaşmaya çalıştığı ortaya çıktı. Zindaştı’nin Kuzu’ya, tedarik ettiği hayat kadınları ile görüntülerini kullanarak şantaj yaptığı, daha sonra da bu görüntüleri polisten eline geçiren Ünğan’ın da Kuzu’ya yine şantaj yaparak yeğenini öldürten kişi hakkında kırmızı bülten çıkarması dahil çeşitli konularda kullandığı ve bu durumun Kuzu’nun psikolojisini ciddi biçimde bozduğu, hatta danışmanına göre hastanede “fişinin çekilerek öldürülmesine” bile sebep olmuş olabileceği anlaşılıyor. Bunca iddiaya rağmen konunun üzerine gidilmemesinin sebebi hiç şüphesiz Kuzu’nun iktidar partisi içindeki yeri ve bu olayların AKP’nin yıpratılması için kullanılabileceği kaygısıyla beraber, araştırma sonucunda ortaya çıkabilecek Kuzu’nun ötesindeki olası ilişkiler ağını gizleme ihtiyacı olabilir. İktidar değişmedikçe bu ve benzeri olayların üzerine gerektiği gibi gidilmeyeceğini öngörmek çok da zor olmasa gerek.
GÖZLEM – Son 10 yılda orman yangınlarının hem sayı, hem alan bakımından artmasına, bilim adamlarının “dünyadaki iklim değişikliğini” sebep olarak göstererek, “yangınların daha artacağını” söylemelerine rağmen, Orman yangınları için “havadan müdahale konusunda en ufak bir tedbir alınmadığı”, hatta “olan uçakların da 4 milyon dolarlık bakım ve yedek parça parasının ödenememesi ile depolarda çürümeye terk edildiği” ortada iken, “Belediyeleri sorumlu ve suçlu göstermek gibi” gülünç ve acı açıklamalar yapan Tarım ve Orman Bakanı, sizce hâlâ o koltukta oturacak mı?
K – Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin sizin ifade ettiğiniz anlamda “başarılı olması” istenmiyor ki, istifa ettirilsin veya kendisi, -AKP’de öyle bir uygulama yok ama- istifa etsin. Bakın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ne dedi: Bir defa söz konusu yangınların orman yangınları olduğunu bilmesine karşın “Yerleşim bölgelerindeki yangınların sorumluluğu belediyelerdedir” şeklinde konuyla doğrudan ilgisi olmayan ama sorumluluğun sanki belediyelerde olabileceği gibi bir algı yaratan açıklama yaparak aslında Pakdemirli’nin “yangınların belediyelerin sorumluluğunda olduğuna” dair ifadelerini, biraz lafı da karıştırarak destekledi. İkincisi ve daha da ilginci yangınla mücadele çalışmalara gönüllülerin yani “halkın” yardımcı olmasını engelleyecek şekilde “Yangın mahalline görevli olmayanlar bundan böyle kesinlikle alınmayacaktır” açıklaması yaptı. Dikkat ederseniz bu seferki yangınlara askerin müdahalesi de adeta “sessiz sedasız ve dikkat çekilmeden” engellenmişti. Saatte 9 bin 600 metreküp su basabilen, yatay 150 metre, dikey 70 metre su püskürtebilen Kıyı Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Nene Hatun gemisinin Gökova’yı ciddi biçimde etkileyen yangının etkisinin azalmasından günlerce sonra bölgeye gönderilmesi bile bu doğrultuda önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Bu kararların en üst düzeyde Erdoğan tarafından verildiği muhakkak. Tüm bunların ötesinde yangın mahallinde çalışan gönüllüler başta olmak üzere sivil toplum örgütleri, belediye başkanları ve yangınların söndürülmesi için çalışan kesimlerin hem fikir olduğu bir olgu var: Bu kişiler “yangınların söndürülmek istenmediğini, söndürülmeleri yönünde bir tereddüt olduğunu, adeta görünmeyen bir el gibi çalışan engellerle karşılaştıklarını ifade ediyorlar. Bu çaba gösteren insanlarda; yangınların söndürülmeye çalıştığı, hatta söndürülmesine ramak kaldığı belli noktalarda “bazı ‘yetkililerin’ yangınları söndürmeye yönelik eylemleri engeller gibi halkın bu çalışmalara katılmasının önünü kesmeye çalıştığı, destek olacakları yerde köstek oldukları” yönünde bir algı oluşmuş durumda. Örneğin Muğla ilinin çeşitli yerlerindeki yangın söndürme çalışmalarında gönüllülerin sıkça karşılaştıkları bir durum, özellikle yangınların topyekün söndürme çalışmalarının halkın ortak bir çabası haline gelmesinden sonra ortaya çıkan ‘bazı güvenlik görevlisi, polis’ kılıklı sözde yetkililerin halkın alevlere müdahalesini önlemeye çalıştıkları. Yine belediye başkanlarının ve yangınla mücadele edenlerin baştan beri talep ettiği havadan müdahale isteklerine bakanlardan başlamak üzere orman genel müdürlüğü bürokratları ve yetkililerinden “Gerek yok” şeklinde ısrarla aynı yanıtların verilmesi yine bu çaba gösterenleri ciddi biçimde bu yangınların bir şekilde söndürülmesinin istenmediğine dair bir inanışa itmiş durumda. Diğer bir konu, her bir olayı “Beka meselesi” haline sokarak HDP ve Kürtçü siyaseti zan altında bırakmaya çalışan iktidarın bu yüzlerce yangına ilişkin doğru düzgün istihbarat toplayamamış olması veya topladıysa da bunu açıklamaması. Manavgat’taki hariç hiç bir tutuklama yapmamış olması, Manavgat’a ilişkin gerekçe dahil herhangi birk ayrıntının ifade edilmemiş olması. Örneğin Bodrum’da denizden su almaya çalışan bir yangın uçağını bir jet skinin engellemesi gibi “aşikâr” bir sabotaj olayının olduğu ortamda dahi, buna dönük bir soruşturma başlatılmasına karşın sonuçlarının alınmaması veya ortaya çıkarılmaması. Son olarak hafta içinde Bodrum Gümüşlük’te çıkarılan yangın öncesi, yöre halkı ve köylülerin PKK sempatizanlarına karşı sürekli nöbet tutttukları, bazılarını yakalamaya çalıştıkları, bu faaliyetlerinden dolayı karakollarda ifade verdikleri bilinirken, sonradan çıkarılan yangınla ilgili de yine sorumluların bulunmaması veya buna ilişkin bilgilerin medyayla paylaşılmaması. Bu örnekler hep, yangınla mücadele eden sivil kesimde, iktidarın bu yangınları sadece söndürme değil gerçek sorumlularını bulma “niyet”inin de olmadığını işaret eden olgular olarak sıralanıyor. Öte yandan yangınların söndürülmesinde hava desteğinin önemi artık aklı başında her kişi tarafından kabul edildi. Bu gerçeği rakamlar da ortaya koyuyor. Son açıklanan yangın istatistikleri örneğin 20şer uçağın kullanıldığı 2010 ve 2011 yıllarındaki tüm yangınlarda sırasıyla 3.600 ve 3.300 hektar alan yanarken, 19 uçağın kullanıldığı 2009’da 4.700 hektar alan yanarken, sadece 6 uçağın kullanıldığı 2008’de 30 bin, 2 uçağın kullanıldığı 2020’de 21 bin, 3 uçağın kullanıldığı bu yıl da sadece Muğla’da 62 bin hektar, diğer illerle beraber 90 bin hektara yakın bir alanın yandığını ortaya koyuyor. Tüm bu olgalara karşın sadece Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin değil, Cumhurbaşkanı’nın da ısrarla THK’nın uçağı olmadığına dönük açıklamaları ve yangın uçağı olarak, iktidarca kayyum atanan Cenap Aşçı’nın ifadelerine göre bile 4 milyon dolara (yaklaşık 35 milyon lira) 6 THK uçağı devreye sokulabilecekken bu uçaklar 5 ton su kapasitesi şartı getirilerek THK uçaklarının kapsam dışı bırakıldığı bir ihale ile, Cumhurbaşkanı’nın Rusya’da Devlet Başkanı Vladimir Putin ile beraber denediği Beliyev 200 uçaklarına 203 milyon lira harcanmış olması aslında iktidarın bu yangınların söndürülmesine dönük “planlı bir çabası” olmadığı gibi “olmaması halinin avantajlı hale döndürülmesi çabası”nın olduğunu ortaya koyuyor. Tüm bu bilgi ve olgular; sonuçta Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çizdiği çerçeve dışına çıkmadığını, dolayısıyla da, her ne kadar bir gerekçelerini tam olarak anlamamış olsak da, Erdoğan’ın isteklerinin dışında bir şey yapmadığı için kanımca görevden alınmayacağını gösteriyor. Zaten en fazla son Milli Eğitim Bakanı’nın görevinden ayrılışında görüldüğü gibi ancak “görevden affın istendiği” iktidarın bu biyata bağlı yönetim sürecinde “istifa” diye bir müessesenin olmadığı da ortada olduğuna göre, Bakan Pakdemirli’nin ancak bir “günah keçisi” aranması durumunda görevinden alınabileceğini, böyle bir durumda da hiç şüphesiz gözden çıkarılmayarak hizmetlerinin karşılığında uygun bir pozisyon ile nemalandırılacağını tahmin ediyorum.
GÖZLEM – “Evi, eşyaları, hayvanları yandığı için ağlayarak “Devlet nerede, hükümet nerede” diye haykıran köyü kadın “devlete, hükümete hakaretten” gözaltına alınırken, “tutuklanan cinayet sanığının ağabeyi”, devlete “ağır hakaretler ettiği halde” serbest bırakılıyor; ne diyorsunuz?
K – Günümüz Türkiye’sinde artık adalet “doğru”ya göre değil “hangi tarafta olduğunuza” göre dağıtılıyor. Buna dönük bir iktidar mekanizması oluşturulmuş ve bu yönde bir algı mekanizması yaratılmış durumda. Her şeye karşın da iktidarın gözden kaçırdığı, müdahale edemediği, engelleyemediği, çoğunluğunun refleksiv veya tepkisel olduğunu düşündüğüm yerinde ve çarpıcı yargı kararları da verilmiyor değil. Bu da halen sistem olarak tam bir bozulma olmadığını, müdahale etki edilmediği takdirde, tabanda “iyi, kötü” ama nisbeten “tarafsız” olarak çalıştığını, ancak tepedeki etkiler ve müdahaleler ile bozulduğunu gösteriyor.
GÖZLEM – Göreve geldiğinde “Çağdaş ve Atatürkçü bir bakan” ümidi ile karşılanan, ne var ki, “Milli Eğitimi, Tarikat Vakıfları ile bol bol sosyal sözleşmeler yaparak Dini Eğitime dönüştürme senaryosunu sahneye koymaya devam eden” Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk “affını istedi” ve ayrıldı. Yerine “İmam Hatip mezunu” ama “MHP’ye yakın olduğu” söylenen bir bakan getirildi. Bu tayinden hemen önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, MHP Genel Başkanı Bahçeli’yi “evinde” ziyaret etmesi dikkati çekti; yorumunuz?
K – Ziya Selçuk hiçbir zaman Atatürkçü olmadı. Olsaydı, Milli Eğitim Bakanlığı gibi bir göreve getirilmezdi. Görevde bulunduğu dönemde de Atatürkçü çağdaş eğitim sistemine darbe vuran çok sayıda örnek yaşandı. Online eğitimdeki video skandalından tutun, kız erkek öğrencilerin ayrı sınıflara konularak adeta şeriat öğretim sistemi provasının yapıldığı tüm bu örneklerin hepsi de göstermelik soruşturmalarla geçirildi. Öte yandan Ziya Selçuk’un modern ve liberal anlayışa sahip bir yönetici olduğu en baştan beri ifade ediliyordu. O açıdan da en azından bazı konularda iyileştirmeler yapabileceği, hiç şüphesiz kendisi başta çeşitli çevreler tarafından umuldu. Ancak bu umutlar büyük ölçüde boşa çıktı. Yeni bakanın kökeni gereği, ayrıca “tarikatçılarla” içli dışlı olmasından ve eski bakanın görevi süresince “önünü kestiği” yolundaki duyumlardan, cumhuriyetçi Türk eğitminin “gelenin gideni aratacağı” bir durumla karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. Benim duyumlarım yeni bakanın MHP tandansından çok tarikatçı kimliğiyle öne çıktığı ve Bahçeli ile görüşmenin de “isim almaktan” çok “onay alma” amaçlı olduğu yönünde.
GÖZLEM – Ankara kulislerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlık durumu konusunda tartışmalar var. Bu arada “Erdoğan’dan sonra ne olacak” sorusu da kulislerin gündeminde. Damat Berat Albayrak ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yeni adaylar eklendi. Soylu’nun önünü Sedat Peker’in iddiaları kesmiş görünüyor. Şimdi AKP kulislerinde Adalet Bakanı Abdullah Gül ile Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar konuşuluyor. İktidar yanlısı medyanın bir bölümünün (Damat Albayrak yanlısı) Hulusi Akar’a karşı adeta kampanya açması, “Erdoğan sonrası için AKP içinde güçlendiğini” gösteriyor; görüşünüz?
K – Damat Berat Albayrak en son Ekonomi Bakan Yardımcısı ile görüntülendi. Ekonomide iplerin Ekonomiden sorumlu bürokrat kökenli Lütfü Elvan’ın elinde olmadığı, istediği ekibi atayamadığı biliniyor. Ancak Albayrak’ın dönüşü ve hele taban tarafından kabul görmesi çok zor çünkü parti içinde çok tepki aldı. Hiç sevilmiyor. Soylu’nun Sedat Peker’in videolarından sonra liderlik olasılığının kalmadığı o zaman ifade ediliyordu. Bu durumunu toparlaması çok güç. Abdülhamit Gül hiç şüphesiz önemli, ağırlığı olan bir aktör. Ama tek başına değil. Hulusi Akar’ın ise tüm hırsına ve ihtiraslarına karşın tabanda bir karşılığının olmaması ve biraz da teknik konulardan anlamaması en önemli dezavantajları. Yine de “kendi işine bakarak” derinden gidiyor. Kimse kendini kandırmasın, sağlık durumuyla ilgili yavaşladığı, muhakemesinin düştüğü gibi tüm dedikodulara karşın hâlâ tek karar verici Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın, tartışmalı pek çok konuda sıkça ifade edildiği üzere “danışmanları tarafından yanlış bilgilendiriliyor” olması ihtimali sıfıra yakın. Halktan uzaklaşmış, bazı gerçeklerden kopmuş olmasına karşın hâlâ tüm önemli, hayati konularda tek karar vericinin Erdoğan olmadığını düşünmek büyük bir hata olur. Kanımca kendisi de en eski ve etkili olduğu düşünülen yönetim biçimini uygulayarak “böl ve yönet” düsturuna göre hareket ediyor. Çevresindekileri hep kendisinin “olurunu” arayacakları bir iklimde tutarak birbirlerine vurduruyor.
GÖZLEM – Mantık olarak, “ümmetçilik ile milliyetçilik” birbirlerine “tam karşı inanış ve görüşleri” ifade ediyor. Arap dünyasında bile “Arap Milliyetçisi parti ve liderler ile Siyasal İslamcı, ümmetçi İhvancılar” adeta can ve kan düşmanı… “Araplar (Suriyeliler) ülkelerine dönmeli” çağrılarına karşı “Onlardan önce gelenler (Türkler), Orta Asya’ya dönmeli” anlamına gelen bir açıklama yapan AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen’in sözlerini, “Türk Milliyetçilerinin partisi olduklarını” iddia eden MHP’liler neden duymadılar, sizce?
K – Benim oradaki öngörüm, Atatürkçülüğünden ve milliyetçiliğinden hakikaten hiç şüphe duymadığım MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, özellikle hayati konularda çizgisine göre hareket etmesini engelleyen hatta çizgisinin tam tersi yönde hareket etmesine neden olan yasadışı bir “dış etkenin” kendisine karşı kullanılıyor olma halidir. Bununla beraber, gelecek dönemde demokrasiye ilişkin, seçime ilişkin beklenmedik çıkışın da eninde sonunda Bahçeli’nin elinden geleceğini, “bozulanı kendisinin tamir edeceğini” tahmin ediyorum.
GÖZLEM – Küba’da geçen ay halk, sokaklara dökülerek “ekonomik durum ve kısıtlanmış özgürlükler” nedeniyle hükümet aleyhine gösteriler yapmıştı. Hükümet de yandaşlarını desteğe çağırınca onlar da sokaklara çıkmışlardı. Bizde “bir kısım medya” bu tabloyu “ABD, Küba’yı karıştırdı, komünist rejimi yıkmak istiyor” diye yorumlayarak, haberi o pencereden vermişti. Ama hafta sonunda Hükümet, “küçük ve orta ölçekli işletmelerin açılmasına izin verildiğini” açıkladı. Yorumunuz?
K – Küba’nın “açılmasından”, “liberalleşmesinden”; bir başka bakışla komünizmi terkedip sözde “serbest” piyasa ekonomisine geçmesinden en büyük faydayı sağlayacak ülkenin ABD, kesimin de özellikle çokuluslu sermaye şirketleri olacağını söylemek hayalperestlik olmaz. Buna karşın Küba’daki, gıda, elektrik, su gibi temel ihtiyaçlara ilişkin sıkıntıların geniş halk kitlelerini etkilediği de bir gerçek. Ancak bu etkilenmede ABD’nin uyguladığı “boykot”un payını da yadsımamak gerekiyor. Küba’nın serbetleşmenin ne getirip ne götüreceğini, Rusya başta pekçok doğu bloğu ülkesi ve Çin örneklerini dikkate alarak değerlendirmesi gerekiyor. Ben, ne olursa olsun dünyanın “görece mutlu olan insanlarının yaşadığı” bu ülkesinin, siciline bakarak ABD’nin göstereceği yolla daha mutlu hale geleceğini düşünmeyenlerdenim. Ancak benim ideolojik görüşüm bir yana, Küba ile ilgili değerlendirmeyi, bu ülkede 2012 ile 2020 yılları arasında bir işadamı ve yatırımcı olarak yaşamış olan kardeşim Orhan Kışlalı’dan aktarmak isterim: “Küba’daki ana problem pandemi döneminde (ve genelde) sosyalist yönetim tarzının halkın günlük ihtiyaçlarına yeterli verimlilikte çözümler bulamaması. Buna rağmen pandemi öncesinde ülkedeki diğer olumlu gelişme ve Küba’nın sağlık, eğitim gibi alanlardaki liderlikleri sayesinde durum idare ediliyordu. ABD’nin tek taraflı ve bütün uluslararası toplum tarafından eleştirilen ambargo ve benzeri uygulamalarına rağmen, daha çok 2 ileri 1 geri şeklinde de olsa, belirli reformlar hayata geçirilmiş ve özgürlükler kazanılmıştı. Pandemi döneminde turizmin tamamen durması, bir ada ülkesi olan Küba’nın dışarıyla ve içeride lojistik bağlarının zedelenmesi ve bunun yanında ülkenin en büyük ticari partneri durumunda olan Venezüela’daki problemler büyük oranda sorunlar yarattı. Buna ABD’nin tıp malzemeleri dahil bazı ana kalemlerdeki ambargosu ve Trump döneminden itibaren Küba’nın gelirlerinin üçte birini teşkil eden ABD’deki Kübalıların aile ve yakınlarına gönderdikleri paralara da sınırlamalar getirilmiş olması gelirleri çok azalttı.”